Kırmızı Ayakkabılarım

Küçükken kırmızı ayakkabılarım vardı. Şöyle bileğimi saran. Botta diyebilirz buna, çünkü yarım bot değildi. Yanlış hatırlamıyorsam bileğimin üstünde iki ek kemiğinin üzerine kadar uzanıyordu. Sıkıca bağlandığında bağcıkları ayağınızı aşağı yukarı hareket ettirmeniz imkansıza yakın birşeydi. Ayrıca sertti de. Birkaç kez başıma vurmuş, acısından dolayı gözlerimin yaşardığını ancak kendi hatam olduğu için evdekileri zıvanadan çıkarana kadar bağıramadığımı hatırlıyorum. Ben zaten bağırmazdım da. Büyüdükçe sesimi yükselttiğimi hayırlıyorum. Şimdi sanırım yine kısılmaya başladı. Ağırlardı ve kırılmayacak kadar sert. Dişlerimle parçalamaya çalışsam da bu konuda muaffak olamadım. Sanırım bu ayakkabıyı, gece odamın duvarında yanan kalın telli, üzerinde “Edison” yazdığını hatırladığım gece lambası ile uzaylılar yapmış olmalıydı. Okuma yazma biliyor muydum, elbette “hayır”. başkasına okutturmuştum. Peki bunu başkasına okutturacak kadar akıllımıydım. Sanırım. Babannem bunu ispatlamıştı. Birgün kucağındayaken yanan gece lambasını gösterip (uzaylıların yaptığı) “aaa…aaa” yapmışım. Eh konuşamıyorum tabi o zamanlar. Sanki konuştum da çok konuşan bir adam mı oldum? Neyse, gece lambasına bakmış ve evdekilere …

Üç Renk – Trois Couleurs

Haftalardır içimde bir Krzysztof Kieslowski’nin (çok zorlanıyorum bu ismi yazarken) Trois Couleurs üçlemesini izlemek gibi bir dürtü var. Lakin seninin ilk filmi ve Juliette Binoche’a hayran olmamı sağlayan Bleu’nun dvdsi bozulduğu için seriye bir türlü başlayamadım. Şimdi birden tekrar aklıma düştüde hazır boşluk bulmuşken iş yerinde youtube’dan en azından dinleyeyim dedim.Eğer bu cumartesi üzerimden tembelliğimi atıp yine haftalardır ertelediğim Kadıköy’e gidebilirsem filmi edinmeyi düşünüyorum. Biraz feraha ulaşabilirim sanırım o zaman…Düşündüm de Bleu finalini paylaşmamın bir sakıncası olmaz sanırım… İşte Kieslowski ve Zbigniew Preisner (buisimde de zorlanıyorum) dehası…

Back to Top