The Martian

Her seneye bir bilemedin iki film sıkıştıran Ridley Scott‘ın bildiğiniz gibi son filmi The Martian. Filmin vizyona gireceği dönemlerde bol bol reklamı yapılmıştı. Öyle ki NASA bile filmin reklamını yaptı. bunun sebebi de filmin senaryosu aşamasında bolca NASA’dan yardım alması. Tabi hal böyle olunca benimde film dikkatimi çekmiş vizyona girdiğinde gitmek istemiştim. Tabi her şey istemekle olmuyor sevgili okur. Bir sebeptir ki filmi sinemada izleyemedim. Lakin bol bol film izleyen ben geçtiğimiz günlerde bir projektör aldım. Ses sistemini de ekleyince buna sinema ayağıma geldi resmen. Ha.. ha.. Bu konuda kısa ilerleyen günlerde -unutmazsam eğer- bir şeyler yazacağım. Neyse filme döneyim. Filmi görsel olarak başarılı bulduğumu söylemeliyim. Hatta son dönem izlediğim bu uzay filmlerini izleyince NASA’nın uzaydan yaptığı yayınların gerçek olup olmadığını da sorgulamaya başladım. Biliyorsunuzdur NASA Youtube sayfasında bazı görevleri canlı olarak yayınlıyor. O izlediklerimle bu film arasında görsel olarak hiç bir fark yoktu. Bu da haliyle söylediğim gibi aklımda soru işaretleri …

A Most Violent Year / En Şiddetli Sene

A Most Violent Year için ne yazsam bilemedim. Filmin yönetmeni ve senaristi J.C. Chandor. A Most Violent Year pek tarzım olan bir film değildi. İki saatlik süresiyle de zaman zaman beni sıktı dersem yalan söylemiş olmam. Film ilk dakikalarından itibaren hızlı bir giriş yapıyor. Olayların ortasına daldığı için de başta filme odaklanmakta sıkıntı yaşıyorsunuz. Hikaye akıp giderken bir yerde filme de kaptırıyorsunuz kendinizi. Tabi süreç sürekli bu şekilde ilerlemiyor. Bir yerden sonra film kendini tekrar etmeye başlıyor. Tankerlerin kaçırılması, sürekli yapılacak kontrol ve baskın her ne kadar farklı gelişsede olaylar yemel oalrak aynı mantıkta gidiyordu. Bu da bir yerde sıkıcı bir hal alıyordu.

Interstellar

Bir Christopher Nolan filmi daha karşımızda. Tabi söz konusu isim Nolan olunca, parmakları çıtırdatıp yazıya öyle başlamanın faydası var. İster istemez yazı bir hayli uzun oluyor. Bunun sebebi belkide Nolan’ın kafa yoracak, beklentiyi zorlayacak işlere adım atması. Interstellar’da bunlardan biri. Şimdi kısa bir yorum yapmak gerekirse, Interstellar beni tatmin etti mi? Evet etti. Ancak filmi izlerken aklımda sürekli Arthur C. Clarke’in Bir Uzay Efsanesi vardı. Hikaye bu seri ile paralel giderken, sosyal medyada film ile ilgili sorulan bir çok soruya Bir Uzay Efsanesini kendime referans göstererek yanıt verdim. Bu yazıda da belki kıyaslamalara gireceğim ancak bu ister istemez olacak. Dedim ya uzun oluyor Nolan yazıları diye, buyurun ilk paragraftan başladık. Yazıya devam ederken baştan söyleyeyim, yazı film hakkında açık seçik anlatımlar ve yargılar içerir, bu sebepten dolayı izlememiş olanlar bulaşmasın.

Take Shelter

Film 2011 yılının en iyi bağımsız filmlerinden biri. Yakaladığı atmosfer anlatım dili bakımından film, 120 dakikalık süresi boyunca, insanı germeyi ve meraklandırmayı başarıyor. Başta fırtına sahneleri olmak üzere görüntüler oldukça başarılı. Buna başarılı oyunculuklar da eklenince film tadından yenmiyor. Filmin tek problemi ise aşırı durağan olması. İlerleyen her saniyede bir şeylerin patlayacağını düşünüyorsunuz ama beklenen olmuyor. Film uzun bir müddet durağanlık çizgisinden şaşmıyor. Bu da bir aksiyon beklediğimiz filmden aldığımız tadın dozunu biraz düşürüyor. Filmin görselleri ve atmosferi oldukça başarılı. İnsan hemen kendini bu atmosfere kaptırıyor. İzleyici o ortama aitmiş gibi hissediyor kendini. Filmin en büyük başarısı da bu. Curtis karakteri ile birlikte siz de gerçeğin ne olduğunu sorguluyorsunuz. Oyunculuk oldukça başarılı. Karakterin yaşadıkları izleyiciye iyi aktarılıyor. Fırtına sahneleri oldukça başarılı ve gerçekçi bir şekilde çekilmiş. Müziklerde tüm atmosferleirn duygu ve düşüncelerini yansıtıyor. Yan karakterler olaya başarılı bir şekilde dahil edilmiş. Curtis büyük bir fırtınanın yaklaştığına dair hayaller görmektedir. Bu hayaller / rüyalar  arasında kalır …

The Help

    Kathryn Stockett‘un aynı adlı romanından uyarlanan filmin yönetmeni Tate Taylor. Kitabı okumuş ve kitap hakkındaki görüşlerimi yazmıştım. Bu sebepten dolayı filmin konusuna pek fazla girmeyi düşünmüyorum. Tabi bu yazı kitap ve film arasında kıyaslamalar içerecektir ancak mükümkün oluğunca kitaba bulaşmadan filmi değerlendirmeye çalışacağım.   Öncelikle kitapla filmi göz önünde bulundurduğumda filmin başarılı bir uyarlama olduğunu düşünmüyorum. Kitap zaten bayanlar için yazılmış olmakla birlikte konular oldukça yumuşak biçimde işlenmişti. Film ise bu dozu biraz daha düşürüyor. Hikaye örgüsü kitapla paralel işlenmeye çalışılmış ancak, bazı önemli gördüğüm noktalar filmde atlanmış. Kitabı okuyan biri olarak filmi izlediğinizde ise bu eksikler sizi rahatsız ediyor.     Filmin örgüsünün kitapla aynı şekilde işlenmeye çalıştığını söylemiştim. Tabi yer yer bu kurgunun duşuna çıkıldığı oluyor. Kitapta herkes kendi dilinden hikayeyi anlatırken film genelde Aibileen karakterinin dilinden anlatılmış. Ancak farklı ağızlardan anlatılmasına rağmen düz kurgusu basit olabilecek film biraz daha karmaşık bir hal almış.   Filmde kitap ile …

The Tree of Life

    Anlatılması zor olan filmlerden biri de Terrence Malick‘in The Tree of Life. Filmi yorumlamak için hangi açıdan bakılması gerektiği karmaşası şu an aklımda. Görsellik, oyunculuk, müzikler açısından tam anlamıyla iyi bir film. Ancak anlatım dili, monologlar hikaye biraz izleyiciyi sıkıyor. Standart bir izleyici için zor bir film The Tree of Life. Karşımıza çıkan bir belgeselden farksız. Filmin en büyük özelliklerinden biri de bu eşsiz güzellikteki görüntüler. Filmin konusunu, diyalogları, monologları bir yere itip görüntüleri izlediğinizde film zaten tatmin edici bir göz zevki sunuyor bize. Ancak filme hikayeyi de dahil ettiğimizde, film monologlarla birlikte, anlaşması zor bir hal alıyor. Bura da normal bir izleyici için oldukça sıkıcı.  

Back to Top