Godzilla

Canavarların kralı Godzilla’yı 1954 senesinde ilk görücüye çıktığından beri takip etmeye çalışıyorum. Adına onlarca film yapılmış Godzilla için bir filmde Holywood sinemasından geldi. Aslında filmi sinemada izleyip izlememe konusunda biraz fazla tereddütte kaldım. Sonunda gözlerimi karartıp girdim sinemaya. başka filme mi gitseydim acaba diye de düşündüm sonradan. Ama Godzilla candır. İzlemeden olmaz. Öncelikle filmle girerken çok fazla beklentim olmadığını belirtmeliyim. Filmin fragmanlarından eskiye atıflarda bulunan ancak uzaktan yakından ilgisi olmayan bir filmle karşı karşıya olduğumu anlamıştım. Zaten o gördüğünüz kadarıyla olayların tümünün Amerikan ordusu eşliğinde geçmesi karşıma çıkacak Amerikan milliyetçiliğine karşı da kendimi hazırlamamı sağladı. Tabi adamlar o kadar para verip yatırım yapıyorlar elbette kendi milliyetçiliklerini yapacaklar o başka. Gerçi filmde ünlü Amerikan ordusunun da aciz kaldığını görüyoruz. Şimdi cümlenin akışı donanmaya aklınca aklıma Battleship‘teki Rihanna geldi. Filmde onu görmek süper olurdu. Neyse fantastik film ya bende fantezi yapıyorum.

Damage – Fatale

    1992 yapımı filmin yönetmen koltuğunda Louis Malle var. Filmi yıllar önce izlemiştim ancak geçtiğimiz günlerde hazır elime geçmişken tekrar izleyeyim dedim. Filmi çok sevdiğimden değil sadece Juliette Binoche‘u görmek için. Filme uzak bir anekdotla başlamak lazım bu film çekilirken (ki sanıyorum hala öyle) Juliette Binoche ve Jeremy Irons iki ayrı düşmanmış. Buna rağmen ikisininde böyle cinsellik yüklü bir filmde oynaması sinema sen nelere kadirsin dedirtiyor insana. Profesyonel oyunculuk bu olsa gerek.   Tabi hala nasıl bir para bu filmde oynamaları için kendilerini yan yana getirdi o da ayrı bir konu. Filmin harika müziklerini de Zbigniew Preisner yapmış. Yani prodüksiyon olarak sağlam bir film var karşımızda. Ancak nedense film biraz soğuk gibi geldi bana. Kendimi filme bir türlü adapte edemedim. Kurgunun çok başarılı olduğunu söyleyemeyeceğim. Ancak buna rağmen film akılda kalıcı etkili bir film.   Film Josephine Hart‘ın romanından uyarlama. Bu filmin roman uyarlaması olduğunu da göz önünde bulundurduğumuzda yönetmenin / senaristin duygu aktarımlarını pek beceremediğini düşünüyorum.

Üç Renk – Trois Couleurs

Haftalardır içimde bir Krzysztof Kieslowski’nin (çok zorlanıyorum bu ismi yazarken) Trois Couleurs üçlemesini izlemek gibi bir dürtü var. Lakin seninin ilk filmi ve Juliette Binoche’a hayran olmamı sağlayan Bleu’nun dvdsi bozulduğu için seriye bir türlü başlayamadım. Şimdi birden tekrar aklıma düştüde hazır boşluk bulmuşken iş yerinde youtube’dan en azından dinleyeyim dedim.Eğer bu cumartesi üzerimden tembelliğimi atıp yine haftalardır ertelediğim Kadıköy’e gidebilirsem filmi edinmeyi düşünüyorum. Biraz feraha ulaşabilirim sanırım o zaman…Düşündüm de Bleu finalini paylaşmamın bir sakıncası olmaz sanırım… İşte Kieslowski ve Zbigniew Preisner (buisimde de zorlanıyorum) dehası…

Back to Top