Etiket arşivi: John Cusack

The Paperboy

Benim için izlemesi zor bir filmdi The Paperboy. Yönetmen  bir şeyle yapmayı istemiş yapmış ama ne olduğunu yada ne vermek istediğin pek anlamış değilim. Filmin oyuncu kadrosu oldukça iyi.  gibi isimler var. Ancak bu isimler bana bu film için çok etkileyici gelmedi. Başkaları da bu rollerin üzerinden rahatlıkla kalkabilirmiş.

Film rahatsız edici bir film. Bir cinayetin üzerine yoğunlaşılıyor. Irkçılık, şiddet, erotizm, cinsel istismarla film bunu yer yer yapmayı başarıyor ancak öyle akılda kalacak şekilde etkileyici de değil. Film ‘in romanından uyarlanmış ve uyarlamada sıkıntılar olduğunu düşünüyorum. Okumaya devam et

The Raven

The Raven ve Edgar Allan Poe isimlerini afişte görünce filmi merak etmedim desem yalan olur. Tabi bu iki isim ister E.A. Poe’nun meşhur şiiri The Raven (Kuzgun)’in bir çevriminin olduğunu düşünmeme sebep oldu. Ancak film bu bağlamda beklentimi pek karşılamadı. Buna rağmen Poe’nin şiirlerinden bölümler, kurgunun Poe hikayelerine hatta o döneme ve yazarlarına gönderme yapması oldukça hoşuma gitti.

Filmin atmosferi oldukça iyiydi. Poe hikayelerindeki mekanları az çok görebiliyorduk ancak film onun hayal gücü kadar karanlık değildi. Tabi bunu yapmakta biraz yor olacaktır ama film bunun üstesinden gelebilmiş. Çok iyi diyemeyeceğim ama tatmin ediciydi. Yönetim güzeldi. Zaten filmin yönetmeni James McTeigue‘i V for Vendetta ve Ninja Assassin‘den tanıyoruz. Tarz olarak bu iki film The Raven’den uzak dursa da yönetmenin The MatrixDark City yapımlarda yönetmen asistanı olarak çalıştığını bilmemiz aslında her türe yakın olduğunu kanıtlıyor. Yönetim bakımından başarılı bir film vardı karşımızda.

Hikaye Poe’nin son bir kaç gününü ele alıyor. Poe hayranı bir seri katil, yazması için Poe’nin sevgilisini kaçırır. Katil kurbanlarını Poe’nin kitaplarındaki gibi öldürünce öncelikle gözler Poe’ya çevrilir. Tabi dedektif katili yakalamak için onunla birlikte çalışmaya başlar. Senaryo Poe hikayelerinden bir kolaj yapmış. Bu oldukça başarılı olmuş ama hikaye arası geçişlerde bazı mantık hataları da görmedim desem yalan olur ama bu göz ardı edilebilirdi. Hikaye itibari ile bir devam filmi olmayacağı garanti tabi geçmişe yönelik bir hikaye çıkartılmazsa. Gerçi bu şekilde bırakılması daha iyi olur.

Poe denince bu isim nasıl canlandırılır merak etmiştim. Kimse Poe kadar çirkin olamaz ama sanki John Cusack biraz Poe’ya benzemiş. John Cusack’ın oyun performansını biliyoruz. Bu filmin altından da kalkabilirdi ancak onu daha önceki filmlerde hep kurgu karakterde izlemem gerçek bir karakteri hayata geçirmesi konusunda soru işaretlerini aklıma dolduruyordu. Neyse ki bu konuda başarılıydı. Oyunculuğu başarılıydı, gerçi onun yerine kim oynar dediğimde pek birini de bulduğum söylenemez. Biraz kısa boylu olsa daha iyi mi olurdu acaba? Filme yakıştıramadığımda Poe karakterine yüklenen hafif mizahımsı öğe. Poe gerçekten öyle miydi bilinmez ama sanki bana hikayede biraz sırıtıyormuş gibi geldi.

Filmin müzikleri de film ile uyum içerisindeydi. Çoğu yerde hikayeyi tamamlıyordu. Akılda kalan çök iyi müzikleri vardı diyemeyeceğim ama filme oturmuş. Müzikler Lucas Vidal‘a ait. Kendisini Mientras duermesVanishing on 7th Street‘te de dinlemiştik aslında hatırladığım kadarıyla aynı özelliklerde müziklerdi hepsi.

Özetlemek gerekirse, The Raven izlenmesi gereken başarılı bir film. Poe hayranlarını da, hayranı olmayanları da tatmin edebilecek özellikte. Boş vakitte keyifle izleyebileceğiniz bir film. Keisnlikle tavsiye ederim.

Yönetmen: James McTeigue

Senaryo: Ben LivingstonHannah Shakespeare

Oyuncular:

John Cusack
Edgar Allan Poe
Luke Evans
Dedektif Fields
Alice Eve
Emily Hamilton
Brendan Gleeson
Kaptan Hamilton
Kevin McNally
Maddux
Oliver Jackson-Cohen
John Cantrell

Linkler:

http://www.imdb.com/title/tt1486192/

Stand By Me

Bir ara bende 80’ler patlaması olmuş ki art arda iki film izlemişim. Tabi bu birazda denk gelmesi ile alakalı. Nedense bu filmi son izlediğim dönemde içimden bir dürtü sürekli bana tekrar filmi izlemem için tekrar baskı yapıyordu. Nedendir bilmiyorum ama bende bu dört arkadaşın ceset görme merakını dürtükleyen, onlara katılmamı isteyen bir his vardı.

Film Stephen King‘in The Body / Ceset romanından uyarlanmıştı. Vakti zamanında kitabı soluksuz okumuş, bu filmi de aslında defalarca izlemiştim. Asıl sorun ve bu cümleleri sarf etmem üzerimdeki izleme baskısının neden kaynaklandığı. Yani bu paragraf iç konuşması, biraz kişisel bir yazı olarak tanımlanabilir.

Tabi film roman uyarlaması olunca ister istemez kıyaslamaya giriyorsunuz. Elbetteki romanın verdiği duygu filmden çok çok fazla. Zaten bende hangi hissiyat içerisinde filmi izlediğimi pek anlayamadım. İçime doğan kitabı okuma isteği mi, yoksa filmi izleme isteği miydi? Ancak kitabı okumak izlemekten daha zor. Durum böyle olunca, en iyisi izlemek ve kitaba göre kalan boşlukları aklımda doldurmak… Tabi bir de şöyle bir durum var. Burada bu olmuyor muydu yanılgısı… Filmde mi oluyor, kitapta mı acaba?

Film başarılı bir film. Film istediğini anlatıyor. Fonda da sürekli herkes tarafından sevilen ve yorumlanan Stand by Me şarkısı olunca sanki film klip havasında akıp geçiyor. Tabi filmin diğer müziklerini es geçmemek lazım her biri mükemmel. Oyunculuklar oldukça başarılı, görüntüler de. Filmin süresi de yaklaşık doksan dakika olunca başlayıp bitiveriyor. Ancak film bitince insanı mutlu ediyor. Zaten bu film için korku filmi diyemeyiz. Evet belki Stephen King korku yazarı ancak bu kitapta korku kitabı değildi. Filmde olduğu gibi, arkadaşlığın, dayanışmanın, başarının anlatıldığı bir kitaptı. Bu bağlamda film hedefi tam on ikiden vuruyor.

Hikaye aile yapıları birbirinden farklı dört çocuğun başından geçenleri anlatıyor. Çocuklardan biri abilerinin uzakta bir yerde kayıp bir çocuğun cesedini gördüklerini bunu polise söyleyip söylememe konusunda konuşmalarını duymasıyla, dört kafadara anlatması bir oluyor. Ekip toplanıyor ve bir karar alıyor. Hayatlarında ilk cesetlerini görmek üzere yola koyuluyorlar. Her biri ailesine diğerinde kalacağını söylüyor. Kamp eşyalarını alıp yola koyuluyorlar.

Biz de bu yolcuğa başlarından geçenlere tanık oluyoruz. Köpek sahnesi, tren sahnesi, derken dört kafadar cesedi buluyor ve onu bulduklarında hissettiklerini farklı duyguyu görüyoruz. Aslında hiç bir şey bekledikleri gibi değildir. Ancak bu ceset onlara ünlü olma fırsatını da sağlayacaktır. Tam bu sırada yaşça onlardan büyük ve tanıdıklarının da içinde bulunduğu bir serseri grubu cesedi görmeye gelir. Bizim kafadarları görünce de onlara baskı yaparlar.

Aslında filmde en ayrıntılı görmek istediğim sahne bu sahneydi ama malesef biraz çabuk geçilmiş bu sahne. Oysa kitapta anlatım oldukça ihtişamlıydı. Kötülere karşı kazanılan bu zafer…

Hikaye bundan ibaret. Evet aslında özetlersek, bir kaç çocuğun bir ceset görmeye gitmesinden ibaret. Ancak film hiçte öyle değil. Oldukça başarılı, insanı farklı diyarlara çeken, sıcak samimi, sevimli bir film. Eğer bir filmi herkes izleyebilir / izlesin dersek bu tarif için en uygun film bu film olacaktır. Kesinlikle izlenmesi gereken hatta izlendiğinde ise insanın içinde bir yerleri dolduracak, bir kaç kez daha izlenmesini isteyecek şekilde büyüyecek, sanki organik bir film. İzlemeyenler için kesinlikle tavsiyemdir…

Yönetmen: Rob Reiner

Senaryo: Stephen King (roman), Raynold GideonBruce A. Evans

Oyuncular:

Wil Wheaton Gordie Lachance
River Phoenix Chris Chambers
Corey Feldman Teddy Duchamp
Jerry O’Connell Vern Tessio
Kiefer Sutherland Ace Merrill
Casey Siemaszko Billy Tessio
Gary Riley Charlie Hogan
Richard Dreyfuss Yazar
John Cusack Denny Lachance

Linkler:

http://www.imdb.com/title/tt0092005/

Hot Tub Time Machine

Arada kalmış bir film Hot Tub Time Machine. Arada kalmış diyorum sevenler de sevmeyenlerde olacaktır. Bana sorarsanız ben filmi izlerken oldukça eğlendim. Yani bu bakımdan film amacına layık hareket etmiş. Ancak sinemada izlenecek kadar da iyi bir film değil Hot Tub Time Machine. Teknik açıdan zayıf, aynı şekilde hikaye, kurgu, atmosferi yansıtmak bakımından da sınıfta kalıyor. Oyunculuklar başarılı. Zaten kadrodan başka bir şey beklememek lazım.

Tabi tüm teknik zırvaları bir kenara bırakıp izlediğinizde filmden oldukça zevk alıyorsunuz. Bilhassa 80’leri görenler bilenler filmden daha fazla zevk alıyor. Çünkü hikayenin büyük bir kısmı 80’ler de geçiyor.

Adam sevgilisi tarafından terk edilmiş orta yaşlı biridir. Kardeşinin oğluna da bakmaktadır. Jacob ta kendini sanal aleme kaptırmış odasından hiç çıkmamaktadır. Adam tam o sırada çocukluk arkadaşlarının intihara teşebbüs ettiğini öğrenir. Adam, diğer arkadaşı Nick Webber ile birlikte arkadaşları Lou Dorchen’e ziyarete giderler. Orada arkadaşları Lou’yu rahatlatmak için büyüdükleri, karlı kaplı kasabaya gençliklerini yad etmeye gitmek için karar alırlar.

Bu üç kafadara Jacob’da katılır. Büyüdükleri kasabaya giderler ancak, kasabayı bıraktıkları gibi bulamazlar. Bu onlar için hayal kırıklığı olmuştur. Her zaman kaldıkları otel yaşlılar kampına dönmüştür adeta. Hayal kırıklığı eşliğinde her zaman kaldıkları odaya yerleşirler. Kafaları bir güzel çektikten sonra jakuziye atlıyorlar. Ancak sızıp ertesi sabah uyandıklarında kendilerini 1986 sabahında bulurlar.

Bu geçmişlerini düzeltmek için ellerine geçen büyük bir fırsattır. Ancak Jacob’ın tavsiyelerine kulak asarak her şeyi olduğu gibi yapma konusunda hem fikir olurlar. Ancak gelişen olaylar müdahale etmemeyi çok zor kılmaktadır. Bu arada zaman makinesi de arıza yapmıştır. Arada bir görünen zaman makinesi tamircisi de ayrı bir vakadır.

Müzik, uyuşturucu, alkol, seks, 80’leirn kendine has havası. Klişe gibi görülebilecek sahnelerle sadece dönemi bilenlerin gülebileceği bir film Hot Tub Time Machine. Küçük bir özet hangi tarihte olduklarına inanmayan kahramanlarımız, barda kızın birini çevirirler ve bulundukları tarihten emin olmak için Michael Jackson’ne renk diye sorarlar. Tabi anlatmakla olmuyor izlenmeli.

İzlerken zevk aldığım, yer yer içten güldüğüm, havada kalan senaryosuna rağmen eğlenceli bir film. Yaşıtlarım ve öncesi için kesinlikle tavsiyemdir Hot Tub Time Machine. Ancak zamanda yolculuğa kadar dişinizi sıkmanız lazım.

Aşağıda da filmden bir bonus olsun 😉 Birde söylemeden edemeyeceğim Jacob’a da gıcık oldum. Oğlum sen 80’lere dönmüşsün eve dönecem diye mızmızlanıyorsun. Bi kafa korum… Neyse…

Yönetmen: Steve Pink

Senarist:

Josh Heald
Sean Anders
John Morris

Oyuncular:

John Cusack Adam
Clark Duke Jacob
Craig Robinson Nick Webber
Rob Corddry Lou Dorchen
Sebastian Stan Blaine
Lyndsy Fonseca Jenny
Crispin Glover Phil

Linkler:

http://www.imdb.com/title/tt1231587/