X-Men: Days of Future Past

X-Men serisinin son filmi de X-Men: Days of Future Past. Filmin yönetmenliğini yine Bryan Singer yapmış. Bu yönetmenin üçüncü X-Men filmi. Filmin en büyük özelliği ‘un yönettiği X-Men: First Class ile bağdaşıyor olması. Yani X-Menlerin gençlik yıllarına bu film değinmiş ve aynı karakterler bu kahramanlara can vermiş. Bu da filmin devamlılığı konusunda göze batan en büyük ayrıntılardan biri. Continue reading “X-Men: Days of Future Past”

The Woman in Black

 

 

Gündemi takip etmek bu şekilde olsa gerek. Televizyonlarda reklamı döndüğü vakit (hatta vizyona yeni girmiş dumanı üstünde) buraya filmi yazmak ayrı bir haz. Sadece laf kalabalığı yapıyorum aslında hiçte belirttiğim gibi bir hazla karşılaşmadım. Türkiye’de televizyonda sayılı filmin reklamı dönmüştür. Bunlar ise çok gişe yapacağı amacı güdülerek yapılan reklamlardı. Aslında fırsat bu fırsat. Harry Potter ismi ile hafızalara kazınmış, belli bir kesimin büyüttüğü, çoğu kişinin ismi ile bilmediği Daniel Radcliffe filmin baş rolünde. Bu da aslında gişe yapar beklentisi üzerine kurulmuş reklam tekniği.

 

Malum şahsı Harry Potter filminden başka filmde izlemedik. Oyunculuğu konusunda da net bir şey söyleyemeyeceğim. Açıkçası Harry Potter serisinde de Daniel Radcliffe oyunculuğu ile gözlerimi doldurmamıştı. Daha sonra tiyatro sahnelerinde soyunmak gibi reklam kokan haberlerle adından bahsettirdi şahıs. Ancak bu onun oyunculuğunu görebileceğimiz yegane film olma durumunda. Bu kapalı kutuya başrol vermekle Eden Lake‘ten bildiğimiz, James Watkins biraz risk almış. Gerçi biz Watkins’i özelliksiz ve doğal filmleri ile tanıyoruz. The Woman in Black’te bunlardan biri.

 

 

Watkins’in yaptığı seçim tabi ki kendini gerer ancak ben kendi gördüklerimi yazmadan edemeyeceğim. Daniel Radcliffe Arthur Kipps karakteri ile çıkıyor karşımıza. Ben Daniel Radcliffe’de Harry Potter yüz ifadesini sıklıkla gördüm. Sanki Harry filmin tüm gerilim sahnelerinde asasını çıkartıp hayalete sallayacakmış gibi hissettim. Bu da filme olan adaptasyonumu yitirmeme sebep oldu. Şu da bir gerçek ki, Daniel Radcliffe’de pek fazla mimik yok. Ya da ben görmeyi başaramıyorum. Bu şekilde giderse Radcliffe, ikinci bir Nicolas Cage vakası olarak karşımıza çıkabilir. Bu bağlamda film duygu ve mimik yoksunuydu. Hemde böyle bir filmde olması gereken en önemli şey.

 

Filme geldiğimizde yönetmen James Watkins tüm klişeleri toparlayıp önümüze sunmuş. Cam dan yansıyan hayaletler mi dersiniz, hareket eden sandalyeler eşyalar mı dersiniz, tüm o bildiğimiz korku öğeleri mevcut filmde. Senaryonun Susan Hill‘in romanından da uyarlandığını düşünürsek, Hill’mi klişe yazmış yoksa senarist ve yönetmen mi buna çevirmiş bilinmez. Ancak Hill’in klişe yazmasına zaten bir şey demiyorum, kitabı iyi yapan anlatılan hissettiren duygudur ve kelimeler bunu rahatça verir.

 

 

Ancak film bu duygu yoksunluğundan uzaktı. Yani işin dram kısmını, Arthur Kipp karakterinin hayaletli eve kapandığında ki hissettiği duyguları film kesinlikle veremiyordu. Hal böyle olunca odanın içerisinde dakikalarca etrafa bakınır buluyorsunuz kendinizi. Filmin ana fikrini çocuk sevgisi, aşk olarak çıkartırsak, karısının ölümünden sonra bunalıma giren ve işini de devam edip çocuğuna bakmak için bu lanetli evle uğraşmak zorunda kalan Kipp nedense tüm duyguları aynı yüz ifadesiyle veriyordu.

 

Hikaye basitti. Oğlundan ayrılan bir kadının ruhu oğlunun da ölümü üstüne gelir ve kasabadaki çocukların canlarını alır. Kasaba ise yabancıları istemez. Kipp’i sürekli kasabadan göndermeye çalışırlar. Bu esnada sürekli alımda şu soru işareti vardı. Kardeşim neden adama anlatmıyorsunuz durumu oğlunu kurtarmak için bassın gitsin. Tabi bu da hikayenin gizemi olacak ya! Kipp’te de ne meraktır ki bile bile hayaletle dalaşmaya başlıyor.

 

Bazı konular çok havada kalmış. Kurgu bir çok yerde kesilmiş. Film bizi yanıltmıyor. Kurgu ile oynayarak izleyiciyi yanıltmaya çalışmışlar ancak olmamış. Ana karaktere oranla yan karakterlerin oyunculuklarını daha başarılı bulduğumu söylemeliyim. Filmin mekanlarını, dış çekimlerini, açıkçası atmosferini beğendim. Yine bir korku filmi olması sebebi ile korkutmak için ses efektleri ön plandaydı ama pek fazla tesirli değildi.

 

 

Kısacası, bol gişe yapacağını düşündüğüm tatmin etmeyen bir film The Woman in Black. Para verip sinemada izlemeye değeceğini düşünmüyorum. Hem korku unsuru olarak hemde dram unsuru olarak tatmin etmeyen sıradan bir film.

 

Yönetmen: James Watkins

 

Senaryo: Susan Hill (kitap), Jane Goldman

 

Oyuncular:

Emma Shorey
Fisher Girl
Molly Harmon
Fisher Girl
Sophie Stuckey
Stella Kipps
Daniel Radcliffe
Arthur Kipps
Misha Handley
Joseph Kipps
Jessica Raine
Nanny

 

Linkler:

http://www.imdb.com/title/tt1596365/

http://www.womaninblack.com/

 

X-Men: First Class

Film vizyona girdiğinde çakma bir X-Men’ın karşıma çıkacağını düşünerek, sinemada filmi izlemeye gitmemiştim. Nedense film bana sadece gişe kaygısı güden bir X-Man filmiymiş gibi geliyordu. Karakterlerin geçmişini anlatma fikri, aklımızda betimlediğim karakterlere ters düşer diye belki filmi izlemekten korktum. Bu şekilde onlarca cümle de sıralayabilirim.

Filmi izlemeden önce, yönetmenin önceki işlerine baktım. Snatch. gibi bir filmin prodüktörlüğünü yapmış zamanında. Son olarakta kale alınabilecek film olan Stardust‘ı çekmiş. Zaten sırf Stardust‘ın hatırına filmi izlememi biraz daha öne çektim.

Öncelikle belirtmem lazım ki film beklediğimden başarılı çıktı. Buna belkide beklentilerimin düşüklüğü sebep olmuştur ancak, yönetmen Stardust‘ta yaptığını tekrarlamış ve izleyiciyi filmin içine çekmeyi başarmış. Tüm karakterlerin yaşlılıklarını bildiğimizden onların genç hallerini izleyiciye benimsetmek biraz zor olacaktı, ancak yönetmen karakter seçimlerini de oldukça başarılı bir şekilde yapmış.

Film X-Manlerin tarihini güncel tarihle birleştirip vermeye çalışmak oldukça iyi bir fikirdi. Ancak güncel tarih ile birleştirirken bakış açımız, yine Amerikan tarihi bakış açısı. Zaten daha ne bekleyebilirdik ki? Filmde Nazi dramı -Magneto’nun var olma sebebi-, ırkçılık, iyi ve kötü taraf bariz bir şekilde çekilerek verilmiş. Nazi dramı olmazsa olmaz. Burada Magneto’nun film boyunca annesini öldürenlerin peşinden koştuğunu görüyoruz. Bir de Xavier’ın o kadar okuyup ettikten sonra birden seve seve Ruslara karşı savaşmayı kabul edip ekip toplaması ayrı bir durum ki Xavier savaştan yana olmamakla kazınmış aklımıza. Bir diğer husus ise, yardımlarını aldıkları mutantlara -iki ordu da savaş hallerini kesip- saldırması ve Magneto’nun geriye yönlendirdiği silahları Xavier’ın durdurmaya çalışması. Ama kendisi Rusları öldürmeye gidiyordu… Ben tarihin çarpıtılmasını bıraktım, bari bunlar ve bunun gibi şeyler düzgün olsaydı.

Filmin anlattığı tarihe, gördüğümüz işittiğimiz bazı noktaları göz ardı edersek efekti kurgu ve oyunculuk bakımından başarılı. Film kendine çekiyor izleyiciyi ve sonuna kadar da sıkılmadan bağlı tutuyor. Aksiyon sahneleri de tatmin edici. Hatta genel hatları ile bakıldığında film en iyi X-Man filmlerinden biri olmuş.

Film 1944’de başlıyor. Erik, Nazi toplama kampında ailesinden ayrıldığında yeteneği ortaya çıkıyor. Bir Nazi subayı albayda Eric üzerinde araştırma yapmak istiyor ve yeteneğini kullansın diye annesi gözlerinin önünde öldürülüyor. Aynı dönemde Amerika’da ise Charles Xavier adında yakışıklı, zengin, zeki ve başarılı bir genç yaşamaktadır.Koskoca evde yeteneği sayesinde kimseye muhtaç olmadan yaşamaktadır. Bir gün evine kendisi gibi çocuk ve Raven ile tanışır ve birlikte büyürler. Raven (Mystique) görünüşünden dolayı pek mutlu değildir ama.

Charles Xavier eğitimini tamamlar ve profesör olur. Bu sırada Amerika ve Rusya arasında soğuk savaş baş göstermektedir. Bu arada eski Nazi subayı olan Sebastian Shaw -aynı zamanda Eric’in (Magneto) üstünde deneyler yapan ve onun annesini öldüren kişi- kendi yeteneklerini keşfetmiş, mutantları etrafına toplayarak iki ülke arasında nükleer bir savaş çıkarmak için çaba göstermektedir. Bu şekilde mutasyona uğrayan insanların sayısını arttıracağını düşünmektedir. etrafında bir grup mutantı toplamıştır.

Amerikan üst düzey yöneticileri Xavier’dan kendine bir ekip toplayıp Rusya’ya karşı savaşmasını isterler. Burada Her ne kadar Rusya büyük düşman kötü adam olarak gösterilsede ufak bilek hareketleri ile bütün suç Sebastian Shaw’ın üstüne kaçmıştır. Tabi düşman ortak olunca Erik ve Charles’in yollarıda kesişir. Hatta ilk ekibi beraber toplarlar.

Savaşın patlak vermesine ramak kalmıştır. İki ülkenin savaş gemileri burun buruna gelmiştir. Bu arada mutantlarımız, savaş olmaması için çabalar. Suyun altında gizlenen, Sebastian Shaw’ı da ortaya çıkartırlar ve sorunu çözerler. İki tarafta savaş çıkmayacağını anlayınca anlaşmalı gibi adadaki mutantlara saldırırlar.

Fazla ayrıntıya takıldığımız da zevk alamayacağımız bir film X-Men: First Class. Öyle ki teleport yeteneğine ait bir abimiz var filmde ki bu yeteneği nasıl almış bilmiyoruz. Birde ağzından güçlü sinyal gönderip uçan arkadaş, bağırmayı kesince de baya baya uçabiliyor. Sonuç olarak eğlenceli, kendini izleten bir film. Ancak tutarsızlıklar ve hatalarla da dolu.

Yönetmen: Matthew Vaughn

Senarist:

Ashley Miller
Zack Stentz
Jane Goldman
Matthew Vaughn
Sheldon Turner
Bryan Singer

Oyuncular:

James McAvoy Charles Xavier
Laurence Belcher Charles Xavier (12 Years)
Michael Fassbender Erik Lehnsherr / Magneto
Bill Milner Young Erik
Kevin Bacon Sebastian Shaw
Rose Byrne Moira MacTaggert
Jennifer Lawrence Raven / Mystique
Beth Goddard Mrs. Xavier / Mystique

Linkler:

http://www.imdb.com/title/tt1270798/

http://www.x-menfirstclassmovie.com/

Stardust (Yıldız Tozu)

Bazı güzellikleri sonradan keşfettiğim için kızmıyor da değilim kendime. Az önce ise izlediğim film tamamen kitabın hakkını veren bir uyarlama. Gaiman’ın derin hayal dünyasının ince zekasıyla örülmüş gürünün, algısal fonksiyonlara yansıması.

Kitabı okuyalı henüz üç ay olmuş yada olamamıştı. Her şeyden bihaber olan ben geçen gün filmi keşfettiğimde bir heyecan kapladı içimi. Tereddütlüydüm. Böyle bir hayal dünyası herkesin perdeye yansıtabileceği kadar kolay değildi. Neyse ki De Niro ve Pfeiffer’ın muhteşem oyunculuklarıyla destekledikleri filmin altından Matthew Vaughn başarıyla çıkmış.

Ney yazık ki film tanıtımlarına baktığımda aslında filmin (hikayenin) pekte iyi özetlenemediğini gördüm.*

Büyük İngiltere’nin bir şehrinin yakınlarında uzun yıllardır duvarlarla çevrili bir köy vardır. Birçok kişi bu köyün varlığını bilmez, bilenler ise oraya girmeye yanaşmaz. Bir gün Dunstan isminde meraklı bir genç bu taşın ardına geçerek orada başka bir dünyanın olduğunu görür ve o gece orada bir kile ile birlikte olur. Olayın akşamında Dunstan köyüne geri döner ve olayı tamamıyla unutur ta ki dokuz ay sonraya dek. Dokuz ay sonra kapısına ona verilmek üzere duvarın üzerine bırakılmış bir bebek getirilene kadar. Bu bebeğin ası ise Tristandır (bu bölümü çok düşündüm yazayım mı diye…)

Tristan büyüdüğünde gönlünü Victoria diye bir kıza kaptırmıştır. Ancak kızı etkilemek için ne yaparsa yapsın bir türlü başarılı olamamıştır. En son olarak gökyüzünden kayıp duvarla örülü şehrin içine düşen yıldızı, aşkının ispatı olarak getirmek için söz verir ve maceralarla dolu bir yolculuğa çıkar. Düşen yıldızın yanına gittiğinde ise onu bekleyen Yvaine adlı genç bir kızdır ve aşkını ispat etmek için onu Victorianın yanına götürmesi gerekmektedir.

Kurgu bakımından harika bir şekilde işlenmiş hikaye her ne kadar size sıkkın çocuk filmleri gibi gözükse de, okunduğunda, izlendiğinde vücutta bıraktığı tat, şu Magnum’un biberli çikolatasından farksız. Bildiğiniz bir şeyi keşfetmenin, keşfetmeye çalışmanın zevki yansıyor üzerinize (reklam da yaptım sanırım)

Stardust, çocuk masallarının büyüklere anlatılmış şekli. Okurken çocuk olduğunuzu düşünürken kendinizi eğlenceli bir aşk hikayesinin içinde buluyorsunuz. Etrafınıza bakıp aptal aptal sırıtmamanız da içten bile değil…

Ama önce kitabı okumak şartıyla…

Yıldız Tozu Neil Gaiman İthaki Yayınları

Tür : Dram / Bilim Kurgu / Aksiyon Gösterim Tarihi : 5 Ekim 2007 Yönetmen : Matthew Vaughn Senaryo : Jane Goldman , Matthew Vaughn , Neil Gaiman (Kitap) Görüntü Yönetmeni : Ben Davis Yapım : 2007, İngiltere / ABD , 128 dk.

websitesi: http://www.stardustmovie.com/

Oyuncular

Robert De Niro (Captain Shakespeare) , Michelle Pfeiffer (Lamia) , Sienna Miller (Victoria) , Claire Danes (Yvaine) , Jason Flemyng (Primus) , Charlie Cox (Tristran) , Sarah Alexander (Empusa) , Peter O’Toole (King Of Stormhold)

* BeyazPerde.com’daki hariç…

Sevdiği kadının aşkını kazanabilmek uğruna bir erkeğin yapabileceklerinin defalarca sınandığı hikayelere yeni bir örnek de, Matthew Vaughn’un son filmi Yıldız Tozu ile geliyor. Tristran, aşkının kalbini kazanabilmek için onun için kayan bir yıldızı yakalayacağına söz verir. Ama sevgilisi Yvaine ile çıktıkları bu yolda, korsanlar ve cadılarla dolu büyük tehlikeler onları beklemektedir. Usta oyuncu Robert De Niro’nun acımasız bir korsan rolü ile Kaptan Shekespaere olarak karşımıza çıkacağı film, Michelle Pfeiffer, Claire Danes gibi önemli isimleri de barındırıyor. (http://beyazperde.mynet.com/film/3432)

Not: kafamı topladığım zaman daha sakin bir yazıda (ki bu biraz dağınık oldu) Gaiman’dan bahsedeceğim. Şuna inanıyorum ki İngiltere eğer fantastik bir tarih oluşturmak isterse bunun için en uygun adam Neil Gaiman’dır ki bunu bütün eserlerinde hissedebilirsiniz…