Etiket arşivi: Julianne Moore

Carrie

Son dönem Stephen King roman uyarlamalarının pek başarılı olmadığını belirtmiştim. Bu film de aslında aynı statüde. Ancak bu filmi aynı statüye sokmadan önce aslında 1976 yılında çekilen filmin yeniden yapımı diyebiliriz. Çünkü o yıllarda film kitaptan ne kadar budanarak kesilmişse, 2013 yılında çekilmiş bu filmde 1976 yapımı Carrie’den o kadar budanarak yapılmış. Tüm bunları söyleme sebebim de yeni çevrim olan Carrie filminde ilk filmin senaristi olan  ismine rastlamam.

Tabi 1976 yılında çekilen Carrie hala korku sinema tarihinin en iyileri arasında yer alırken bu filmin yanında bu kadar sönük kalması beni hayal kırıklığına uğrattı. Gerçi yönetmen koltuğunda  olması sebebi ile ben pek beklentimi yüksek tutmamıştım. Lakin yönetmenin aşina olduğum ve beğendiğim tek filmi olan Boys Don’t Cry‘da biraz olsun meraklanmamı sağlamıştı. Ancak Carrie benim için oldukça düz sıradan bir filmdi. Okumaya devam et

The Kids are All Right / İki Kadın Bir Erkek

Festivalin iyi filmlerinden Oscar’ın ise sönük filmlerinden The Kids are All Right. Zaten Oscar’dan başarı çıkmasını beklemek bu film için büyük bir mucize olurdu. Gerçi nasıl oldu da aday oldu o da ayrı bir konu.

Film konusu bakımından da oldukça ilginç. Bu ilginçlik işleniş, senaryo, oyunculuk ve yönetimle de üst düzeye çıkmış. Lezbiyen bir ailenin hayatlarına göz atıyor. Jules ve Nic, Joni ve Laser adlarında iki çocuğa sahiptirler. Kaliforniya’da yaşamaktadırlar. İki kadın, sperm bağışı yoluyla hamile kalmış. Joni, 18 yaşına gelmiş liseyi bitirmiş yakın zamanda üniversiteye başlayacaktır. Kardeşi Laser ise 15 yaşındadır. Laser donörlerinin kim olduğunu merak etmektedir. Joni kardeşine yardımcı olur ve donörleirni bulur. Öncelikle bunlardan annelerine bahsetmezler.

Joni ise kötü bir çocuk ile arkadaşlık etmektedir. Anneleri bunun önüne geçmek için adım atarlar ancak öğrenmek istedikleri aslında oğullarının gay olup olmadığıdır. Her na kadar bu konuya ön yargılı yaklaşmamaya çalışsalar da bir nebze olsun tedirginliği hissedebiliyorsunuz. Bu sebepten dolayı da Joni annelerine donörleri ile buluştuğunu söyler.

Jules ve Nic çocuklarının bu merakını haklı bulur. Bu adamın kim ve nasıl biri olduğunu öğrenmek için onunla tanışırlar. İster istemez çocukların biyolojik babaları Paul’de aileye katılmıştır. Tabi bu kişinin varlığı bu iyi gibi görünen çekirdek ailenin düzenini bozar. Her bir karakter, ailesini ve yaşantılarını sorgulamaya başlar. Filmde çevresel faktörleri pek göremiyoruz ancak Joni ve Laser’in arkadaşlarının tepkilerine bakarsak her biri bu durumu kabullenmiş durumda. Hatta ailede yaşayan çocuklardan daha fazla.

Aile hayatında erkeğin rolü tartışılmaz elbet. Filmde bu vurgulanmış. Nic karakteri çalışan evin geçimini, tüm yükünü sırtlamıştır. Bunu kendine bir görev olarak görür. Bunlar zaten diyaloglar arasında tartışılan şeylerdir. Nic otoriter rolünde evinde eşini bekleyen bir ilişki istemesi sebebi ile Jules’u de pek çalıştırmamıştır. Ancak çocukların da büyümesi ile birlikte, Jules peyzaj işine soyunur. Paul ise organik sebze işindedir yeni aldığı bahçenin düzenlenmesi için Jules’tan yardım ister.

Nic bu işe pek sıcak davranmaz. Ailesi bu adamın ortaya çıkması ile birlikte her şeyi sorgular olmuştur. Ancak bir şey de diyemez. Jules, Paul ile birlikte çalışmaya başlar. Aralarında da bir yakınlık olmuştur. Bir kaç kez birlikte olurlar. Nic ise hiç anlaşamadığı Paul’u tanımak, ailesini de bir arada tutmak için, Paul’e yemek yemeye giderler. Ancak Nic tuvalete gittiğinde, banyoda Jules’in saçlarını görür ve Paul’un yatak odasında da tokasını. Nic, Paul’un kendisini aldattığını anlamıştır.

İkisi yatak odalarında durumu konuşurken, çocuklarda durumu öğrenir.Bu durum Paul’un durumunu çocuklar önünde değiştirir. Onu güvenilir biri olarak görmezler. Ancak bu olaya Laser’in tepkisi erkek olması sebebi ile normaldir. Joni ise en sert tepkiyi gösterendir. Bu aile Julesun evlilik hakkında konuşması ile kurtulur. Tabi Joni’nin üniversiteye gitmek için evden ayrılması ile de orantılıdır.

Aslında anlatılamayacak, ince noktaların başarı ile ekrana yansıtıldığı bir film. Kim olursa olsun, ne olursa olsun aile denen yapının ne olması gerektiğini, evliliğin insanlar üzerine bindirdiği o yükü başarılı bir şekilde yansıtmış. Kesinlikle izlenmesi gerekli bir film.

Yönetmen: Lisa Cholodenko

Senaryo: Lisa CholodenkoStuart Blumberg

Oyuncular:

Julianne Moore
Jules
Annette Bening
Nic
Mark Ruffalo
Paul
Mia Wasikowska
Joni
Josh Hutcherson
Laser
Yaya DaCosta
Tanya

Linkler:

http://www.imdb.com/title/tt0842926/

http://2011.ifistanbul.com/tr/Movie/the-kids-are-all-right-

http://ifistanbul.com/blog/?p=6397

Shelter

Baş rolünde Julianne Moore olur da izlenmez mi filmlerinden biri Shelter. Genel yapı ile bakıldığında ise çok özelikli olamayan bir film. Hikaye, gelişme insanda merak uyandırıcı cinsten. Tabi insanda bu merakları uyandırırken, gerek filmin aksiyonu, gerekse hikayesi izleyicinin sorularını yanıtlayamadığı için film insanı sıkıyor.

Filmin bir diğer yani ise din propagandası yapması. Film hemde bunu sonuna kadar gözümüze sokuyor. Hayır sadece Hristiyanlık propagandası değil bir din propagandası. Fİlmi izleyip çıkaracağınız sonuç insanların bir şeye inanmaları, inanmayanların ise sonunun kötü olduğu yönünde. Oyunculuğa baktığımızda ise ortalama bir oyunculuk çıkıyor karşımıza.

Film aslında din olaylarına girmeyip sadece hikayeyi anlatsaydı eminim ki daha tatmin edici şeyler çıkartırdı ortaya. Ancak bazı durumlarda pekte uygun olmayan şey yapmışlar. Fİlm genelinde dinin her şey olduğu, bilim, teknoloji ile hiç bir şeyin çözülmeyeceği anlatılmış. Korku filmi olarak sınıfta kalıyor. Bir gerilim filmi için sonralara doğru dağıtmasaymış daha iyi olacakmış. Tabi sürekli tekrarladığım gibi senaryoyu da araya sokuyorum. Öyle ki senaryo kendi içerisinde tutarsılıklara sahip. İzleyenler biliyordur. Film çok gündem yapmadığı içinde pek bağırsaklarını deşmeyeceğim.

Cara, mahkeme için psikolojik danışmanlık yapan bir psikayatristdir. Son hastası / mahkum da idam almıştır. Cara’nın aklıda bu sebepten dolayı karışmıştır. Ancak kendi bilimsel kimliğinden çok tanrıya olan inancı ile ayaktadır. Günün birinde aynı meslekten olan babası bir hastasını görmesi için onu arar. Hasta olan kişi ise bölünmüş bir kişiliğe sahiptir. Cara,  hastasını araştırmaya başlar. Aynı adam ilk kişiliğinde felçli, diğer kişiliğinde ise normaldir. Ancak bu adamın her iki kimlikte hareket etmemesi gerekirken, sağlıklı kişide tıbbi olarakta hiç bir sorun gözükmemektedir.

Cara araştırmaya devam eder ve görür ki hastasının girdiği kişilikler cinayete kurbanı gitmiştir. Bu durumu araştırmaya başlar. Adamla olan seansları ve izlediği ip uçları onu gerçeğe götürür. Yaptığı araştırmaların sonunda görür ki, bu kişiler inanmayan ateist kişilerdir. Bir şey onları öldürüp bedenlerini ele geçirmektedir. Cara olayı çözer çözmesine ama küçük kızı da inanma üzerine sorunlar yaşadığı için küçük kıza da bulaşır. Cara bu saatten sonra kızını korumak için savaşır. Burada da anlıyoruz ki, ağaç yaşken eğilir, küçük yaşta çocuklara din eğitimini vermeliyiz.

Filmin belli bir amacı var bu amacı yerine başarılı bir şekilde getirmiş. Gerçi böyle bir filmde Julianne Moore u görmek beni biraz şaşırttı. Korku, gerilim, görsellik, hikaye bakımından tatmin etmeyen sinema tarihi açısından sonrada yer alacak bir film. Boş ve öldürülmek istenen vakitler için seçime bırakılabilir. BU arada hakkını yemeyeyim Jonathan Rhys Meyers ın performansı fena değildi.

Yönetmen: Måns Mårlind, Björn Stein

Senarist:Michael Cooney

Oyuncular:

Julianne Moore
Cara Harding
Jonathan Rhys Meyers

David / Adam / Wesley

Jeffrey DeMunn

Dr. Harding

Frances Conroy

Mrs. Bernburg

Nathan Corddry

Stephen Harding

Brooklynn Proulx

Sammy

Linkler:

http://www.imdb.com/title/tt1179069/

Blindness – Körlük

Bilgisayara format atacağımdan dolayı filmleri bir araya toplayıp bir düzenleme işine girişeyim dedim. Bu esnada daha önce izlemiş olduğum ve yazmaya fırsat bulamayıp unuttuğum filmleri de buldum. Tabi bu vesile ile bloga yazılacakların da bir listesini yaptım. Artık fırsat buldukça bu listeye bağlı olarak ilerleyeceğim…

Blindness dönem itibariyle çok farklı bulduğum filmlerden birisi. Başta filmin bir korku gerilim filmi olduğunu düşünemem belkide bana filmin farklı gelmesine sebebiyet verdi. Öncelikle başarılı bir konu, takdir etmek lazım ki görüntüler ve oyunculukta öyle. Aslında ne olursak olalım kör, topal fark etmez insanların ne olduğunu ne olabileceğini ortaya koyuyor.

Film öncelikle kör olan bir Koreli ile başlıyor. Adam birden bire kör oluyor aslında bu körlükte değil. Karanlık yerine bembeyaz görüyorlar her yeri. Tabi bunu fırsat bilen bir hırsız arabasını çalıyor. Eşi onu bir doktora götürüyor ve göz doktoru herhangi bir teşhis koyamıyor bu duruma. Okumaya devam et

Savage Grace – Vahşi Zarafet

Savage Grace
Natalie Robins‘in aynı adlı romanından uyarlanan film Tom Kalin imzasını taşımakta. Başrollerinde ise Julianne Moore, Stephen Dillane ve Eddie Redmayne bulunmakta. Film uzun zanadır izlenecekler listemde ertelemelere kalıyordu ve geçen gün izlenme şerefine kavuştu. julianne Moore hayranı olan ben nasıl oldu da filmi bu kadar erteleyebildim bilemiyorum. Peki film bende ne gibi etkiler bıraktı pek emin değilim ama izlenenler arasında yerini aldı.
Öncelikle filmin standart tanıtımına yer verelim…

Kızıl saçlı, alımlı ve karizmatikbu kadın, kocasının şaşaalı ve asil hayatına hiçbir zaman tam olarak uyum sağlayamamıştır. Aralarındaki bu dengesizliğe bir de çocuk sahibi olmaları eklenince ilişkileri iyiden iyiye sarsılır. Oğulları Tony (Eddie Redmaine), babasının gözüne girmeyi hiçbir zaman başaramamıştır. Babasıyla arasındaki aşılmaz mesafe, Tony’yi gittikçe annesine yaklaştırır. Bu yakınlaşma aynı zamanda bir trajedinin de doğuşu olacaktır. Bu aile trajedisinin yanı sıra Baekeland’ların “parıldayan” yaşamları ardındaki toplumsal farklara da şahit oluyoruz. “Vahşi Zarafet”, bir ailenin yükselişi ve dibe vuruşunu arka planına New York, Paris, Cadaques, Mallorca ve Londra gibi efsane güzellikteki mekanları alarak anlatmaktadır.

Bu evli iki kişinin neden anlaşamadıkları konusunda filmi izlerken pek bir kanıya varamıyoruz lakin problemin kadından kaynaklandığı gayet açık. Kendini kocasının çevresine yakın tutmak için sürekli yemekler partiler verme gibi bir durum söz konusu ve bununla başlayan inişler çıkışlar. Çocuğun büyümesiyle babası kendisini birazdaha dışa çeker. Bu sırada çocuk büyümüş ve 18 yaşlarına gelmiştir. Cinsel tercihi konusunda bir tercih yapmamıştır. Erkek bir sevgilisi vardır aynı zamanda bir kız sevgili daha bulmuştur ama onunla ilişkisi kısa sürmüş üstüne üstlüm babası kız arkadaşı ile kaçmış ve birlikte yaşamaya başlamışlardır. Girdiği bunlaım sonucu erkek arkadaşını da kovmuştur. Sonuç olarak annesi ile başbaşa kalır. Bir çok şehir değiştirirler. Ancak değiştirilern her şehirde ikisi de yalnızdır ve ve annesi onu tam bir erkek yapmak için uğraşmaktadır… Birbirlerini keşfetmelerine bir dostları yardımcı olur.
İlginç konusuyla izlenebilecek bir film. Ancak izlerken filmde birşeylerin eksik olduğunu görebiliyorsunuz. Yönetmenin anlatımı biraz havada kalmış…