Etiket arşivi: Joseph Gordon-Levitt

Sin City: A Dame to Kill For

Frank Miller Sin City filmini üçleme olarak çekmeye karar vermişti. 2005 yılında yapılan film oldukça başarılı olmuş ve bu ikinci filmin gelişini dört gözle bekletmeye başlamıştı. Nihayet dokuz yol sonra ikinci film Sin City: A Dame to Kill For karşımıza çıktı. Şöyle kısaca eleştirmek gerekirse aslında Sin City: A Dame to Kill For şahsen bütün beklentileri hayal kırıklığına uğratan bir film. İlk filmin yanından bile geçmezken biraz zorlama olduğunu da gözler önüne seriyor. Okumaya devam et

Premium Rush

Holywood’un başarılı senaristlerinden David Koepp’in yazıp yönettiği 2012 mahsulü aksiyon filmi Premium Rush. Filmin baş rolünde ise son dönemin parlayan isimlerinden Joseph Gordon-Levitt bulunmakta. Joseph Gordon-Levitt filmde başarılı bir performans sergilemiş. Filmin en büyük özelliği New York’un o kalabalık trafiğinde bisikletli bir aksiyon olması. Bunun dışında senaryo, kurgu oldukça basit ve sıradan.

Bu tarz filmleri defalarca izledik. Bir kuryeye paket verilir, paketin peşinde olan insanlar vardır ve kovalamaca başlar. Film aynı temele dayandırılıyor. Yönetmen bu durumun izleyici üzerinde can sıkacağını düşünmüş olsa gerek flash backler ile paketin ne olduğunu neden kovalandığını bize anlatmış. Okumaya devam et

The Dark Knight Rises

Christopher Nolan‘ın Batman serisinin üçüncü filmi The Dark Knight Rises. Zaten Nolan’ın bu işe bulaşması hakkında şurada zaten bazı açıklamalar yapmıştım. Bunun üzerine pek bir şey koyacağımı düşünmüyorum. Genel olarak bakıldığında iyi bir film var karşımızda. Ama ben Nolan’ın Batman ortamını özümseyemediğim için film bana biraz düz bir filmmiş gibi geldi.

Filmin kurgusu oldukça başarılıydı. aksiyon sahneleri kesinlikle takdire şayandı ancak hikayede bazı kopuklar vardı. Hikaye oldukça basite alınmış gibi geldi bana. Sanki bir ve ikinci filmin akışından sonra bu film sanki daha bir sipariş üzerine olmuş gibi geldi bana. Final ise beni en çok hayal kırıklığına uğratan kısımdı. Final sahneleri aksiyon olsun diye yapılmış biraz mantık dışıydı. Okumaya devam et

Inception / Başlangıç

Christopher Nolan‘a olan gıcığımı bilmeyen yoktur. Tabi bu gıcık Batman’ı yorumlaması ile eşdeğerdir. Yoksa kendisini, Memento, Insomnia gibi filmleri ile takdir etmişimdir. Benim kendisine olan tek garezim, Batman gibi bir yapımın güne uyarlamasını hazzetmediğimden. Bu filmle sıradanlık katmıştı. Ancak kendisi ısrar ile Batman serisini çekeceğim diye uğraşıyor ona da saygılı davranıyorum.

Inception’a gelince kadroda yer alan Leonardo DiCaprio‘da hazzetmediğim adamlar arsında yer alır. Kendisine kinim yoktur, iyi oyuncudur iyi filmlerde oynamış ancak bir türlü kanım ısınmamıştır şahsa. Şimdi yazıya olumsuzluklarla giriş yapınca, yazının geri kalanını da olumsuz olarak görecektir okuyucu. Lalin yazının devamı insanları şaşırtabilir. Bu arada uyarmak lazım ki filmi izlemeyenler için çok fena açıklamalar içerebilir…

Bir rüyanın içinde başlıyoruz filme. Açıkçası belirtmeliyim ki, burada Saito karakterinin yaşlı halinin makyajı biraz abartı olmuş. Ona verilen bu abartı makyaj onun ne kadar çok yaşadığının, kanıtı olarak sunulmuş bize. Bu konuya tekrar döneceğim öncelikle, filmin akışına göz atalım. Film klasikleşmiş bir şekilde sondan başlıyor. Yani filmin ilk sahnesi son sahnesi oluyor. Bunun neden yapıldığı sorusuna ben, çünkü bizim izleyeceklerimizi, Saito’ya anlatıyor diye açıklıyorum. Yani bu bölüm içim en mantıklı açıklama bu. Daha sonra Cobb’un ekibi ile beraber, Genç Saito’nun bilgilerini çalmak için rüyasına girdiklerini görüyoruz. Saito bu konuda tecrübeli olasa gerek çuvallıyorlar.

Saito dünya çapında güçlü kudretli bir adam, Cobb’un bu yeteneğini kendisi için kullanması teklifini ediyor. Karşılığında ise Cobb özgürlüğüne çocuklarına ulaşacaktır. Cobb bu iş için yeni bir ekip kuruyor. Bunun içinde Paris’e gidiyor. Burada ilk uğradığı kişi rüyaları hırsızlığını öğrendiği babası. Yeri gelmişken, Paris’te babasını ziyaret edip, yeni bir mimar bulan Cobb, babasını ziyaret etmek için bir üniversiteye gidiyor. Burada çocuklarına iletmesi için, ona hediye veriyor. Ancak Cobb’un çocukları Amerika’da. Burada babasını sık sık Amerika’ya uçtuğunu, düşünüyoruz.

Ekip toparlanıyor. Ekipte birde çaylak var eğitiminin hızla verilmesi lazım. Görev ise Robert Fischer adlı zengin varisin bilinç altına, tüm şirketleri yerleştirmek. Eğitim alanları araştırma kısımları gerçekten akıcı ve insanı hayretler içerisinde bırakıyor. Film aslında üç dört temel gerçeğe odaklanmış. Ancak kurgu bu temelin üzerine sağlam binalar inşa etmeye olanak tanımış. Ekip, Robert Fischer’ın düşüncelerini değiştirmek, onda yeni bir düşünce filizlendirmek üzere işlerine başlıyor. İlk kez uçakta uyuyorlar. Ancak insanların gerçeklikleri farklıdır. Bilmediğimiz en küçük bir ayrıntı bile, telafisi zor durumlara neden olabilir. Ekibimiz her şeyin kolay olacağını düşünürken, Fischer’ın kendini sigortalattığını bilmesi, rüyaya bir müdahale oluyor ve ekip saldırıya uğruyor.

Bu sırada ekip Fischer’ın babasının kasasına, yeni vasiyetinin olduğu kasaya yönlendiriliyor. Olay kasanın şifresini öğrenmek ve vasiyeti okumak. Sanıyorum ona göre bir olan daha oluşturacaklardı. Ancak işler istedikleri gibi gitmeyince, bir uykuya daha dalıyorlar. Burada bir oteldeler Fischer’ın güvenin sağlamak için, kendilerinin onun için çalışan rüya güvenlikçileri olduğunu söylüyorlar ve Fischer onlara inanıyor.

Şimdi birinci rüyaya dönelim. Gerçek olduğunu düşündüğümüz dünyada, uçağa bindiler ve uyudular. Saldırıya uğradılar çünkü, Fischer’ın sigortası vardır. Sonra bir kez daha uyudular. Otel odasında, Fischer’ı kendilerini korumakla görevli olduklarına inandırdılar ancak saldırılar devam etmekteydi. Bunun sebebi bir önceki rüyada saldırıya uğradıklarını bildikleri gerçeği olabilir. Akabinde bir kez daha uyudular ve labirent şeklinde, ekip tarafından tasarlanmış karla kaplı bir hastahanenin olduğu yere geldiler. Burada da elleri silahlı yansımalar vardı. Bir önceki rüyadan etkilendiklerini düşündüğümüz. Buraya kadar mantıklı bir açıklama buluyoruz. Ancak ilk rüyada minibüs suya düşerken, ikinci rüyada onlar havada yer çekimsiz bir ortamdaymış gibi kalıyorlar. Bu esnada üçüncü rüyada, hala savaşmaya devam ediyorlar. Bir önceki rüyadan etkileniyorsak, üçüncü rüyada da bunu hissetmemi gerekmez mi? İkinci rüyada asansörün içine girip, birinci rüyadaki suya düşüşün etkisini azaltma fikri oldukça güzeldi. Üçüncü rüyada insanların uçmamasını buna bağlayabilir miyiz? Ancak birde matematiksel açıdan bakarsak olaya film türev -integral ikilisine göre mantıklı olaylar gelişiyor. Bu arada ilk rüyada düşerlerken, ikinci rüyada bunu yer çekimsiz bir ortam olarak hissetmeleri, üçüncü rüyada hiç birşey hissetmemelerinin en mantıklı açıklaması ikinci türevde çarpanın sıfırlanması olur.

Üçüncü rüyada da, ikinci rüyada yaralanan ve üçüncü rüyada da acıyı hisseden, Saito ölüyor. Akabinde, Cobb’un belalı eşi, Mal ortaya çıkarak, Fischer’ı da öldürüyor.  Birde üçüncü rüyada, Cobb ve Mal tartışırken Mal, Coba’a “bu da mı gerçek değil” diyerek bıçak saplıyor. Saplamıyor mu? Ariadne onu vurmadan önce. Bana mı öyle gelmiş? Daha sonra ölenleri, bulmak için bir sonraki uykuya yani dördüncü uykuya Ariadne ile birlikte gidiyorlar. Burada bu ölenler neden bir sonraki “evreye gidiyor sorusu” takılıyor aklımıza.  Onları Mal öldürdüğü için mi? Olabilir. Yada aldıkları sakinleştirici yüzünden uyanamıyorlar. Ancak ilk rüya için bu durum belirtilmiş olsa da diğerleri için belirtilmiyor.

Dördüncü evre ise bira daha dramatikleştirilmeye çalışılmış. Nolan her ne kadar iyi kurgulu filmler yapsa da insan duygusunu perdeye tam anlamıyla yansıtamıyor. Film boyuncada bunu aklından çıkaramayan Tobb da görüyoruz. Bir vicdan azabı bir özlem var bunu biliyoruz açıklıyoruz ama hissedemiyoruz. Nolan’ın tüm yapımlarında bu duygusal eksiklik mevcut. Belkide duyguları soyutlamak gerçekçiliğin ön plana çıkmasını sağlıyor. Ancak Nolan’ın filmlerinde bize yerleştirdiği klişe bu.

Dördüncü rüyada, Mal, Cobb, Fischer, Ariadne ile karşılaşıyoruz. Mal ile Cobb kendi gerçeklikleri üzerine konuşurken, bu arada, Ariadne Fischer’ı verandada buluyor. Tabi yerini Mal söylüyor. Bu arada kendi kendine ölen Saito yok ortalıkta. Cobb, Ariadne’a Fischer’ı alıp gitmesini söylüyor. Yıkılan rüyada, atlayarak, bir önceki rüyaya geçiyorlar. Bu arada bu rüyada da ölen Fischer’a elektro şok uygulandığını unutmayalım. Zamanlama gerçekten mükemmel. Diğer karakterler yavaş yavaş rüyaların içinde uyanmaya başlıyorlar. Dördüncü rüyadan üçe, üçten ikiye, ikiden bire. Birinci rüyada yüzerek sudan çıkıyorlar. Cobb ve Saito, dördüncü rüyada kalıyorlar. Bu ara da Mal’dan bahsetmek lazım ki o da dördüncü rüyada. Ancak Mal ekibe dahil değil, o zaten gerçek hayatta ölmüş. Buradaki Mal Cobb’un bilinç altından başka bir şey değil. Cobb, Mal’in öldüğü gerçeğini, kendisine anlatmakla, aslına gerçek dünyada yaşamadığını söylemekle uğraşıyor. Mal ise asıl gerçekliğin bu olduğunu savunmakta. Zaten kısa bir hikaye eşliğinde Mal ve Cobb’un hikayesi bize anlatılıyor.

Cobb, yıllar süren bir arayış sonunda, Saito’yu buluyor. Burası Limbo denilen ortak bilinç altlarının olduğu bir yer. Cobb buradan Saito’yu çıkarıyor. Cobb Saito’yu bu dünyanın gerçek olmadığına inandırınca intihar ediyorlar. Filmimiz başladığı noktaya geri dönüyor.

Filmin genel olarak incelemesini yapmaya çalıştım. Aslında izlemeyen için film havada kalacaktır çünkü rüya dünyasını bilmesi lazım. Kimlerin olduğu ve bu işlem sırasında ne yaptıklarını. Kısaca özetlemek gerekirse, ilk rüya Yusuf, ikinci Artur, üçüncü rüya ise Eames’e ait. Bunları inşa eden kişi ise  ise, Ariadne. Son rüya ise Limbo denen karma bilinçsizlik durumu. Saito buranın gerçek dünyası olduğuna inanmış ve çok yaşlanmıştır. Ancak Cobb kendisinin Limboda olduğunu bildiği için onun kadar yaşlanmamıştır. Ancak kendisinde de görürüz belirtileri. Karakterler rüyalardan bir bir uyanıyorlar. Saito ve Cobb bilinçsizlik durumunda oldukları için birden açıyorlar gözlerini…

Aklımda kalan bir konu ise başta bahsetmiştim Cobb’un babası, Miles. hava alanında nasıl Cobb u karşılıyor. Amerikada işi ne, haberi nasıl almış… ve finalde dönen topaç…

Filmde pişmanlıkların, vicdan azabının etkisini oldukça görüyoruz. Zaten bütün rüyalarımız bundan ibaret film bunu vermeye çalışmış bize. Felsefi açıdan filmden çok şey beklememek lazım. Gerçekliği sorguluyor evet ancak bu klişeler ötesine geçmemiş. Sadece kurgu ve görsellik filmin yükselmesine sebep olmuş. Bana bazı sahnelerdeki aksiyon fazla geldi. Aslında aksiyon dozu yer yer düşürülebilirdi.

Şu bir gerçek ki, hikaye tanıdık gelse de, filmin kurgusu mükemmele yakın diyebiliriz. Gerekli tüm ayrıntılar düşünülmüş. Konu gerçekliği sorgulamak olunca, sorduğunuz sorulara başarıyla yanıt veriyor. Bir yerde gittiğimiz bilinçsizlik ortamı zaten sorabileceğimiz tüm sorulara cevap verebilme olanağı tanıyor. Görsel açıdan film tatmin edici, film boyunca 3D olabilir miydi diye düşündüm durdum. Ancak film 3D olmasa da IMax olarak çekilmiş. Sanıyorum Türkiye’de vizyona girmedi.

Aklımda kaldığı kadarıyla kendi çapımda film hakkında yorumlar yapmaya çalıştım. Gözden kaçırdıklarım ve farklı algıladıklarım olmuş olabilir. Bu sebepten eklemek istedikleriniz yada, bu yanlıştır dediklerinizi yorumlarda belirtebilirsiniz. Bu sebeple filmi daha iyi analiz etmiş oluruz.

Amerikan sinemasının son dönem en başarılı kurgulanmış filmlerinden biri. Bir baş yapıt değil elbet. Ancak izlenilmesi gereken iyi bir film…

Yazan ve Yöneten: Christopher Nolan

Oyuncular:

Leonardo DiCaprio Cobb
Joseph Gordon-Levitt Arthur
Ellen Page Ariadne
Tom Hardy Eames
Ken Watanabe Saito
Dileep Rao Yusuf
Cillian Murphy Robert Fischer
Tom Berenger Peter Browning
Marion Cotillard Mal
Pete Postlethwaite Maurice Fischer
Michael Caine Miles

Linkler:

http://inceptionmovie.warnerbros.com/

http://www.imdb.com/title/tt1375666/

G.I. Joe: The Rise of Cobra

The Mummy serisi, Van Helsing gibi filmlerden tanıdığımız aksiyon ustası Stephen Sommers‘in imzasını taşıyan bir film G.I Joe. 80’lileri yaşayan bilir J.I.G. vazgeçilmezler arasındaydı. Şimdi de Sommers sayesinde yeni neslin de vazgeçilmezi olmaya hazırlanıyor.

Tabi eskiden kalmış olan bu hikayeyi günümüze uyarlamak ne kadar başarı(sız)lı olur sorusunun yanıtı bu film. Silah kaçakçısı Destronun peşinden giden G.I.J’lar aksiyonu damarlarımızda hissettiriyor. Aksiyonu hissettiriyor ama senaryo alt yapısı bekleneni karşılamıyor. Oyunculuk göz doldurmuyor. Transformers’da olduğu gibi verelim ekşını iş bitsin deyip olayı bitirmişler.

Tabi Amerikan yapımı olması Amerikan milliyetçiliğini, Amerikanın dünyamızı kurtarmak için yaptığı çabaları gözümüze sokuyor ve bizde yaşasın Amerika nidalarıyla filmimizi izlemeye devam ediyoruz.

Film hakkında ne diyebilirim ki. Ekstra bir konusu olmayan bilim kurgu tadında aksiyonu yüksek  bir uyarlama. Devamı da gelecek elbet…

Linkler:

Adewale Akinnuoye-Agbaje Heavy Duty
Christopher Eccleston James McCullen / Destro

Grégory Fitoussi Baron de Cobray
Joseph Gordon-Levitt The Doctor / Rex Lewis
Leo Howard Young Snake Eyes
Karolina Kurkova Courtney A. Kreiger / Cover Girl
Byung-hun Lee Storm Shadow
Sienna Miller Anastasia ‘Ana’ DeCobray / Baroness

Linkler:

www.gijoemovie.com

http://www.imdb.com/title/tt1046173/

http://www.sinemalar.com/film/5360/GI-Joe-Kobranin-Yukselisi/