Wonder Wheel

Wonder Wheel yada Türkçe adıyla Dönme Dolap, Woody Allen’ın en iyi filmi değil. Ancak seksen küsür yaşına gelmiş birinden de beklenebilecek oldukça iyi bir yapım. Ben filmin atmosferini çok beğendim. tamamen 50’lerin havası vardı filmde. Gerek görsellik, gerekse müzikler ortamı gayet başarılı bir şekilde yansıtıyordu. Asıl hikaye rutine dönen hayatlarımızı göz önüne alırken bunu hayatımıza giren farklılıklar üzerinden yapıyor. Ginny gençken tiyatro oyunlarında oynamıştır. Ancak herşey istediği gibi gitmez hayat onu farklı bir yöne iter ve Coney Island’da bir lünaparkta garson olarak çalışır. Kendisine ve çocuğuna kanat geren ise Humpty adında bir adam olmuştur. Günün birinde Humpty’in güzel kızı çıkagelir. Kız vakti zamanında bir mafya ile evlenmiştir ama ilişkileri bozulunca geri gelmiştir ve mafya onu aramaktadır. Ginny, hayatının en sıkıntılı döneminde sahilde cam kurtaran olan ama aslında drama yüksek lisansı yapan Mickey ile tanışır. Onunla tanışması Ginny’nin hayatına bir farklılık getirir ve onunla bir ilişki yaşamaya başlar. Her şey güzel gitmektedir. …

Insurgent

Divergent filminin devam filmi olan Insurgent aklımda çok yer etmemiş olacak ki ben bu filmi de yazmayı atlamışım. Sonra bakınırken “aaa” dedim “ben bu filmi izlemiştim.” Tabi akabinde blogta bir arama yaptım ve bulamadım. Yine gözden kaçmış bir film. Bakıyorum da formdan düşüyorum. Divergent kitabına başladığımı ve okuyamadan bıraktığımı söylemiştim. Sonradan da elim kitaba gitmedi açıkçası yine okumadım. Bu sebepten dolayı tüm yorumlarım film üzerine olacak. Zaten kitap hakkında yorumumu da ilk filmin yazısında az da olsa yapmıştım.

Divergent

Filmin kitabını okumaya başlamıştım. Ancak yarısına zor geldim. O kadar kesin anlatım dili vardı ki hayal gücünüze hiç bir şey bırakmıyordu. Hikaye de istediğim gibi işlemeyince devam ederim düşüncesiyle kitabı bir yere bırakıp bir daha yüzüne bakmadım. Sonra geçtiğimiz günlerde filminin yapıldığını gördüm. Dedim kitabı okuyamadım bari filmini izleyeyim bakayım belki çok şey kaçırmışımdır. Filmin başrolünde de Shailene Woodley var. Severim de kendisini. Miles Teller, Ashley Judd ve Kate Winslet‘ı da görünce tamamdır dedim ve izlemeye başladım.

Carnage

Roman Polanski‘nin tek odaya sıkıştırdığı, 2011 yapımı son filmi Carnage. Film Yasmina Reza‘nın Le Dieu du carnage adlı tiyatro oyunundan uyarlanmış ve bu sebeptendir ki bazı bölümlerde uyarlama sıkıntısını hissettiriyor. Bu sıkıntı doğallıktan çok yapay bir atmosferin içerisine sokuyor bizi. Bu yapaylıkta güzel oyunculuklara rağmen hikayenin doğallığını etkiliyor. Tek mekan olması sebebi ile filmde özellikle renk ve kamera açıları konusunda çok fazla yenilik görmüyoruz. Film zaten diyaloglar üzerine kurulu. Ancak diyaloglar uzun ve güzel olmasına rağmen film karesinde olmasının verdiği durgunluk ve saçmalıkları gözümüze daha çok batırıyor. Bu kareleri tiyatro sahnesinde gördüğümüzde sahnedeki hareket odaklanmamızı sağlarken filmdeki durgunluk konudan kopmamızı sağlıyor.

Salgın / Contagion

Yine karşımızda sağlam kadrolu bir film var. Nedense böle kadrolu filmleri görünce ben otomatik olarak kendimi biraz sıkıyorum. Nasıl bir senaryo tüm bu iyi oyuncuların oyun kabiliyetlerini sonuna kadar kullanabilir? Ben böyle bir senaryo hatırlamıyorum Nitekim bu filmde de kıyıda köşede kalan iyi oyuncular var. Bunlardan birine örnek Jude Law. Gwyneth Paltrow‘unda canlandırdığı Beth karakterinin ilk dakikalarda ölmesi beklentilerde biraz düşüş sağlıyor. Film bir influenza salgınını konu alıyor. Senaryo bazı açıklara ev sahipliği yapmasına rağmen oldukça başarılı. Hastalığın başlamasından bitişine kadar tüm evreyi konu alıyor. Karakterler ve işlenen olaylar çok fazla olunca filmin süresini de göz önünde bulundurursak sanki bize yerli tatmini sağlayamıyor. Ancak karakterlerin çok olması filmi sıkılmadan izlememize olanak sağlıyor. Film salgının ikinci gününden başlıyor. Beth Emhoff karakteri Çin’den iş gezisinden döndüğünde sebebi bilinmeyen bir virüs sebebi ile ölüyor. Kocası Mitch Emhoff karısının ölümüne açıklama beklerken küçük oğlu da ölüyor. Tabi Mitch haliyle karantinaya alınıyor. Mitch’in bu virüse karşı bağışıklığı olduğu öğrenilincede serbest bırakılıyor. Burada …

Little Children

Tom Perrotta‘nın aynı adlı romanından uyarlanan duyumlarıma göre güzel bir kitap olan ki kapağı hakkında süper tanımlamalarını okuduğum bir film Little Children. Tabi biz filme dönerlim. Baş rollerde iyi isimlerle karşılaşıyoruz. Kate Winslet, Patrick Wilson ve Jennifer Connelly bunlardan bir kısmı. Tabi Amerikan sinemasının sayılı edebi yönetmenlerinden olan Todd Field filmin başarılı olmasına etken. Todd karısı Kathy ile birlikte çok ta uyumlu olmayan bir evlilik sürmektedir. Aslında buna uyumsuzluk demek yanlış olur. Üzerinden belli bir süre geçen evliliğin rutini çökmüştür. Kathy çalışmaktadır Todd ise kitap yazmaya çalışmaktadır. Ancak bir türlü başlangıcı yapamaz. Bu arada cinsel hayatları da pek iç açıcı değildir. Todd her gün aynı saatte oğlunu mahallenin parkına getirirler. Burada diğer kadınlar arasında çok popülaritesi vardır. Ancak bu kadınlardan hiç biri onunla konuşmaya cesaret edememiştir. Bu arada iddiayla karışık kadınlardan biri, Todd ile konuşur katta konuşmakla kalmaz öpüşür de, bu saatten sonra Todd ile bu kadın arasında bir arkadaşlık, …

The Reader – Okuyucu

Stephen Daldry ve David Hare buluşması The Hours‘tan sonra yine başarılı bir filmle çıkmış karşımıza. Bernhard Schlink‘in aynı adlı romanından beyaz perdeye gayet güzl bir şekilde uyarlanmış. Zaten bu iki ismin uyarama filmler konusundaki başarısı yadsınamaz. The Reader bol ödüllü bir film. Elbette bu ödülleri de hakkıyla alıyor. Gerek oyunculuk, gerek kostüm, gerekse sahne her biri gayet aşarılı. Ancak makyaj konusunda aynı şeyleri söyleyemeyeceğim her güzelin bir kusuru olur deyip bu konudan sıyrılmak istiyorum. Filmde umduğumdan fazla gereksiz sahnelere rastlamadım. Herşey kıvamında ve sürükleyici gidiyordu. Filmin ilk yarısı gereksiz gibibi gözüken sevişme sahneleri ve karakterler arasındaki etkileşim aslında bize genç bir insanın hayatını nelerin ekleyebileceğini gayet  açık bir şekilde veriyordu bize. Bu sahneler boyunca aklıma yer eden cümle ise bir erkek ilk beraber olduğu kadına aşık olur ve ondan kopamaz yönündeydi. Evet bu bir gerçek. Karakterimiz Michael’de bu durumdan nasibini almış hatta olayı biraz daha abartmıştı.

Back to Top