Etiket arşivi: Jude Law

The Grand Budapest Hotel

Geçtiğimiz festivalde filmi izleyecektim ancak yer bulamamıştım. Akabinde nasılsa izlerim dedim ve bir kenara kaldırmıştım. Geçtiğimiz aylarda uzun bir uçuş sırasında hava yolunun video listesinde filme rastladım ve izleyeyim bari dedim. İzledim izlemesine hatta filmi izlerken yolculuğun nasıl geçtiğini anlamadım bile. İnince yazarım dedim iş güç dedim derken bu güne kadar geldi yazmak. Film pek sevdiğim yönetmen, Wes Anderson‘a ait. Yine bir hikaye, bir şiir kitabı gibi filmle çıkmış karşımıza Wes Anderson.

Film oldukça eğlenceli. Her dakikasını gülümsemeyle izliyorsunuz. Oyunculuklar çok güzel. Zaten filmin ana kadrosu başlı başına yeter. Ama filmde küçük rollerde ünlü isimleri görmekte oldukça keyif veriyor insana. Oyunculuklar güzel dedim aynı şekilde karakterler de yine özenle ve ayrıntılı bir şekilde incelenmiş. Okumaya devam et

Anna Karenina

Beyaz perdeye ve ekrana onlarca kez uyarlanan Lev Nikolayeviç Tolstoy‘un ünlü romanı Anna Karenina’nın 2012 yapımı yeni versiyonun yönetmen koltuğunda  var. Wright başarılı bir iş çıkarmış diyebilirim. Tabi zor bir roman ve defalarca uyarlanan bir hikaye olduğu için filmin yeni bir şeyler vaat etmesi gerekiyordu. Görsel olarakta bunu başarmış. Bunun karşılığını da 85. Akademi Ödüllerinde, En İyi Kostüm Tasarımı dalında ödül alarak göstermiş. Gerçi bu filmi izledikten sonra Les Misérables için verilen En iyi makyaj ödülünü de bu filme verebilirlermiş diye düşündüm.

Kurgu, geçişler, görsellik çok güzel film görsel olarak kesinlikle tatmin edici. Her bir karesi bir fotoğraf gibi. Hikayenin bir tiyatro salonunda canlandırılarak geçmesi zaman zaman derinlikte yaşadığım gelgitler dışında yönetmen yeni bir şey denemiş ve bunun altından başarılı bir şekilde kalkmış. Okumaya devam et

Sherlock Holmes: A Game of Shadows

İlk filmin ardından ikincisini yazmak karakterler hakkında konuşmayı kısıtlıyor. Bu sebeptendir ki, bu yazıda da karakter ayrıntılarına girmeyeceğim. Ancak karakterlerden yeni olan Profesör James Moriarty için tüm filmde etkisi olup etkisiz bir eleman olduğunu söyleyebilirim.

Bu film aksiyon yanında biraz daha kurgusu ile göze batıyor. Profesör James Moriarty ile Sherlock Holmes arasındaki akıl dolu kapışma, karşımıza çıkıyor. Her iki karakter de olay örgüsünün oluşturulması ve çözülmesi konusunda güzel bir rol üstleniyor. Tabi kurguda bazı ufak tefek sorunlar mevcut. Genel anlamda ise başarılı.

İlk filmin devamı olmasına rağmen o bildiğimiz devam filmlerinin düşüşünü yaşamıyor film. Hatta daha iyi diyebiliriz. İlk film ile dekor ve kostümler eş değer. Müzikleri yine fazla Orta doğulu bulduğumu söylemem lazım. Aslında Guy Ritchie yeni Sherlock Holmes’u tam Amerikalı olarak anlatmış dersek yalan olmaz.

Film bir önceki örneği gibi, gerçek Holmes’in yanından geçmiyor. Orijinali ile kıyaslamaya girmek imkansız. Artık yeni neslin, Sherlock Holmes hafızasının bu şekilde olacağı aşikar. Aslında Guy Ritchie yeni bir karakter oluşturma yoluna gitseymiş oldukça uzun bir devam filmi çıkabilirmiş karşımıza. Sanki biraz da Sherlock Holmes’un ününü kullanmak istemiş bu formülde tutmuş gibi.

Kostümler, müzikler, aksiyonu, dekorları olsun her şey güzelken film  biraz diyalog yoksunu. Diyaloglar üzerinde pek düşünülmemiş, oldu bittiye getirilmiş. Filmin en iyi sahnesi ise ormandaki kovalamaca sahnesi diyebilirim.

Özetlemek gerekirse, çıtır çerez ilkinden daha aksiyonlu, keyif veren bir film Sherlock Holmes: A Game of Shadows. Boş vakitte can sıkıntısında izleyin bire bir gelir derim.

Yönetmen: Guy Ritchie

Senaryo: Michele MulroneyKieran MulroneyArthur Conan Doyle (karakterler)

Oyuncular:

Robert Downey Jr. Sherlock Holmes
Jude Law Dr. John Watson
Noomi Rapace Madam Simza Heron
Rachel McAdams Irene Adler
Jared Harris Professor James Moriarty
Stephen Fry Mycroft Holmes

Linkler:

http://www.imdb.com/title/tt1515091/

http://sherlockholmes2.warnerbros.com/

Sherlock Holmes

Ünlü dedektif Sherlock Holmes’un sayısız uyarlamaların biri de Guy Ritchie tarafından 2009 yılında yapılmış. Guy Ritchie’nin en iyi filminin Snatch. olduğunu düşünürsek aslında Sherlock Holmes onun yanında biraz sönük kalıyor. Bu film aslına da pek sağdık kalmayıp daha çok çıtır çerez bir film olmuş. Sürükleyiciliği aksiyon sahneleri oldukça başarılı. Senaryo da yer yer tutarsızlıklar mevcut ancak o da fantastik öğelerin arasında kayboluyor.

Öncelikle Sherlock Holmes karakteri bildiğimiz Sherlock Holmes’lardan farklıydı. Daha kısa boylu, hırçın ve kaba kuvvet meraklısıydı.  Bu da hikayelerde okuduğumuz Sherlock Holmes karakterinden çok farklı bir karakter çiziyordu. Yani  Sherlok Holmes karakterini canlandıran Robert Downey Jr.bu karakter için fazla iddialı bir isim olmuş ama bu yeni Holmes’ün de altından kalkmış. Dr. John Watson karakteri için de şüphesiz Jude Law,iyi bir seçim olmuş. Okumaya devam et

Hugo

 

 

Bu senenin Oscar adayları arasında geçmişe saygının hat safhada olduğu ve ödüllerin de buna göre dağıldığını biliyoruz. Geçmişe bir saygı duruşu da Martin Scorsese‘dan gelmiş. Tabi geçmiş olarak belirttiğim sinema tarihinin geçmişi. , The Artist ile siyah beyaz sinemaya şapka çıakrtırken, yine aynı dönemin dahi çocuğu olarak adlandırabileceğimiz, Georges Méliès‘a şapka çıkartmış. Bu bağlamda her iki filmi de göz önünde bulundurursak, sinemayı oluşturan ve geliştiren Fransa’ya Hollywood’un ikinci saygı duruşu diyebiliriz.

 

Hugo Oscar’ın en büyük adaylarından biriydi. Nitekim, En İyi Görüntü Yönetimi, En İyi Sanat Yönetmeni, En İyi Görsel Efekt, En İyi Ses Miksajı, En İyi Ses Kurgusu, dallarında ödül aldı. Sadece teknik ödülleri alması aslında filmin başarısını da ortaya koyuyor. Aslında filmin Brian Selznick‘in The Invention of Hugo Cabret adlı çocuk romanından uyarlandığını düşünürsek, (romanı okumadım ama)  en iyi uyarlama senaryo dalında da Oscar almaması düşündürüyor beni. Film Martin Scorsese’ın çektiği ilk 3D film. Ben filmi 3D izlemedim ancak filmin görselliğini de çok başarılı buldum. Scorsese filmi adeta Oscar almak için tribüne oynayarak yapmış.

 

 

Aslında en yakın rakibi The Artist ile eşit sayıda ödülü paylaşma sebebi Oscar jürisinin biz sinemada teknolojiyi ve eskiyi de destekliyoruz savunmasını yapmasından bir şey değil. Scorsese bu filmi ile de tribüne oynamış görsel olarak insanı büyüleyici bir atmosferi yakalayarak aslında yerini sağlamlaştırmıştır.

 

Aklım filmde dönüp dolaşıp görselliğe gidiyor. Gerçekten başarılı bir görsellik var. Hikaye kurgusu çok ayrıntılı değil. Film de bir çocuk filmi edası ile ilerliyor. Hugo’nun gizemine kendimizi kaptırmışken olay örgüsünü aslında kuruyor ve bir sonuç çıkartıyoruz. Yani hikayeyi az çok çözmüş oluyoruz. Sonuç elimizdeyken bu sonuca nasıl varılacağı konusu filmi izlememize sebep oluyor. Filmi izlerken insanın içinde  küçükte bir merak uyanıyor.

 

 

Filmin oyuncu kadrosu oldukça iyi. Kadroyla birlikte oyunculuklar da oldukça başarılı. Oyuncular içerisinde bu daha iyiydi biye bir ayrım yapmak zor ancak Asa Butterfield, Hugo karakterinin altından başarıyla kalkmış. Filmde beni şaşırtan bir diğer isim ise, İstasyon Dedektifini canlandıran Sacha Baron Cohen oldu. Açıkçası kendisinden böyle bir oyun beklemiyordum.

 

Film Georges Méliès’ın hikayesini anlatıyor. Méliès savaş çıkması üzerine filmlerini kimse izlemediği için insanlara küsüyor ve tüm filmlerini, film setini dekorlarını yakıyor. Herkes onun savaşta öldüğünü sanıyor. O ise tren garında, küçük bir oyuncak dükkanı işletiyor.

 

Hugo ise babasının ölümünden sonra bu tren garında yaşamaya başlıyor. Babası ölünce, amcası gibi saatçi olan amcası onu bu gara getiriyor. Ancak alkolik olan amcası, ortadan kaybolunca yerini belli etmemek için Hugo saatlerin bakımını kendi yapıyor. En büyük düşmanı ise Gar Dedektifi. Çünkü o evsiz çocukları toparlayıp, yetimhanelere yolluyor.

 

 

Bir gün Hugo, oyuncakçıdan malzeme aşırırken Georges’a yakalanır. Georges ona ondan cepleirni boşaltmasını ister. Hogu istemeyerek ceplerini boşaltır. Cebinden çıkarttığı bir not defterine Georges bakar ve ona el koyar. Bu defterde Hugo’ya babasından kalmış ve buldukları bir makinenin çizimleri vardır. Georges’un bu defteri almasıyla ikisi arasındaki ilişki başlamış olur. Bu ilişkiye de macera meraklısı Isabelle’de eklenince ilginç bir maceraya adım atarlar.

 

Film Hugo’nun hikayesini anlatırken birden bire daha derin bir konu olan sinema tarihine dönmesi filmin senaryosunu tek şaşırtıcı kısmı. Bunun haricinde senaryonun filme çok fazla getirisi olduğunu, iyi bir senaryo olduğunu düşünmüyorum. Ancak tüm bu senaryodaki kaybı oyunculuk ve görsellik örtbas ediyor. En iyi uyarlama senaryo ödülünü alabilir demiştim. Şimdi senaryonun pek iyi olmadığını söyleyip bu ödülü alabilir demem biraz kendimle çelişiyormuş imajı yaratabilir. Ancak kitapla filmi ele aldığımızda bu olası bir durum. Ben ödülü verenlerinde bu roman uyarlamasıymış durun önce romanı okuyalım dediklerini düşünmüyorum açıkçası. Burada önemli olan filmden bir kitap tadı almak.

 

 

Özetlemek gerekirse, yarısı itibari ile, hikaye bakımından biraz sönük kalmış, duygu yoğunluğunu biraz hissettirse de tam anlamıyla veremeyen bir film Hugo. Teknoloji kullanımı konusunda da bir o kadar başarılı ve sırf bu yüzden film izlenmeyi hak ediyor. Filmin Paris’in büyüleyici atmosferinde geçmesi, tüm karakterlerin Fransız olması ve buna rağmen karakterlerin İngilizce konuşmaları ise beni filmde an çok rahatsız eden durumlardan biriydi.

 

Yönetmen: Martin Scorsese

 

Senaryo: John LoganBrian Selznick (kitap)

 

Oyuncular:

Ben Kingsley
Georges Méliès
Sacha Baron Cohen
Gar Dedektifi
Asa Butterfield
Hugo Cabret
Chloë Grace Moretz
Isabelle
Ray Winstone
Uncle Claude
Emily Mortimer
Lisette

 

Linkler:

http://www.imdb.com/title/tt0970179/

http://www.hugomovie.com/