Etiket arşivi: John Carpenter

Bi Köşe – Sayı 2

Ne yazmalı?

Bi Köşe’m olsun diye söyleyip duruyordum, oldu da ama bu köşelere yazı bulmak baya zor işmiş. Aslında memlekette konu mu yok? Gına gelir konulardan ama oturup bir ayara getirip yazmak, hatta bu konular içerisinden konu seçmek bir hayli zor. Her gün yazanların işi daha zor sanırım. Ya da rutine bindikten sonra problem olmuyordur. Düşünsenize sadece yazarak geçirdiğiniz bir hayat. Yani rutin olmuş. O zaman bu kadar zor olmasa gerek? Kalimero’nun dediği gibi: Ama bu haksızlık öyle değil mi?

O zaman kelimemiz Rutin olsun.

rutin
sıfat Fransızca routine
1. sıfat Sıradanlık, çeşitlilik göstermeyen, alışılagelmiş düzen içinde yapılan
2. isim Yapılması alışkanlık hâline gelmiş iş
“Herkes kendi rutinine baş eğmesini öğreniyordu.” – A. Kulin (TDK)

Konuya giriş

Günlük yaptığım işlere bakıyorum. Tam anlamıyla çizilmiş bir düz çizginin dışına çıkmayan bir süreçten ibaret. Bu rutinleri saymayacağım bile. Biraz daha yukarı çıkıp haftaya bakıyorum. Aynı çizginin içindeyim. Biraz daha yukarı çıkıp yıla baktığımdaysa yine aynı süreçler. Bazı dönemlerde kırılmalar olmuş ama onlar da kendi içlerinde rutine dönmüş.

Hayatı biraz parçalara bölersek tüm aksiyonun yaş ile değil yaptığın iş ile iniltili olduğunu görüyorum. Yani ne olursa olsun insan iş hayatına atıldığında bir rutinin parçası oluyor. Aslında yetiştirilme, eğitim süreci, bunların tamamı aslında dayatılmış bir rutinden ibaret ama bunların zirve noktası ise iş hayatına başladıktan sonra oluyor.

Yani çalışma hayatı, rutinlerin en büyüğü ve tüketimin en etkin olduğu dönemler. İnsan tüm hayatı süresince tüketmeye odaklı bir hayat sürmüş. Bunu eski çağ insanlarında da görebiliyoruz. İnsan eşittir türetim diyebiliriz aslında “Toplum hâlinde bir kültür çevresinde yaşayan, düşünme ve konuşma yeteneği olan, evreni bütün olarak kavrayabilen, bulguları sonucunda değiştirebilen ve biçimlendirebilen canlı” tanımından farklı olarak.

Tabi durum böyleyken insanın bu güzel özelliğini yine insanlar kullanmaya başlamış. Artık bunu bir ihtiyaçtan çok zorunluluk haline getirtmiş.

Tüketim nasıl bir zorunluluk?

Jean Baudrillard şöyle der: “Tüketim artık bireyin özgün bir etkinliği değildir, birey için bir zorunluluğa dönüşmüş durumdadır. Böyle bir anlayışın egemen olduğu tüketim toplumundaysa gerçek ihtiyaçlarla sahte ihtiyaçlar arasındaki ihtiyaçlar ortadan kalkmıştır.” Toplum olarakta biz bunun tam içerisindeyiz. Öyle ki bu tüketim dayatmasının varlığı yine Baudrillard’ın tabiri ile “ileti” üzerinden yapılmaktadır. Yani mesajlar, iletişim teknolojileri üzerinden yayılmaktadır. Bu iletiler hayatımıza o kadar dahil olmuştur ki, insana poh pohlanan sahte ihtiyaçlar, gerçekleri göz ardı etmeye başlamıştır. Burada John Carpenter‘ın They Live filminden alıntılama yaparsak “itaat et”, “boyun eğ”, “harca” tüm olay aslında insanın kontrol etme ekseninde ilerlemektedir.

They live

They Live: İzle, Tüket, İtaat Et, Harca, Boyun Eğ

O zaman

İnsanları ne kadar tüketime zorlarsan yönetme şansında o kadar çoktur. Geçmişin şiddetle ya da dinle yapmaya çalıştığı şey, şu anda insanların zaafı olan şeyleri daha fazla ön plana çıkararak rahatlıkla yapılmaktadır ve üstüne üslük bunlar onların kararı gibi gösterilmektedir. Bu durumda oluşabilecek bütün karşı görüş veya eylem otomatik olarak aza indirilip, tehlikesiz bir boyuta getirilmektedir. Tüketimin en büyük silahı ise reklamdır.

reklam
isim (l ince okunur) Fransızca réclame
1. isim Bir şeyi halka tanıtmak, beğendirmek ve böylelikle sürümünü sağlamak için denenen her türlü yol
“Şehirde canlı reklam dolaştırmak hiçbirimizin aklına gelmemişti.” – R. N. Güntekin
2. Bu amaç için kullanılan yazı, resim, film vb (TDK)

Reklam, insanın hayatına o kadar girmiştir ki insanın yaşam döngüsünün doğal bir sürecidir artık. Yadsımaz hatta yakınsar. Varlığını hissettirerek, insanın global / sosyal yalnızlığında onun yanında olur ve bir süre sonra yokluğu hissedilir. Gözardı edermiş gibi yapar insan ama varlığının güvencesi altındadır her zaman. Öyle ki reklamlar o kadar kişiselleştirilmiştir ki; insan zaman zaman kendine yabancılık hissetse bile reklamlara yabancılık hissetmez. Bu sebeptendir ki son on beş yılda, siyasiler de reklam olayını iyiden iyiye kullanmaya başlamış, sürekli ilan panolarında varlıklarını insana aşılamışlardır.

Sonuç

Tabela kültürünün en büyük inananları, sanattan kopmuş, okumayan, dolayısıyla da sorgulamayan bir toplumdur. Tabi bu süreçte de önde bulunan iktidarın “muş” gibileriyle aslında sanal bir istenilen kültür sanat oluşturması olağan ve yaşanılan bir süreçtir. Burada asıl sanat ve okur yazar, dünyanın gerçeklerinden kopmamış ve dünyayı bütün olarak ele alandır. Kişi ya da tekil gerçekler sanattan çok sanatımsıdır.

Aslında bize yakınmış gibi görünen tabelalar gerçeklik değil, onu örtbas etmeye yarayan araçtan başka değildir. Burada yapılması gereken biraz daha fazla sorgulayıp, görünenin gerçek yüzünün ne olduğunu anlamaya çalışmaktadır.

Yani bir gözlük takmak gerekmektedir.


Şimdi konu ne?

Bu konuya daha sonra değineceğim aslında. Böyle bir planım var. Ancak ufak bir giriş yapmam gerekirse aşağıdaki iki kelimeyi inceleyelim;

yok olmak
1. ortadan kalkmak, kaybolmak
2. varlığı sona ermek
“Sen yoktan anlamaz mısın?” (TDK)

***

ölüm
isim
1. isim Bir insan, bir hayvan veya bitkide hayatın tam ve kesin olarak sona ermesi, ahiret yolculuğu, ebedî uyku, emrihak, irtihal, memat, mevt, vefat
“Herhâlde padişah da, annesi ve hemşireleri de dostlarının vakitsiz ölümüne karşı çok müteessir olmuşlardı.” – A. H. Çelebi
2. Ölme biçimi
“Yanarak ölümü, feciydi.”
3. İdam cezası
“Ölüme mahkûm oldu.”
4. ünlem Ölmesi istenen canlı için kullanılan bir söz
“Zalimlere ölüm!”
5. Sona erme, yok olma, ortadan kalkma
“Küçük sanayinin ölümü.”

Ölmek ile yok olmak aslında aynı şeyler mi? Geçen gün aklıma gelen soru buydu. Hayır aslında ölümden korkmuyorum ama yok olmak korkusu biraz var sanki bende. Dünyadan gidip, gömüldüğünde yada yakıldığında dünyanın sürecini görememek. Gerçi dünyanın sadece küçük bir bölümüne eşlik ediyoruz ama yine de bundan sonraki süreci görmek isterdim. Belki de sürekli zarar verdiğimiz için bu kadar az var oluyoruz hayatta. Düşünsenize , göremeyeceğimiz bir çok şey olacak. Sonrası da tam bir muamma, bilinmezliğe açılan bir yol sanki, büyük bir kara delik.

Sele sepet

Samsunluyum. Sanıyorum burada yazmıştım. Biraz daha detaya girersem Bafralı oluğumu da belirtmişimdir belki. Malum Ramazan ayındayız ve Ramazanın on dördünü, on beşine bağlayan bizim oralarda Sele sepet kutlanır. Hep yazacağım diyordum ama unutmuşum. Buralarda da sürekli arkadaşlara “a bugün sele sepet” deyince yüzüme eblek eblek bakarlar. Ben de açıklama ihtiyacı duyarım. Aslında sele sepet kısıtlı kaynaklara göre Sinop’ta olan bir olaymış ve Helesa derlermiş adına. Helesa, Lazca ve yardımlaşma anlamında. Zaten bilinen efsaneye göre bu olay kışın Sinop’ta mahsur kalan denizcilerin yiyecek istemeleri ile ortaya çıkmış. Oh aklıma acayip hikayeler geldi.

Tamam buraya kadar aslında Helesa’nın nasıl ortaya çıktığını anladım ama bu şenlik nasıl oldu da Bafra’ya kadar uzandı ve sele Sepet adını aldı çok merak ediyorum. Bir de bu kutlama neden Ramazan’ın on belinde o da ayrı bir konu. Eğer yeni bilgilere ulaşırsam yazacağım.

Seçimler yaklaşıyor

Aslında burada siyaset yapmadım hiç. Siyasete dokunan hiç bir şeyde yapmadım. Aklı yerinde olan insan da bence siyaset yapmaz. Siyasiler hizmet etmek için vardır, bunu akıldan çıkarmamak lazım. Platon’un da dediği gibi;

İnsanoğlu, bilgeliği sevenler siyasi gücü ellerine alana kadar veya siyasi gücü ellerinde tutanlar bilgeliği sevene kadar problemlerin bittiğini görmeyecek.

Yani burada asıl olan bilgelik, kültür ve sanattır. Yani bunların yokluğu Atatürk’ün de dediği gibi “atar damarların kopmasına” denktir. Bu olgulara sarılmadığımız sürece, görevi hizmet etmek olan siyasetçi, hizmet ettirmekten başka bir şey yapmaz. Ve unutmayalım ki insanoğlu tamahkârdır. Görerek, okuyarak, araştırarak oylarımızı verelim. Taraftar olarak değil.


Evet sevgili Simeranya halkı. Ne yazacağım dediğim köşenin sonuna geldim. Uzar mı uzardı aslında ama sıkmamak lazım zaten takılan iki üç okuyucuyu da. Madem Sele sepet dedik, Helesa şarkısıyla bitireyim yazıyı. Birol Topaloğlu’ndan.

Bu arada eski Bi Köşe sayıları için “Bi Köşe” etiketini kullanabilirsiniz.

The Ward

Filmin yönetmen koltuğunda John Carpenter ismini görmek bile ayrı bir zevk veriyor insana ve tabi ki büyük bir beklenti de oluşturuyor. Bunda Carpenter’in uzun süre sessiz kalması da etken tabi. Ancak Carpenter bu filmde biraz bizi ters köşe yapıyor. Bu film onun en iyi filmleri arasına girmeyecek ama en kötüsü olur mu sorusunu da gün ışığına çıkartıyor.

Peki bu film neden bekleneni vermiyor? Buna Carpenter’in daha etkileyici filmlerini de gördük diye yanıt verebilirim. Carpenter’in diğer filmlerine bakarsak bizi daha fazla içine aldığını görüyoruz. Fog, Christine, They Live  filmlerinde izleyicinin sanki kendinden bir parça bulup hikayeyi yaşadığını görüyoruz. Ancak The Ward bunu bize vermiyor.

Bunun başlıca nedeni The Ward’ın çoklu kişilik bölünmesini filme konu etmesi. Bu gibi bir senaryoda her ne kadar, müzikler çekimler güzel olsa da, izleyicinin kendini bulamadığı bir film olması sebebi ile film insanı pek etkileyemiyor. Bu konuda, yapılması gereken de, insanı korkutmaya daha fazla eğilmesi. Ancak The Ward bu onuda da eksik. Çünkü yeterli korku unsuru ve şiddet içermiyor.

Ancak filmde pek fazla klişe görmediğimiz için bir çok konuda bizi ters köşeye yatırıyor. Kristen karakteri akıl hastanesine yerleştikten sonra, aklımızdan türlü türlü senaryo geçiyor. Bunlardan, bu hastanenin perili olması (bu yöne kayıyor film), çalışanlarının garip olması, doktorların hastaları üzerinde deney yapıyor olması ki film bu konuda başarılı bir şekilde bizi ters köşe yapıyor. Final ise beklemediğimiz bir şekilde gelişiyor.

Ancak tüm bu ters köşelere, finalde de olan bitenin açıklanmasına rağmen bir çok soru işareti uyandırıyor izleyicinin aklında. Yani film temeli iyi oturtma yönüne giderken finali tam anlamıyla yapamıyor.

Kristen, bir evi yaktığı gerekçesi ile tutuklanır ancak psikolojik sorunları nedeniyle bir hastaneye tedavi / suçunu çekmek için yatırılıyor. Burada başka hastalarla da tanışıyor. Tabi her birinin ayrı sorunu var. Bu arada, geceleri de gizemli bir şeyler olmaya başlıyor.

Kristen, diğer kızların bazıları ortadan kaybolduğunda ise, onları bu gene gelen gizemli hayaletin olduğunu söylüyor ve işi araştırmaya başlıyor. Tabi araştırmaları sonunda da gizemli bir gerçeğe ulaşıyor.

Son söz olarak izlenemeyeecek bir filmde. Söz konusu Carpenter olunca da, usta yönetim ve kurguyu izlemek için izlenmesi gerekli.

Yönetmen: John Carpenter

Senarist: Michael RasmussenShawn Rasmussen

Oyuncular:

Amber Heard
Kristen
Mamie Gummer
Emily
Danielle Panabaker
Sarah
Laura-Leigh
Zoey
Lyndsy Fonseca
Iris
Jared Harris
Dr. Stringer

Linkler:

http://www.imdb.com/title/tt1369706/

http://theward.theofficialjohncarpenter.com/

 

They Live

Usta yönetmen John Carpenter‘ı John Carpenter yapan filmlerden biri olan “They Live (1988)”dan bahsetmek isterim size. Yıllar önce muhtemel bir gece kuşağı sinemasında izlemiş olduğum, geçtiğimiz günlerde ise dvdsini görüp hemen alıp uygın bir zamanda izlediğim bir film. Tabi yeni nelisin beğeneceği tarzdan uzak olduğunu söyleyebilirim, ancak sırf merak uyandırsın diye bu film için “Matrix”in atalarından biri olduğunu bir çok kaynağın söylediğini belirtmek isterim…

Film, Ray Nelson’ın 1963 yılında yazdığı Eight O’clock in the Morning isimli kitabından uyarlanmış. İlginç bir konu ve düzgün bir senaryoya da sahip. Ancak film oyunculuk konusunda çok başarılı diyemeyeceğim. Buna rağmen akılda kalıcı sahne ve repliklerle dolu.

Film korku ve bilim kurgu olarak sınıflandırılsa da sosyal film olduğunu söyleyebiliriz. Filmin asıl amacı, sistem eleştirisini yapmaktır. Bir nevi kapitalizm ve sosyalizm karşılaştırması yapar. Filmi her ne kadar sosyalizme daha yakın görsekte bazı noktalarda film inceltilmiş ve sanıyorum ki fazla göze batmasın diye esler konulmuş.

Filmin baş kahramanı George Nada işsiz güçsüz olup göçebe hayatı yaşamaktadır. Para kazanmak amacı ile inşaat işçisi olarak çalışır. Burada tanıştığı ve ona arkadaşlık eden, Frank Armitage kalması için ona bir yer gösterir. Burada halk komun olarak yaşarlar.  George hayatını bu şekilde devam ettirmektedir. Arada televizyon yayınlarına giren bir rahibin konuşmaları onun dikkatini çeker. Rahip dünyayı ele geçirdiklerinden bizi yönettiklerinden ve insanların uyanması gerektiğinden bahseder. Bu konuşmalar George’un dikkatini çeker ve bir gün fark eder ki bu yayınlar yaşadıkları yerin karşısındaki küçük kiliseden yapılmaktadır.

George merakına yenik düşerek bu kiliseye girer. Orada kimyasal bir laboratuvarla karşılaşır ve konuşmalara şahit olur. Kaçarken çarpar ve gizli bir dolap bulur… Bu arada kör bir rahibe yakalanmış, rahip ona kendisi ile ilgili kehanetlerde bulunur.

George buradan çıktıktan sonra gördüklerini Frank’e anlatır. Frank, ona bu işlere bulaşmaması gerektiğini söyler. Ancak bir kaç gün sonra, kilise görevliler tarafından bombalanınca kendi huzurları da bozulur. George enkaz haline gelmiş kiliseye girer ve gizli dolaptaki kutulardan birini açar. İçinde gözlükten başka bir şey yoktur. George gözlüğü takar ve işte bütün her şey bu andan sonra başlar.

George gözlüğü taktıktan sonra her şeyi siyah beyaz görmeye başlar. Yani olması gerektiği gibi. Bazı insanların güzü yaratıkmış gibi gözükmektedir. Önce George bu olanlara akıl erdiremez ama zaman geçtikçe aslında geröekleri gördüğünü fark eder. Bu yaratıklar her ne ise bütün insanalrı uyutmaktadırlar. Sistemi yıkmak yerime sisteme uyum sağlayıp onu istedikleri gibi yönetmeye başlamışlardır. Bunu da medyayı kullanarak yapmışlardır. Şüphesiz ki burada en etkili sahne, paranın üzerinde yazan “bu senin tanrın” cümlesidir. Aslında bu yaratıklar bizi aslında göre göremediğimiz şekilde uyutmakta ve bilinç altımıza bu mesajları sokmaktadırlar. Bu komutlardan bazıları ise caddelerde reklam panolarının üzerinde ” itaat et”, “boyun eğ”, ” televizyon izle ve uyu”dur aslında tüm insanlığın yapması gereken budur. Başka bir reklam panosunda ise tatil resminin altında “karayipler’e gel” yazısı bulunmaktadır, bu da tatil olgusunu aşılayıp para harcamaya itmekten başka bir şey değildir. panolarda biraz daha gezindiğimizde ise plajda yatan bir kadın resmi, altında “evlen ve üre” yazısı gözükmektedir. Sayının artması boyun eğecek kişilerin ve iş gücünün de artması demektir.

George bu gerçekleri gördüğü anda kendini savaşın içince bulur. Artık aranmaya başlamıştır. Bir gün arkadaşı Frank ile görüşür. George ona bu gözlükleri taktırmak ister ama Frank ısrarla takmak istemez. Burada aklımda kalan repliklerden biri de Frank’ın benim çocuklarım var demesidir. Öyle ki Frank, bir şeylerin ter olduğunun farkında olan ancak ailesini korumak amaçlı olana bitene boyun eğen bir karakter profili çizmektedir. Ancak George, Frank’a gerçekleri göstermekte, kararlıdır. İşte tam burada çok bahsedilen bir kavga sahnesi başlar. Sahne o kadar uzatılmıştır ki, of nameleri çıkmadan olmuyor ağızdan. Elbette anlatılmak istenen bir şey var, o da halkın gerçekleri he kadar zor kabullendiği, hatta bir diğer taraftan bakarsak kabullenmesi için şiddete başvurulması gerektiğidir.

Bu kavga sonunda Frank’ta kurtuluş mücadelesine katılır o da aranan biri olmuştur. İkisi bu yayının kaynağını bulup insanlığı kurtarmak için savaşmaya başlarlar.

Film hakkında Slavoj Žižek, Holiwood’un esaslı solcu filmleri arasında yorumu yapmıştır. Ancak bu tamlama filmdeki bazı noktalardan dolayı, eksik kalsa da genel anlamda bu söyleve katılabilirim.

Filmin önümüzdeki günlerde tekrar çekilmesini beklemiyorum desem yalan olur. Ancak biliyorsunuz ki bu uyanma yıllardır aynı şekilde devam etmekte. Başkaldırı olmadan hemde. Şöyle aynaya baktığımda Frank’a benzetmiyor değilim. Zaten Geoge kavramları da hikayelerde kaldı. Öyle ki komünizm buna denk faşizmde kapitalizmin içerisinde yaşayan küçük asalaklar gibi. Yani bilgisayar terimlerini kullanarak lafi bitirmek gerekirse, kapitalizm ana server, komünizm ve faşizm de bu ana server içerindeki sanal serverlar.

Bir film tanıtımının dışına çıktı gibi yazı. Arada olması fena olmaz yani… Kesinlikle izlenmesi gereken filmler arasında…

Yönetmen: John Carpenter

Senaryo: Ray NelsonJohn Carpenter

Oyuncular:

Roddy Piper George Nada
Keith David Frank Armitage
Meg Foster Holly Broden
George ‘Buck’ Flower The Drifter

Linkler:

http://www.imdb.com/title/tt0096256/

http://en.wikipedia.org/wiki/They_Live