Etiket arşivi: İzlediklerim

Buralarda yokken… İzlediklerim-2

El cuerpo (2012): Filmin yönetmeni Oriol Paulo genelde senaryoları ile var olan bir isim. Bu filmde bir kaç tv filmi dışında sanıyorum ilk profesyonel filmi. Bu ismi Los Ojos de Julia / Julia’s Eyes filmi ile tanıyacaksınız. Bu filmin de senaryosu bana özgün gelmişti ve aslında El cuerpo’nun senaryosu da oldukça özgün. Hikaye güzel kurgulanmış. zaman zaman hikayenin akışı sanırım yönetim ve oyunculukla ilgili izleyenin ilgisini kaybettirse de genel olarak fena bir film değil. Hikaye zengin güçlü bir kadının ölümüyle başlıyor. Adamın ondan yaşça küçük kocası üzüntüsünü yaşarken aynı zamanda en büyük şüphelilerden biridir. Derken kadının cesedi birden morgdan kaybolur. Polis neye yoğunlaşacağını şaşırır. Soruşturma devam ettikçe av ve avcının yeri yavaşça değişir.  ***  Derailed (2005): Filmin yönetmen koltuğunda İsveçli yönetmen Mikael Håfström var. Film yönetmenin Hollywood’a açtığı ilk kapı. Fena da eleştiriler almamış. Film James Siegel‘in romanından uyarlama. Ancak film konusunda tam anlamıyla ne diyebilirim bilmiyorum. Fena bir film sayılmazdı ama nedense beni çok fazla sarmadı. Filmin kadrosu oldukça başarılı isimlerden oluşuyor başta söylemek lazım bu durumda zaten filmin bir sıfır önde başlamasına sebep oluyor. Charles günün birinde bir barda güzel bir kadınla karşılaşır. Kadınla beraber olmak için bir otele giderler. Tam ilişkiye girecekleri sırada odayı hırsızlar basar ve onara zarar verir üstüne üstlük kadına da tecavüz ederler. Olay biter ama hırsız bizim çiftin peşini bırakmaz ve tehdit eder. Charles ona para verir ancak adam istedikçe istektedir. Ancak araştırdıkça olayların göründüğü gibi olmadığı ortaya çıkar. Charles intikam için plan yapar. ***  Dead Man’s Shoes (2004): Filmin yönetmen koltuğunda Shane Meadows var ve film IMDB’de 7.7 gibi hatırı sayılır bir puan almış. Ancak ben film konusunda ne demeliyim diye düşünüyorum. Başta çok benim tarzım olmadığını söylemeliyim. Aslında tarz olarak evet ama hikayenin işlenişi durağanlığı beni pek memnun etmedi. Zaten hikaye biraz ters köşe yapmaya çalışsa da bunu tam anlamıyla başaramıyor. Bununla birlikte oldukça basit bir konu uzun uzadıya anlatılmış ve çok yavaş ele alınmış. Karakterle birlikte size olayı çözmeye, anlamaya çalışıyorsunuz ama olayın albenisi olmayınca pek keyif vermiyor. Richard orduya gitmiş burada savaşa katılmıştır. Uzun süre dönemediği için herkes öldüğünü düşünmektedir. Arkasında da otistik kardeşini bırakmıştır. O dönemin serserileri ise kardeşine yapmadık zulüm bırakmamış, sonunda ölümüne sebep olmuşlardır. Richard ise kardeşinin intikamını farklı bir şekilde hepsinden alır. **  Creative Control (2015): Benjamin Dickinson‘un yönetmenliğini yaptığı film kendisinin ilk uzun metrajlı filmi. Akabinde kısa filmlere devam etmiş bir de tv filmi çekmiş. Film benim oldukça dikkatimi çekti ve beğendiğimi söylemeliyim. Ancak herkesin seveceği türden bir film değil başta söylemem lazım. Film reklam dünyasını anlatır ve onları yererken bir yandan da yapay zeka ve sanallaşmaya dikkat çekiyor. Filmin en iddialı yanı ise siyah beyaz çekilmiş olması. Renkli olsa nasıl olurdu diye düşünüyorum. David başarılı bir reklamcıdır. Çalıştığı firmaya reklamı yapılması için bir gözlük getirirler. Ancak bu gözlük sıradan bir gözlük değildir. Gözlük yapay zekaya ait, her şeyi yapabilecek kapasitede bir gözlüktür. David onu kullanmaya başlar ve hayatı değişir. Yakın arkadaşının sevgilisinin bir profilini bu gözlüğe çizer, çizdiği karaktere aşık olur. İlişkisi çıkmaza girer ve işten kovulacak seviyeye gelir. Yani tam anlamıyla dibe batar. Nasıl çıkacağından da habersizdi. Filmin yönetmenini baş rolde de görebilesiniz. *** 
 The Conjuring 2 (2016): Son dönem iyi işler çıkaran James Wan yine bir devam filmi ile karşımıza çıkıyor. İlk filmi başarılı bulduğumu zaten yazmıştım. Atmosferi oyunculuklar filmin akışı dikkat çekiciydi. Bir devam filmi olarak The Conjuring 2 ilkinin yerini tutmasa da artık mumla aradığımız korku filmlerinin içerisinde parlayan bir yıldız gibi. Ancak genel anlamda ilk filme oranla daha çok klasik şeytan çıkarma merasimine tanık oluyoruz. Hikayenin en albenili kısmı, Warren çiftinin  olaylara yaklaşımı. Aradan yollar geçmiş, artık Warren çifti doğa üstü güçlerden sıkılmaya başlamıştır. Lorraine’nin görüleri de devam etmektir. Son görüleri ise kocasının öleceği yönündedir. Bu sebeptendir ki artık bu işleri bırakmak gerekmektedir. Kendilerinden uzak bir yerde ise bir kadın çocukları ile birlikte kötü günler yaşamaktadır. Hatta çocuklarından birin içine kötü bir ruh girmiştir. Olaylar bu evde kötüleşince kilise durum analizi yapmaları için çiftten yardım ister. çift buraya geldiğinde analiz yapar ama onlarda aslında kötü bir güç tarafından oraya çekilmişlerdir. ***  Coherence (2013): Filmi oldukça ilgi ile izlemiş olduğumu söylemem gerekli. Başarılı bir kurgusu var. Biraz bilimsel açıdan açıklamaları havada kalsa da yinede kurgu bakımından film fena değil. İzlerken keyif veriyor. Filmin yönetmen koltuğunda James Ward Byrkit var. Yönetmen daha önce kısa filmler ve oyun hikayeleri yazmış. Bu filmde zaten oyun gibi. Bir grup arkadaş bir araya gelmiş geceyi geçirmeye hazırlanmaktadırlar. O gece de bir kuyruklu yıldız dünyaya çok yakın geçecektir. Yetkililer bu konu ile ilgili uyarı yapmışlardır. Arkadaş grubu yemeğe oturduğunda birden bire elektrikler kesilir. Bir süre elektrikler gelmeyince bir kaç kişi dışarıya çıkar ve etrafta birilerini arar. O esnada evde de garip şeyler olmaktadır. Evdekilerde bu durumu çözmeye çalışırken giden ekip geri döner. Ama anlattıkları onları dehşete düşürür. Etrafta sadece onların evine benzeyen bir ev ve onlara benzeyen kişiler vardır. Kendilerinin doğru kişiler olduğunu anlamak için bazı uyarılar bırakırlar. Ancak bu uyarılarda her eve girip çıktıklarında değişir. Kimin gerçek arkadaşları olduklarını kestiremezler. Çünkü karakterler arasında garip ilişkilerde vardır. Sonra bir zaman kırılmasının olduğunu ve farklı zaman dilimlerinin kesiştiği fikrini edinirler. ****  Cell (2016): Filmi izleme sebeplerimin arasında Stephen King uyarlaması olması büyük etken. King’in okumadığım kitapları arasında Cell ama başarılı bir uyarlama olduğunu düşünmüyorum. Buna rağmen filmin kadrosunda John Cusack ve Samuel L. Jackson olması filmi bir hayli öne geçiriyor. Sürekli iş seyahatinde olan Clay hava alanında çocuğu ile konuştuktan sonra garip bir olay olur. Telefonla konuşan herkes birer zombiye dönüşür ve insanlara saldırmaya başlar. Filmin de en aksiyonu bol en can alıcı sahnesi burada başlar. Clay kendi gibi bir grupla kaçmaya başlar. Derken daha güvenli olduğunu düşündükleri cep telefonu sinyallerinin ulaşamayacağı metroya iner. Burada Tom ile karşılaşır. Clay’ın amacı oğluna ve ailesine ulaşmaktır. Tom’da ona katılır ve bu mesafeyi yürümeye başlarlar. Yolculuk esnasında kendiilerine eşlik edecek birilerini de bulurken bu zombiye dönen kişilerle de savaşmak zorunda kalırlar. İyi bir yol arkadaşı olan Clay ve Tom bir süre bu şekilde yol alır. Ancak Clay evine vardığında ailesini bulamaz ve yoluna devam eder. Bu sırada bu bilinmeyen sinyal peşlerinden gelmektedir. Film her ne kadar ne olduğunu sorgulamasa da cep telefonu tiryakiliğine yüz tutuyor. *** Captain America: Civil War (2016): Bütün Marvel alemi beyaz perdeye gelirken, bir diğeri de Captain America: Civil War. her ne kadar ben başından beri tüm karakterlerin bir araya gelmesine başından beri karşıyken Marvel aleminin bu duruma gelmesini hep yadırgadım. Bu filmde ise Ironman ile Captan America karşı karşıya geliyor. Tabi aslında anlatılan adaletin görüşlere göre değiştiği fikri. İki ayrı konuda anlaşamayan ekip sonunda birbirine giriyor. Tabi önemli olan bir yerde insan saadeti olunca ekip gerçek kötülere karşı bir araya yine geliyor. Filmin kadrosu güzel, aksiyonu bol. Zaten aksiyon için çekilmiş film bekleneni fazlasıyla veriyor ancak beni tatmin etmediğini belirtmem lazım. Filmin yönetmen olduğunda ise Anthony Russo, Joe Russo ikilisi var. Community‘den sonra bu isimlerinde bu filmlere bulaşması biraz garip geldi bana. Ne alakaysa. ***
 Busanhaeng (2016): Bir süredir Kore filmi izlememişken bu film ilaç gibi gelmişti. Filmin IMDB puanı da 7.6 gibi yüksek bir rakam. Film yine bir kıyamet sonrası filmi. aslında Cell ile de çok benziyor birbirine. Ancak bu film daha gerçekçi ve daha sürükleyici. Karakterlerin, insan çeşitliliğinin fazla olması klasik bir dünya sonu zombi filminden, filmi çıkarıp insanların gerçek yüzünü gösteren bir film olmasıyla bu puanı hak etmiş bence. Bir tren düşünün. Her türden her zümreden insan var ve bu tren de bir yaşam kalım savaşı var. Bu durumda sizin ne olduğunuz ve kim olduğunuz ne kadar önemli işte film bunu anlatıyor. Tren yolculuğuna başlarken birden garip şeyler olmaya başlar. İnsanalar değişmiş diğer insanlara saldırmaktadır. Can havliyle bir grup kendini trene atar ve yolculuğa başlarlar. tabi tehlike trende de devam etmektedir. Ancak onların kurtulma yeri olarak gördükleri trenin son durağı Busan’dır. Ancak Busan’dan da pek iyi haberler gelmemektedir. Bu esnada tren vagonlarında bir can pazarı yaşanmaktadır. Tabi bir otorite sağlama baskısı da. Filmin yönetmeni ve senaristi Sang-ho Yeon. ****  Blue Mountain State: The Rise of Thadland (2016): Diziyi çok severdim. Onun hatırına da zaten bu filmi izledim. Ancak filmin dizinin yanından bile geçmediğini söylemem lazım. Hatta ne yazacağımı bile bilmiyorum. Dizideki espri anlayışından eser yok filmde. Hikaye Thad’ın etrafında dönüyor ancak sanki filmin yıldızı gibi ama hiç bir zaman Thad dizide bu kadar etkin bir rol oynamamıştı. Yurt dekan tarafından satışa çıkarılınca Alex onu kurtarmak için arkadaşlarını da yanına alıp para bulmaya çalışır. Son durak olarak köşeyi dönmüş olan Thad’ı bulur. Thad ona yardım etmeyi kabul eder ama yanında da bir defter verir. Burada Thad’ın hayalleri vardır ve Alex’in onları gerçekleştirmesi gerekmektedir. Alex büyük bir organizasyonla onun tüm isteklerini yapar. Ancak Thad’ın gerçekleri de ortaya çıkar. Çok zevk vermese de karakterleri görmek keyifliydi.  Angry Birds (2016) : Oyununu bir kaç kez denemiş üçbeş seviye geçtikten sorna bırakmıştım. Gerçi benim oyunlara genel yaklaşımım bu. Pek beceremediğim için devamını da getiremiyorum. Filmde de aslında çok şey beklemiyordum. tatil dönüşü yol uzun uçakta zaman geçsin diye izlediğim bir filmdi  Angry Birds. Öyle akılda kalıcı bir film değildi. Tam anlamıyla gişeye onaylan bir filmdi. Her ne kadar şimdi popülerliğini yitirmiş olsa da oynayanları sinemaya çekmek amaçlı yapılmış bir film. Ben klasik animasyon eğlencesi dışında ekstra bir şeye rastlamadım. Kurgusu biraz dağınıktı. Eğlence yönü de bence biraz sönük. ** Baskin (2015): Film avrupadan ödülle dönmüş bir film. Bu durum merakımı cezbedince bende izleme ihtiyacı duydum. Film ödül alacak film miydi sorusuyla başlayayım. Aslında Avrupa şartlarını değerlendirdiğimizde yapsı ve görselliği bakımından evet diyebilirim. Bir cehennem tasviri çıkıyor karşımıza. Filmin renkleri işlenişi, çekim teknikeri, sürekli dar açı kullanması, kaolitik yapısı, kapalı ortamları, filmi daha iyi hissetmemizi sağlıyordu. Bu filmin büyük başarısı. Ancak filmin daha iyi olmasını sekteye uğratan şeylerin başında karakter derinliklerinin tam olarak oturtulamamasıydı. Bir kaç karakter ağırlığını koyuyordu ama ana karakterlerin çok olduğu bir yerde çoğunun altının boş kalması filmin derinliğinden biraz götürüyordu. Ancak film görsel olarak oldukça başarılıydı. Görsellik üzerine oldukça çalışmışlar. Tabi filmin artık alıştığımız cin ögesinden uzak olması ayrı bir izlenim keyfi veriyordu. Bir grup polis ihbar alırlar ve oraya doğru yola çıkarlar. Derken kaza yaparlar ve ihbar yapılan yere yürüyerek varırlar. Ancak burası sanki dünyadan bir yer değildir. Ancak filmin biraz daha olan biteni açıklayıcı olası iyi olurdu. Filmin yönetmeni Can Evrenol. Bir de keşke diyaloglara biraz daha dikkat edilseymiş. ****

Buralarda yokken… İzlediklerim-1

Side Effects (2013):  Steven Soderbergh filmi olası sebebi ile bir puan üste çıkarken kadrosu ile de göz dolduruyor. Hikaye iyi final ters köşe yapıyor ama bir şeyler eksik gibi. Daha iyi olabilirdi sanki filmde biraz aksiyon eksik gibiydi.

***

Senarist (2016): Hulusi Orkun Eser‘in ilk filmi senarist. Film Konya’da çekilmiş. Görüntü yönetimini beğendiğimi belirtmeliyim. Ancak hikaye tatmin edici değil. Bir tarikat üstün yönetici bir el den bahsediyor ama bunu yaparken de kendinden emin değil.

**

Pafekuto buru (1997): Animenin senaristi Satoshi Kon. Açıkçası o kadar film dizi, anime izlemiş biri olarak bu animeyi bu zamana kadar kaçırdım bilmiyorum. Anime Yoshikazu Takeuchi‘nin romanından uyarlanmış. Animenin gerek çizimleri, gerek müzikleri, her şeyiyle çok iyi olduğunu belirtmeliyim. Kesinlikle izlenmesi gerekenler arasında.

*****

The Other Side of the Door (2016): Yönetmen koltuğunda Johannes Roberts var. Yönetmenin izlediğim ilk filmi. Klasik korku öğeleri barındırsa da nispeten kalsik korkulara göre fena değil. Hikayenin birazda Stephen King’in Hayvan mezarlığını hatırlattığını söylemeliyim.

**

Naciye (2016): Lutfu Emre Cicek‘in yazıp yönettiği film. Filmi asıl izleme sebebim Derya Alabora‘yı filmde görmemdi. Oyunculuğu yine iyiydi ama film pek olmamıştı. Aslında Türk Korku sinemasının cinden ibaret olduğu bir dönemde böyle bir yapımla çıkmak iyi olmuş ama konu bakımından da çok klasik olmuş demeden edemeyeceğim. Adada bir evde Naciye adında bir kadın yaşamaktadır . Eve bir şirket tarafından el konmuş kiralanmaktadır ama kiracılar haber vermeden evi terk edip sırra kadem basmışlardır. Son olarak evin kontorlü için bir emlakçı gelir Naciye’yi evde görür. Naciye onu öldürür. Bu esnada ev yeni kiracılara verilmiştir bile. Her şeyden habersiz,eve yerleşen çift burada yaşamaya başlar. Hamile olan kadın burayı pek istemese de kabul etmiştir. Derken evde garip bir şeylerin olduğunu fark eder. Sanki evde birileri yaşamaktadır. Bir gün birilerini görür. Bunu kocasında söyler ama adam inanmaz. Çünkü karısının orada kalmamak için rol yaptığını düşünür. Bir süre sonra ise bunun gerçek olduğunu fark ederler. Ama ölüm kalım savaşı başlamıştır. Filmde bazı saçma sahenlerde yok değil. Mesela hamile kadının o kadar aksiyona rağmen çocuğu düşürmemesi sapa sağlam ayakta kalması gibi. Ama es geçiyorum. Gerilim düzeyi de düşük bir film var karımızda. Aslında özetle burası benim herkesi öldürürüm temalı bir film. Çok akılda kalmayacak, uçup gidecek bir film, izlense de olur izlenmese de. 

**

Na-eui sa-lang na-eui sin-boo (2014): Filmi izleme sebebim zaten afişten de görülebileceği gibi Min-a Shin. Hikaye üniversitede sevgili olan bir çiftin evlilikten sonra eski hayatlarını arayışlarını anlatıyor. Buna etkende erkeğin eski sınıf arkadaşının ve erkeğe toplanmaları. Tabi kız da bir yerden sonra kendi eski hayatını sorguluyor. Bu şekilde yine aşklarını keşfediyorlar.

**

Sentô shôjo: Chi no tekkamen densetsu (2010): Bir ara gore sinemasının kralı Yoshihiro Nishimura‘nın filmleirne taktım. Bu da onlardan biri. Yönetmen koltuğuna onun yanı sıra, Noboru Iguchi ve Tak Sakaguchi var. Genç kızımız lisedeyken vücudunda bazı değişiklikler hisseder. Değişime uğramaktadır. Bir süre sonra kendisinin mutant olduğunu öğrenir anne ve babası da öyledir. Ancak o sırada şehirde de mutant avı başlamıştır. Kızımızın kendine bir yol çizmesi lazımdır.

***

Magi (2016): Film Hasan Karacadag‘ın bir şekilde Amerika’ya açılma çabasını içermekte. Filmde Stephen BaldwinMichael Madsen gibi isimler var. Tabi onların şöhreti biraz geride kalsa da yinede görmek iyi oldu. Ancak işi Amerika’ya uyarlayınca hikayenin klasik cin hikayesi olması Türk izleyicisi açısından kalsik cin filminin ötesine geçmemiş. Filmde Türkçe dublaj canımı sıktı. Keşke orijinal kalsaymış. Kurgu bakımından başarılıydı, ancak bizim mahlukları bilmeyenlere film yaptığından mıdır nedir bilmiyorum ama çok ayrıntı biraz canımı sıktı izlerken. Ses konusunda level atlamış Karacadağ. Öyle çok gürültü yoktu.

***

Lights Out (2016): David F. Sandberg 2013 yılında çektiği hepimizi korkutan içine kurt düşürten kısa filminin ucun metrajlısını 2016’da çekti. Kısa filmdeki materyalleri çok başarılı bir şekilde kullanmış. Tabi iş uzun metraja dönünce bir hikaye kurgulamak gerekmiş. Hikaye konusunda açıklar mevcut. Yani biraz daha üzerinde düşünülmeye ihtiyacı var. Her ne kadar İzlerken yüreği hop oturup hop kaldırsa da bu soru işaretleri biraz can sıkıyor. Oyunculuklar zaman zaman klasik korku filmi oyunculuklarına dönüyor ama film son dönemin en iyi korkularından biri. Devamı da gelecek gibi.

****

Independence Day (1996): Aslında Roland Emmerich‘in bu filmini daha önce izlemiştim ama sanıyorum sadece televizyonda. İkinci film çıkınca da ilk filmi hatırlamak amacıyla bir izleyeyim dedim. Film zamanında Amerika’da gişe rekorları kırmış ve ondan sonrada aslında kült filmler arasında yerini almış. Filmi izlemeyen yoktur sanıyorum. 2 Temmuz günü dünyanın belli başlı yerlerinde gökyüzünde UFO’lar görülür. İnsanlar onlarla iletişime geçmeye çalışır ama onlar bir kaç saat sonra saldırıya geçerler. Hiç bir şey bu UFO’lara etki etmez. Bir bilgisayar uzmanı uzaylıların sistemine girecek bir virüs yapar bu şekilde gemilerin kalkanı inecektir. ABD ordusu bunu eski telsizlerle herkese bildirir ve savaş başlar.

****

Independence Day: Resurgence (2016): Aradan 20 sene geçtikten sonra ikinci filmin yönetmen koltuğunda yine Roland Emmerich var. aradan yıllar geçmiş dünyalılar bir olmuş tak düşmanları uzaylıların yeni bir istilası için hazırlanmaktadırlar. Bu hazırlıkları da uzaylıların eski teknolojilerini geliştirerek yapmışlardır. Tabi insanlar bunu yaparken uzaylılar boş durmamış daha büyük bir teknoloji ile geri dönmüşlerdir. Ancak hikaye ilk film kadar iyi değil. Aynı temalı klasik bir filme dönmüş film. Ancak hakkını yememek lazım ki aksiyon sahneleri, kostümler ve görseller oldukça başarılı. Bir de eski filmin üzerinden o kadar yıl geçmesine rağmen aynı karakterler yok, yani hikaye arada akmış. Onların çocuklarına dönmüş. *** Kubo and the Two Strings (2016): Filmin yönetmen koltuğunda Travis Knight var. Bir çok filmde animasyon ekibinde çalışmış bu da kendisinin ilk filmi. Açıkça söylemem gerekirse ben filmi çok beğendim. Hikayesi, kurgusu, müzikleri, animasyon tekniği oldukça başarılı. Filmin birde stop motion çekildiğini düşünürsek çok başarılı. Ve bunu izlerken fark etmiyorsunuz bile. Kubo sahil kenarında bir köyde annesi ile bir mağarada sakince yaşamaktadır. Annesi büyün gün bir ölü gibi hareketsiz durmakta ancak akşam olunca hareketlenmektedir. Kubo’nun da bir gözü yoktur. Annesi bununla ilgili bir şey anlatmaz. Ancak Kubo elindeki yöresel çalgısıyla kağıtlara hükmetmekte kasabada insanları eğlendirmektedir. Bir gün annesinin dediğini unutur ve hava kararınca dışarıda kalır. O esnada kötü güçler peşine takılır ve onu almak ister bunlar aslında dede ve teyzeleridir. Kubo onlardan kurtulmak için babasının zırhını bulmak zorundadır. ****
Kahaani (2012): Oldukça başarılı bir kurguya sahip bu gizemli filmin yönetmen koltuğuna Sujoy Ghosh var. Bir gün şöyle Hint korkusu izleyeyim deyiip bu filme başlamıştım. Tabiki korku çıkmadı ama başarılı bir polisiyeydi karşıma çıkan. Filmin süresi diğer Hint filmlerine oranla kısa 122 dk ve bu uzun süre boyunca film kesinlikle sıkmıyor izleyiciyi ekrana bağlıyor. karnı burnunda hamile Vidya Hindistan’a kocasını aramak için geri döner. Her gün arayan kocası birden ortadan kaybolmuştur uzun süredir aramamıştır. Vidya kocasının kaldığı otele gider ancak ondan bir iz bulamaz. Kayıtlara göre de tarif ettiği bir adam vardır ama o adamın adı söylediği isim değildir. Polis yardımıyla araştırmalarına devam eder. Ancak araştırma devam ettikçe kocasının ajan olduğu ortaya çıkar. Tüm olan biten caydırmalara rağmen kadın kocasını aramaya devam eder. Masum bir araştırmayla başlayan hikaye sonunda fena bitiyor. İzlenmesi gereken bir film.

****

Kabr-i Cin Mühür (2016): Filmin yönetmen koltuğunda Volkan Adiyaman var. Baştan söylemem gerekir ki oldukça başarısız bir film Kabr-i Cin Mühür. Oyunculuklar çok kötü, ses, kurgu, yönetim de aynı şekilde. İnternette çok daha acımasız yorumlar var ama ben böyle deyip geçeceğim. Film iki zaman arasında gelip gidiyor, bu olayın başını amacını anlatmak için yapılmış ama geçişler bekleneni vermiyor. Yetim olan Deniz’e tanımadığı birinden miras kalmıştır. Bunu kabul etmez ama  televizyon programcısı olduğu için gittiği bir yere yakın olduğundan buraya gider. Onu orada amcası olduğunu söyleyen biri karşılar. Ancak evde garip şeyler olmaktadır derken ne ile yüzleştiklerini öğrenirler. Yüzyıllar önce bir Cin tarafından bir kitap yazılmıştır. Bu kitap iyi işler yapmak için yazılmıştır ama içindeki bilgiler çok önemlidir. Bu kitabı da Bekçi adı veren insanlar kormakta ve kullanmaktadır. 1365 yılında kitabın koruyucusu bir olayı çözmek için Buhariye’ye gider. bakar ki Buhariye valisinin kızının içine cin girmiştir. Büyük uğraş sonunda Bekçi cini çıkarır ama cin intikam yemini eder. 1915 yılında ise Zöhre zorla Kudret Ağa ile evlendirilir. Buna Zöhre’nin sevdiği Selim dayanamaz ve intihar eder. O dönemin bekçisi de Zöhre’nin babasının arkadaşıdır. Bir gece Kudret Ağa’nın kardeşi Hacer ile Zöhre kitabı çalar ve Selim’i geri getirmek için büyü yaparlar. Ancak yanış yapılan bu büyü tüm köyü sarar. Şimdi de onlara musallat olmuştur.

*

Aian gâru (2012): Gore sinemasında bir filmde Masatoshi Nagamine‘den geliyor. Iron Girl hafızasını kaybetmiş bir kadındır. Boynundaki bir halka sebebi ile birden demir kıyafetler giyen bir savaşçıya dönüşmektedir. Ancak bunun ne olduğunu neden olduğunu bilmektedir. Bu gücünü de insanlara yardım etmek için kullanır. Bir gün yolu onu tanıyan birileri ile kesişir ve kimliğini hatırlamaya başlar. Basit üçüncü sınıf Japon filmi kıvamında be gore sahneleri de tatmin edici değil. Ama ben bu filmleri seviyorum arada izlemek lazım. 🙂

*

Incendies (2010): Yönetmen Denis Villeneuve‘ın adını duyurduğu sarsıcı ve başarılı bir film. Birçok ödül almış. Film Wajdi Mouawad‘ın oyunundan uyarlanmış. Hikayesi, kurgusu, görselleri, müzikleri kesinlikle özenle seçilmiş ve işlenmiş. Filmde eleştirecek bir şey bulmakta zorlanıyorsunuz. Zaten filmin akışına kendinizi kaptırdığınızda ki bu ister istemez oluyor eleştirecek şeyleri de göremiyorsunuz. Film kendine o kadar çekiyor ve bu kadar derine inmişken de fena sarsıyor. Aslında filmin sonunda çok bir şeyin değişmediğini görüyorsunuz. Film 1975-1990 arası olan Lübnan iç savaşından bir kesiti anlatıyor. Hristiyan olan Nawal bir Müslümana aşık olur ve ondan bir çocuğu olur. Tabi bu durum aileler tarafından pek iyi karşılanmaz. kaçarken sevgilisi öldürülür. Nawal’ın da adı çıkmıştır. Annesi tarafından akrabalarına gönderilir. Burada doğum yapar ama oğlu kendisinden alınıp yaşasın diye başkalarına verilir. Çocuğu veren kişi oğlunu tanısın diye ayağına işaret bırakmıştır. Nawal o günden sonra oğlunu armaya başlar ama iç karışıklık sebebi ile bazı işlere karışır. Ömrünün bir kısmını hapiste geçirir.Nawal Fransa’da ölürken çocuklarına bir not bırakır. Lübnan’daki abilerini bulmaları için. Jeanne ve Simon onun isteğini yerine getirmek için araştırmalara başlar. Ancak bu araştırmalar sonunda annelerinin hiç bilmedikleri bu geçmişleri ile karşılaşırlar. Onlar ile birlikte biz de bu yaşananlara tanık olur ve şok olurlar.  Demeden edemeyeceğim hala filmin zaman çizgisine takmış durumdayım. Bir şeyleri oturtamadım.

****

Nihon bundan: Heru doraibâ (2010): Bir Yoshihiro Nishimura filmi daha var listede. Film apokaliptik bir dünyada geçiyor. Kika babası ile yaşayan bir lise öğrencisidir. Bir gün eve geldiğinde azılı bir suçlu olan annesi Rikka’nin babasını doğradığını görmüştü. Yanındaki adamla birlikte ünü insan yemeye kadar gitmiştir. Şimdi de Kika’nın peşindedir. Kika ile dövüşürken Kika onu yener tam o esnada uzaydan gelen bir şey Rikka’ya bulaşır ve yanar. Ondan açığa çıkan küller ise insanların bir zombiye dönüşmesine neden olur. Bir süre Rikka uyguda kalır ancak uzaydan gelen bir sinyalle yeniden ayaklanır. O senada Kikka da bu dönüşen zombileri öldürüp başındaki antenleri almaktadır. Şimdi annesi geri dönünce işler iyice karışır ve intikam için eline büyük bir fırsat geçer. Filmde yönetmen faktörü yine ortaya çıkıyor. Klasik gore filmi dışında sosyal eleştiride ön plana çıkıyor. 

***

Ghostbusters (2016): Filmin yönetmen koltuğuda Paul Feig var. Orijinal filmlerin hastası olan ben bu filmden aslında bir şey beklemiyordum. Beklediğimi de buldum da. Öyle şekerlik gişe için yapılmış bir film olmuş. Öncelikle belirtmek isterim ki bu filmin eski filmler ile bir alakası yok. Bir çok yapı eski filmlerden alınmış ve onun tekrarı niteliğinde. Sadece karakterler yenilenmiş ve bayan olmuş hepsi. Standart bir gişe filmi var karşımızda.

**

Frequencies (2013): Filmin yönetmeni Darren Paul Fisher. Bu üçüncü filmiymiş yönetmenin. Diğer filmlerine bakınca bu film nasıl olmuş diye düşündüm. Diğer filmlerini izlemedim ama türlerinin romantik komedi olduğunu görünce şaşırdım. Bu filmde de romantizm var ama filmin fikri, düşüncesi onun çok ötesinde. Senaryo da yönetmene ait. Bir iki kişi ile daha çalışsa bazı eksik noktaların oluşturduğu soru işaretlerini gidermek için çalışsa daha da efsane kült bir film çıkabilirmiş ortaya. Lakin bu hali ile de bitiminde bir çok bayin fırtınası ile baş başa bırakıyor izleyicileri. Akılıca bir seçim ile filmdeki tüm karakterlerin isimlerine tarihteki büyük dahilerin isimleri verilmiş. Bundan ötürü film daha ilk dakikalarında atmosferi gereği büyük bir  beklentiye sokuyor izleyenleri, büyük bir merak uyandırıyor. Dünya üzerinde frekanslara çök önem verilmektedir. Zak’ın ise frekansı düşük ve şanssızdır. Okulda Marie adında bir kızdan hoşlanmaktadır. Çok yüksek frekansa sahip olan bu kızla ne zaman bir araya gelseler bir felaket yaşanmaktadır. Aradan yıllar geçer ve Zak arkadaşı Theo ile bu duruma bir çözüm bulmak için çalışır. Bir gün Zak buna bir çözüm bulur ve Marie ile birlikte zaman geçirmeye başlar. Bu durum bilim dünyasında da iyi karşılanır. Yaptığı cihaz üretilmeye başlar. Cihaz bazı seslerin frekansları dengelemek için kullanmaktadır. Ancak bu ritmi insanları yönetmek içinde kullanılabilmektedir. Zak için zor zamanlar başlar ve Marie de kendisinin hipnotize edildiğini düşünür. İzlenecek bir film.

****

Frailty (2001): Bir seri katil ortalıkta cinayetler işlemektedir, FBI ajanı Wesley Doyle davaya bakmaktadır. Bir gün cinayetleri kardeşinin işlediğini söyleyen biri büroya gelir. Başta onu ciddiye almaz ama anlattı her şey cinayetlerle özdeşleşmektedir. Gelen kişi Adam Meiks’dir ve cinayetleri kardeşinin işlediğini söylemektedir. O da kardeşini öldürmüştür. Adam hayat hikayelerini kardeşinin neden böyle olduğunu anlatmaya başlar. Annesi öldükten sonra iki kardeş babası ile yapamaya başlamaktadır. Bir gün babası çocuklarını uyandırır ve Tanrının onlara bir görev verdiğini söyler. Görev ise onun verdiği isimleri kötüleri öldürmektedir. Çocuklar buna inanmak istemez ama yapacakları bir şey yoktur. babaları onları kullanarak insanları öldürür. Finali şaşırtan ilginç bir film Yönetmen koltuğunda ise, Bill Paxton var.

****

Rosario + Vampire (ロザリオとバンパイア, Rozario to Banpaia)

Bunu araya sıkıştırmak istedim. Normalde çarşambaları tanıttığım izlenesi şeyleri cumartesiyede taşırdım şu aralar yoksa bitecek gibi değil… Eh bir kaçamak yapıp, cumayı da kullanmak fena olmaz diye düşünüyorum… Sanıyorum git gide bir film/anime/dizi vs.. bloguna dönecek burası… ama bu gidişe de bir dur diyeceğim (sanırım)…
Zevkle izlediğim birinci sezonunu hemencecik tükkettiğim ve ikinci sezonun çevirilerini merakla beklediğim bir anime Rosario to Vampire. Elbetteki bu da diğer animeler gibi manga uyarlaması. Rosario + Vampire (ロザリオとバンパイア, Rozario to Banpaia) Akihisa IKEDA tarafından çizilip yazılmış öncelikle. Daha sonra bu eğlenceli manganın, Kenichi YAMAGUCHI animenin yönetmenliğini yapmış. Rosario to Vampire’ı erkekler çok sevecek buna eminim. Kisaca konusunu özetlersek;
Ortaokulu bitirmiş Tsukune Aono babasının bulduğu bir rahip tarafından düşürülen okul davetiyesi üzerine lise eğitimi için Youkai Akademisi’ne gider. Bu okulun öylebir özelliği vardır ki sadece şaytanlar/canavarlar (youkai) bu okulda eğitim görebilmektedir. Nereye geldiğini bilmez halde kaçma planları kurarken Moka adında çok güzel bir kızla karşılaşır ve arkadaş olurlar. Ancak Moka’da bir vampirdir ve boynundaki kolyeyi çıkarınca gerçek formu olan çok güçlü bir vampire dönüşür. Moka, arkadaşlığıkarşılığında Tsukune’yi koruyacağını söyler. Böylece maceralar başlar. Önce düşman sonradan dost oldukları dört güzel kız daha katılır yanlarına ve hepside Tsukune’ye aşıktır ve onu paylaşamazlar.
İzlerken çok eğlendiğim bir anime… Zaten bu kızları görüpte izlememek içten bile değil 🙂
Linkler:

Fly Me On The Moon / Beni Aya Uçur

3D olarak izlemediğim eğlenceli ancak daha iyi anmasyonlarında olduğunu gördüğüm bir film. Sanıyorum ki bu flim Amerikalı çocuklar için baştan sona Amerikan milliyetçiliği yapmak için hazırlanmış bir film. Öyle ki, sinekler bile milliyetçi olmuş Ruslarla kapışır durumda . Soğuk savaşta ortaya sunulacak güzel yapımlaran biri. Helal olsun bize biz amerikalıyız motifinin dillendirilmiş kısmı. 
Evet efendim bu animasyonu beğenmedim. Ha şunu da söylemeliyim ki bu animasyonun 3Dsi daha mı zevk aldırırdı bilinmez ama konu bakımında bana hiç cazip gelmedi. Animasyonun en önemli özelliklerinden biri de animasyonda Neil Armstrong'(1,2,3)un arşiv sesi kullanılırken, Buzz Aldrin (aya ikinci ayak basan insan) (1,2,3,4)kendi karakterini kendisi seslendirmiş. Bir de bana ilginç gelen bir konu da filmin Belçika yapımı olması…
Yazıyı fazla dallanıp budaklandırmadan filmi özetlersek;
Büyükbabası gibi bir maceraperest ve kahraman olmak isteyen sinek Nat, isteksiz 2 arkadaşını ikna ederek Apollo 11 ile Ay’a gitmeye karar verir. Astronotların uzay başlıklarının içinde unutulmayacak bir yolculuğa çıkan sinekler ailelerini telaşa düşürdüklerinden habersizdir. Bir TV kanalında astronotların arkasından dünyaya el sallayan sinekler hem ailelerini telaşlandırır hem de Rusya’da televizyon seyreden sinekleri kıskançlıktan delirtir.

Rus sinekler, Amerikan kahramanlarımızın tamamlamaya çalıştıkları görevi sabote etmek için hemen Yegor adında sinsi bir ajanla anlaşırlar. Nat’in büyükbabası, 50 sene önce Paris’te aşk yaşadığı güzel Rus sineği Nadia ile mucizevi bir şekilde bir araya gelir ve Nadia, Rus sineklerin alçakça planından büyükbabayı haberdar eder. Torununu kurtarmak isteyen büyükbaba, gençliğindeki enerjisini tekrar içinde hissederek harekete geçer.

Bu sırada, uzay gemisinde felakete yol açabilecek bir kısa devre sorunu, Nat ve arkadaşı I.Q’nun çabalarıyla çözülür. Daha önce sineklerin varlığından ve başardıklarından habersiz olan astronotlar, onları tebrik etmek yerine, sinekleri bir deney tüpünün içine sprey sıkarak hapseder. Heyecanlı bir olay silsilesi sonrası tüpü kırıp NASA görevlisi Armstrong’un başlığına gizlice giren Nat, o tarihi adımları inceleme zevkine ulaşır. I.Q. ve Scooter ise Aldrin’in başlığının içinde bu tarihi olaya tanıklık eder.

Dünya, görevin tamamlanmasını sağlayan 3 küçük sinekten habersizdir ama sinekler evlerine kahraman olarak dönmüştür ve herkesi içine alan ortak bir söylemde buluşurlar: “Her zaman macera! Hayalperestler rüzgarda savrulur mu? Asla!

Yönetmen: Ben Stassen
Seslendirenler: Robert Patrick, Tim Curry, Christopher Lloyd, Philip Bolden, Adrienne Barbeau, Nicollette Sheridan, Ed Begley Jr., Trevor Gagnon
Senaryo: Dominic Paris

http://www.flymetothemoonthemovie.com/
http://www.imdb.com/title/tt0486321/

Aragami!

Goddess Arthemis‘in gönderdiği paket içerisinden çıkan bir film daha vardı. Ryûhei Kitamura‘nın Aragamisi. Doğruyu söylemek gerekirse filmi izlemeye hiç niyetim yoktu. Sadece şöyle bir koymuş, biraz bakındıktan sonra ağırlaşan göz kapaklarımı fazla zorlamadan dinlendiremeye koyulacaktım. Velhasıl film başlamış oldu. 
Öncelikle dikkatimi çeken müziklerdi. Çünkü jenerik girdiğinde çalan müzik beni iyice meraklandırıyordu. Sonra her şimşek çakışında aydınlanan sahneler bana filmin devamını izlemek gibi bir yükümlülük getiriyordu sanki. Belirttiğim gibi gerek müzik olsun, gerek sahne ve dekor tasarımları, gerekse kostümler bakımından tamamıyla başarılı bir yapım beni kendine iyice çekti. Donuk diyaloglar, çoğu kez havada kalan repliklere ve askıda kalmış bir konuya rağmen, bu sıradan hikayenin işleyişi zamanın nasıl geçtiğini unutturuyordu. Öyle ki filme ara verdiğimde yarısını geçmiştim bile. Şimdi geriye ne kalmıştı, sadece tahmin ettiğim bir düello sahnesi…
Evet aslında sadece sahneyi tahmin etmiştim. Kılıç düellosundaki koreografi beni kendisine hayran bırakacak şekildeydi ve sahnelerdeki ışığın kullanımı, renkler gerçekten filmi izletmeden geçmiyordu. Sonuç olarak durağan ritmine göre bir solukta izlenebilen film olarak aklıma kazınanlar arasında kalacak Aragami.
Zaman ve mekan kavramı filmde yok. Anlıyoruz ki eskilerde geçmiş ama finalde o donanımlı silahları görünce hikayenin aslında uzun soluklu olduğuna kanaat getiriyoruz.
Filmi bu kadar zevk ile izleyip beğendikten sonra biraz araştırma yapmadan geçmedim. Eh zaten blogta da yazacaktım biraz araştırmada fayda var diye düşündüm ve karşılaştığım şey gerçekten ilginçti.
Aragami, Duel Project (1,2) adı altında çıkan filmlerden biri. Aragami‘nin yönetmeni olan Ryûhei Kitamura ile, 2LDK‘nın yönetmeni Yukihiko Tsutsumi ile restleşmesinden ortaya çıkan bir proje Duel Project. Bu tatlı restleşme en iyi dövüş filmini kim çekecek yönündedir. Ama bazı kurallar da vardır:
– film 7 gün içerisinde çekilecek
– tüm film aynı mekanda geçecek
– filmde en fazla 3 karakter olacak
– filmin sonunda kapışan karakterlerden en az bir tanesi ölecek
– film düşük bütçeli olacak
Şartlar belirlendikten sonra Ryûhei Kitamura‘nın filmi olarak Aragami ortaya çıkar. Bu da demek oluyor ki 2LDK‘yı da aramaya başlayacağız…
Film hakkında bu kadar bilgiden sonra konusunu özetlemek gerekirse;
Zorlu bir savaştan yaralı olarak çıkan iki asker iki dağ arasına gizlenmiş bir tapınağa sığınırlar. Onları ilk karşılayan bir kadındır. İçeriye girer ve yığılırlar. Samuray bir kaç gün sonra gözlerini açar. tapınak rahibi gibi gözüken bir adam onun bütün yaralarını iyileştirmiştir. Yemek verir karnını doyurur. Arkadaşının cesedini alıp gitmek isteyen samurayı, fırtına sebebiyle, tapınak rahibi salmak istemez ve onu içmeye davet eder. Samuray bu teklifi kırmaz. 
İçkilerini yudumladıkları sırada tapınak rahibi, kendisinin efsanevi yaratık Aragami/ Tengu olduğunu açıklar iddiasına göre Japonya’nın en ünlü kılıç ustası Miyamoto Musashi’dirde. Samuray öncelikle buna inanmaz, ancak karşılaştığı şeyleri görünce çıkmaz bir yola girdiğini anlar ve kurtulmak içinde Aragami’yi öldürmesi gerekmektedir…
Yönetmen: Ryûhei Kitamura
Oyuncular:
Takao Osawa Samuray
Masaya Kato Aragami / Tengu / Miyamoto Musashi
Tak Sakaguchi Gelecekteki dövüşçü
Hideo Sakaki Samurayın arkadaşı
Linkler: