Kulüp (dizi ile ilgili küçük bir yazı)

Instagram’da yazacağım demiştim aslında sıcağı sıcağına da yazmıştım ama buraya eklemek uzun sürdü nedense. Bu arada eskimiş oldu dizi. Keşke diğer parçasını bekleseydim. Gerçi o zaman da belki bir şeyler yazarım. Neyse iyi okumalar. Şimdi dizi için son dönem itibari ile yapılmış en iyi yerli dizisi diyebilir miyim? Evet derim. Ancak bunu derken mekan tasarımı, kostüm ve prodüksiyonu göz önünde bulundurduğumu belirtmek isterim. Bunun dışında biraz ayrıntıya girmek gerekirse kurgu, oyunculuklar ve tür konusunda dizinin karmaşa içinde olduğunu belirtmek isterim. Öncelikle dizi bize ne anlatıyor sorusundan başlayalım? Bunun cevabını vermek biraz zor. Çünkü her karakter üzerinden farklı bir betimleme yapmak mümkün. Çünkü her bir karakter farklı sebeplerden ötürü zorda kalmış karakterler. Anlatım geneline baktığımızda ise ana hikayenin dönemin siyasi ortamlarına atıf attığını görüyoruz. Ama sanki o değil gibi de. Ben neye nasıl atıf yaptığından ve bunların doğruluğundan çok nasıl anlattığı kısma değineceğim. İşte burada bazı sıkıntılarla karşılaşıyoruz. Karakterlerin geçmişi öğreniyoruz …

İzlenecek (?) bir şeyler

Bir süredir böyle güncel film yazmadığımı fark ettim. Hatta okuduğum kitapları da yazmıyorum. Ancak instagram’da ufak paylaşımlarım var. Dedim ki onları da buraya ekleyeyim ne olacak? Ufak tefek eklemeler de yaptım. Hem madem zaman görsel zamanı, az okuma zamanı. Uzun uzadıya şeyler yerine sanki iyi olur değil mi? Buyurun sırayla; Squid Game, Dune, Brand New Cherry Flavor, The Chestnut Man, Free Guy, Çıplak II, The Stand, Kayıp Şeylerin Bakım Kılavuzu, Kin, Old (Sıralama biraz aldığım keyfe göre oldu)

B-Gore 2: Zencefili Kurabiyenin En Leziz Hali – The Gingerdead Man

Üst Kültür Yazısı Yeni yıl beklediğimiz gibi gelmedi. Sadece olumsuzluklardan bahsetmiyorum. Ne kar ne yağmur ne çamur? Hiçbir şey yok. Vakti zamanında karı keyif için beklerken şimdi suyumuz az kaldığı için zorunluluktan istiyoruz. Vay be nereden nereye? Bu arada suyu sev ayıyı öp.   Çok taze bir haberde Türkiye’deki tek ayı barınağındaki ayıların kış uykusuna yatmadığını okudum. Günde 400 kilograma yakın et tüketiyormuş hayvancıklar. E onlara harcanan su? Neyse ki sanırım ben bu durumu telafi ediyorum. Üzerimdeki sürekli uyuşukluk ve uyku hali… Of… Konu buraya nasıl geldi bilmiyorum ben tam yeni yıl yeni umutlar, pasta, kek, çörekten bahsedecekken içimdeki hangi dürtü bu konuya çekti beni anlamadım. Ama sosyal mesajımızı da vermiş olduk.  Eski zamanlarda -1800’leden bahsetmiyorum tabii- benim küçüklüğümde, yılbaşı dönemleri kar yağar her sabah o engin beyazlığa uyanmaktan keyif alırdım. Sonra kendimi o beyazlığın içine atar yuvarlanır eve döner bir de dayak yerdim. İlki hasta olacağım diye ikincisi ise atladığım …

Buralarda yokken… İzlediklerim-2

El cuerpo (2012): Filmin yönetmeni Oriol Paulo genelde senaryoları ile var olan bir isim. Bu filmde bir kaç tv filmi dışında sanıyorum ilk profesyonel filmi. Bu ismi Los Ojos de Julia / Julia’s Eyes filmi ile tanıyacaksınız. Bu filmin de senaryosu bana özgün gelmişti ve aslında El cuerpo’nun senaryosu da oldukça özgün. Hikaye güzel kurgulanmış. zaman zaman hikayenin akışı sanırım yönetim ve oyunculukla ilgili izleyenin ilgisini kaybettirse de genel olarak fena bir film değil. Hikaye zengin güçlü bir kadının ölümüyle başlıyor. Adamın ondan yaşça küçük kocası üzüntüsünü yaşarken aynı zamanda en büyük şüphelilerden biridir. Derken kadının cesedi birden morgdan kaybolur. Polis neye yoğunlaşacağını şaşırır. Soruşturma devam ettikçe av ve avcının yeri yavaşça değişir.  ***  Derailed (2005): Filmin yönetmen koltuğunda İsveçli yönetmen Mikael Håfström var. Film yönetmenin Hollywood’a açtığı ilk kapı. Fena da eleştiriler almamış. Film James Siegel‘in romanından uyarlama. Ancak film konusunda tam anlamıyla ne diyebilirim bilmiyorum. Fena bir film sayılmazdı ama nedense beni çok fazla sarmadı. …

Buralarda yokken… İzlediklerim-1

Side Effects (2013):  Steven Soderbergh filmi olası sebebi ile bir puan üste çıkarken kadrosu ile de göz dolduruyor. Hikaye iyi final ters köşe yapıyor ama bir şeyler eksik gibi. Daha iyi olabilirdi sanki filmde biraz aksiyon eksik gibiydi. *** Senarist (2016): Hulusi Orkun Eser‘in ilk filmi senarist. Film Konya’da çekilmiş. Görüntü yönetimini beğendiğimi belirtmeliyim. Ancak hikaye tatmin edici değil. Bir tarikat üstün yönetici bir el den bahsediyor ama bunu yaparken de kendinden emin değil. ** Pafekuto buru (1997): Animenin senaristi Satoshi Kon. Açıkçası o kadar film dizi, anime izlemiş biri olarak bu animeyi bu zamana kadar kaçırdım bilmiyorum. Anime Yoshikazu Takeuchi‘nin romanından uyarlanmış. Animenin gerek çizimleri, gerek müzikleri, her şeyiyle çok iyi olduğunu belirtmeliyim. Kesinlikle izlenmesi gerekenler arasında. ***** The Other Side of the Door (2016): Yönetmen koltuğunda Johannes Roberts var. Yönetmenin izlediğim ilk filmi. Klasik korku öğeleri barındırsa da nispeten kalsik korkulara göre fena değil. Hikayenin birazda Stephen King’in Hayvan mezarlığını hatırlattığını söylemeliyim. ** …

Rosario + Vampire (ロザリオとバンパイア, Rozario to Banpaia)

Bunu araya sıkıştırmak istedim. Normalde çarşambaları tanıttığım izlenesi şeyleri cumartesiyede taşırdım şu aralar yoksa bitecek gibi değil… Eh bir kaçamak yapıp, cumayı da kullanmak fena olmaz diye düşünüyorum… Sanıyorum git gide bir film/anime/dizi vs.. bloguna dönecek burası… ama bu gidişe de bir dur diyeceğim (sanırım)…Zevkle izlediğim birinci sezonunu hemencecik tükkettiğim ve ikinci sezonun çevirilerini merakla beklediğim bir anime Rosario to Vampire. Elbetteki bu da diğer animeler gibi manga uyarlaması. Rosario + Vampire (ロザリオとバンパイア, Rozario to Banpaia) Akihisa IKEDA tarafından çizilip yazılmış öncelikle. Daha sonra bu eğlenceli manganın, Kenichi YAMAGUCHI animenin yönetmenliğini yapmış. Rosario to Vampire’ı erkekler çok sevecek buna eminim. Kisaca konusunu özetlersek; Ortaokulu bitirmiş Tsukune Aono babasının bulduğu bir rahip tarafından düşürülen okul davetiyesi üzerine lise eğitimi için Youkai Akademisi’ne gider. Bu okulun öylebir özelliği vardır ki sadece şaytanlar/canavarlar (youkai) bu okulda eğitim görebilmektedir. Nereye geldiğini bilmez halde kaçma planları kurarken Moka adında çok güzel bir kızla karşılaşır ve …

Fly Me On The Moon / Beni Aya Uçur

3D olarak izlemediğim eğlenceli ancak daha iyi anmasyonlarında olduğunu gördüğüm bir film. Sanıyorum ki bu flim Amerikalı çocuklar için baştan sona Amerikan milliyetçiliği yapmak için hazırlanmış bir film. Öyle ki, sinekler bile milliyetçi olmuş Ruslarla kapışır durumda . Soğuk savaşta ortaya sunulacak güzel yapımlaran biri. Helal olsun bize biz amerikalıyız motifinin dillendirilmiş kısmı.  Evet efendim bu animasyonu beğenmedim. Ha şunu da söylemeliyim ki bu animasyonun 3Dsi daha mı zevk aldırırdı bilinmez ama konu bakımında bana hiç cazip gelmedi. Animasyonun en önemli özelliklerinden biri de animasyonda Neil Armstrong'(1,2,3)un arşiv sesi kullanılırken, Buzz Aldrin (aya ikinci ayak basan insan) (1,2,3,4)kendi karakterini kendisi seslendirmiş. Bir de bana ilginç gelen bir konu da filmin Belçika yapımı olması… Yazıyı fazla dallanıp budaklandırmadan filmi özetlersek; Büyükbabası gibi bir maceraperest ve kahraman olmak isteyen sinek Nat, isteksiz 2 arkadaşını ikna ederek Apollo 11 ile Ay’a gitmeye karar verir. Astronotların uzay başlıklarının içinde unutulmayacak bir yolculuğa çıkan sinekler …

Back to Top