Etiket arşivi: Leonardo DiCaprio

The Wolf of Wall Street

‘i tanıyanlar bilenler için aslında hayal kırıklığına uğranmayacak bir film The Wolf of Wall Street senaryo iyi, kurgu iyi, keza diyaloglar da iyi.  2014 Oscar ödüllerinden neden eli boş döndü bilemiyorum en azından o kadar filmin arasından ufak tefek ödüller alabilirdi diye düşünüyorum. Gerçi filmin aday olduğu branşlara bakarsam iddialı bölümlerde yer aldığını görüyorum. Tabi bu liste içerisinden kendine yer edinmesi birazda zor. Lakin filmin ödül olmamış olması filmin iyi olmadığı anlamına gelmiyor. Bence keyifle izlenebilecek bir film The Wolf of Wall Street.

Filmin süresi 180 dakika. Dolu dolu bu üç saat geçiyor ve izlerken sıkılmıyorsunuz. Evet filme kendini tekrar eden çok sahne var ama yinede filmin ortamı hikayesi, içeriği filme kitlenerek izlemenize sebep oluyor. Ama az öncede bahsettiğim tekrarlar filmin genelinde sizi meraktan kurtarıyor. Yani rahatlıkla bir sonraki sahnede ne olabileceğini tahmin edebiliyorsunuz.  Okumaya devam et

Django Unchained

2013 Oscar ödüllerinde En İyi Özgün Senaryo ve En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödüllerini kazanan Quentin Tatantino’nun 2012 yapımı filmi Django Unchained. Filmin senaryosunun süresinin daha uzun olduğu rivayet edilse de, filmin süresi 165 dakika. Ancak bu süreye rağmen Tarantino yine izleyiciyi sıkmamayı başararak ekrana kitlemeyi başarıyor.

Aslında film hakkında çok fazla şey söylemeye gerek yok. Filmin her dakikasında bir Tarantino klasiği olduğunu anlıyorsunuz. Filmin ortasında bile denk gelseniz bu Tarantino filmi diyebilirsiniz. Gerek ilk dakikalardaki jenerik yazısı fontundan, gerekse kullanılan müziklerden, sahnede fışkıran kanlara kadar film tam anlamıyla kendisini belli ediyor. Okumaya devam et

The Great Gatsby

 ilgi ve sevgi ile takip ettiğim yönetmenlerden birisi. Ancak nasıl olduysa Australia‘yı kaçırmışım arada tabi kısa zamanda izleyeceğim. Şimdi ise sokaklarda sık sık afişlerini gördüğüm ama bir türlü sinemada izlemek için fırsat bulamadığım bir filmden bahsedeceğim: The Great Gatsby. Filmin benim için en büyük eksisi koca afişlerde ‘yu görmekti. Tamam iyi oyuncu olabilir ama nedendir bilinmez bu adama içim hiç ısınmadı. Neyse filmi kişiselleştirmeyeyim.

Film, F. Scott Fitzgerald‘ın aynı isimli romanından uyarlama. Film geçmişte geçerken yine Baz Luhrmann büyüsü ile günümüze de başarılı bir şekilde adapte edilmiş. Bunu müziklerle bize aktarmış. Dönemin görkemini verirken eğlencenin evrenselliği konusunda günümüz hip hop müziğini kullanarak adaptasyonu eğlenceli ve başarılı bir hale getirmiş. Okumaya devam et

Shutter Island

Martin Scorsese deyince üç film geliyor aklıma. Boxcar Bertha, Taxi Driver ve Kundun. Bunlar yönetmenin baş yapıtları diyebilirim ancak diğer filmler içinde iyi tanımlamasını kullanmak yanlış bir yorum olmaz. Zaten yönetmenin kalitesi tartışılmaz. Bu zamana kadar kötü işine pek rastlanmamış. Shutter Island’da iyi bir yapım. Ancak Scorsese için normal bir yapım.

Film Dennis Lehane‘in aynı isimli kitabından uyarlanmış. Akıllıca bir hikaye olunca elimizde tek yapılması gereken bunun sinemaya güzel uyarlanması. Scorsese’de bu işi iyi yapabilecek yegane kişiler arsında. Aslında filmi Filmin başrol oyuncusu olan Leonardo DiCaprio‘dan pek hazetmemem burnumun ucunu kıvıra kıvıra izlememe sebep oldu filmi. Tamamen kişiye olan gıcıklığımdan kaynaklanıyor bu. Yoksa oyunculuğuna bir şey diyemeyeceğim. Zaten bu filmde de rolünün hakkını vermiş. Filmdeki oyuncu kadrosu zaten göz dolduruyor bu sebepten dolayı oyunculukla ilgili bir eleştride bulunamayacağım.

Film ağır ilerliyor. İlk otuz dakikası ve soruşturmaların geçmesi yada soruşturulamaması demeliyim insanı sıkıyor biraz. Bu dakikalardan sonra filmin akışına kendinizi kaptırıp olayları verilen ipuçları sayesinde, birleştirmeye çalışıyorsunuz. Ayrıntıların istenildiği verilmesi izleyicinin de bu perspektifte yorum yapmasını sağlıyor. Biz de adaya gelen Teddy ve Chuck karakterleri ile öncelikle ortadan kaybolan akıl hastasının arkasından koşuyoruz.

İlerleyen sahneler aslında karakterlerin tutarsızlığı yüzünden bize ipucu vermiyor. Sadece Teddy karakterinin bakış açısı ile odaklanıyoruz filme. Aslında ilk kareden itibaren aklımıza Teddy karakterinin deli olabileceği geliyor. Bir cinayet araştırmasına gitmeleri ise hikayenin süsü. Teddy’nin mide bulantıları gördüğü varsanılar bizim bunu düşünmemize sebep oluyor. Ancak gittikleri yerdeki insanların davranışları aslında deliler tarafından ele geçirilmiş bir hastahane mi burası yoksa sorusunu sorduruyor bize. Akıl bir o yöne bir bu yöne giderken aslında Chuck’ın da işin içinde olduğunu görüyoruz. Ancak bir yerde Chuck bu hastanedekilerin adamı imajı çizerken bir yerden de deli olabilme ihtimali ile çıkıyor karşımıza.

Filmde azılı bir hastayı arıyoruz. Bir hastayı öldürdükten sonra kayıplara karışıyor. Ada olması ve çok sıkı korunması sebebi ile hastaneden kaçılacağına inanmıyoruz. Teddy’nin görüşüde bu yönde aslında. Onun düşüncesi dahilinde hastanede garip şeylerin döndüğünü düşünüyoruz ve Teddy bu olayları çözmeye yaklaştıkçada önüne hastane yönetiminin çıkardığı zorluklar asıl kafamızı karıştıran. Hasta sayısının 67 olması üzerine polemikler geçiyor. Bunlardan bir kısmı c blok denen yerde ki kendileri azılı hastalar. Teddy buraya gidip aslında kendisi ile yüzleşiyor. Ancak anlam veremediğim bir kısım var ki, Teddy azılı bir katil olmadığı halde C bloğa kapatılmış olmasıdır.

Filmin sonunda bunların Teddy’nin kurgusu olduğunu alsında onun hastahanede mevcut kayıp hasta olduğunu anlıyoruz. Hatta ortağı bile aslında doktordur ve tüm bu hikaye ise onun iyileştirilmesi için yapılan bir düzenektir. Hayır aslında onun kim olduğunu hatırlaması için. Ama burada aklımıza bu olayın Teddy’e aşılanıp aşılanmadığı. Aslında bu olayı aklımıza da sokan öldürüldüğü söylenen hasta. Hastanın Teddy tarafından bulunması ve aslında doktor olduğunu söylemesi işi biraz karıştıran.

Aslında film böyle karışık bir konuya sahip. Gözle görülebilecek kadar sahne ve devamlılık hatası mevcut. Scorsese’ın böyle basit hatalar yapacağını düşünmediğimden, aslında bunları kurgunun bir parçası olduğunu düşünüyorum. Filmi Teddy’nin bakış açısı ile izlediğimizden dolayı onun gördükleri bize yansıyor. Burada Teddy’nin yanlış anımsamaları bize de hata varmış gibi yansıyor. filmin müzikleri kesinlikle başarılı. Dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta ise Teddy’nin kurgularının sıklaştığı dönemde havanında bozması. Şiddetlendiğinde havanın şiddetlenmesi, sakinleştiğinde ise sakinleşmesi. Burada ve inceye yayılan ip uçları alsında bize gerçeği veriyor.

İzlenmesi gereken bir film. Ah ben sonunu tahmin etmiştim polemiklerine sebep olabilir evet sonu tahmin de edilebilir, zaten sonunda ne olduğunu yazdım. Ancak oyunculuk, kurgu görsellik bakımından  izlenmesi gereken filmlerden.

Yönetmen: Martin Scorsese

Senaryo: Laeta KalogridisDennis Lehane(kitap)

Oyuncular:

 Leonardo DiCaprio

Teddy Daniels

Mark Ruffalo

Chuck Aule

Ben Kingsley

Dr. John Cawley

Max von Sydow

Dr. Jeremiah Naehring

Michelle Williams

Dolores Chanal

Emily Mortimer

Rachel 1

Patricia Clarkson

Rachel 2

Jackie Earle Haley

George Noyce

Ted Levine

Warden

 

Linkler:

www.shutterisland.com/

http://www.imdb.com/title/tt1130884/

Inception / Başlangıç

Christopher Nolan‘a olan gıcığımı bilmeyen yoktur. Tabi bu gıcık Batman’ı yorumlaması ile eşdeğerdir. Yoksa kendisini, Memento, Insomnia gibi filmleri ile takdir etmişimdir. Benim kendisine olan tek garezim, Batman gibi bir yapımın güne uyarlamasını hazzetmediğimden. Bu filmle sıradanlık katmıştı. Ancak kendisi ısrar ile Batman serisini çekeceğim diye uğraşıyor ona da saygılı davranıyorum.

Inception’a gelince kadroda yer alan Leonardo DiCaprio‘da hazzetmediğim adamlar arsında yer alır. Kendisine kinim yoktur, iyi oyuncudur iyi filmlerde oynamış ancak bir türlü kanım ısınmamıştır şahsa. Şimdi yazıya olumsuzluklarla giriş yapınca, yazının geri kalanını da olumsuz olarak görecektir okuyucu. Lalin yazının devamı insanları şaşırtabilir. Bu arada uyarmak lazım ki filmi izlemeyenler için çok fena açıklamalar içerebilir…

Bir rüyanın içinde başlıyoruz filme. Açıkçası belirtmeliyim ki, burada Saito karakterinin yaşlı halinin makyajı biraz abartı olmuş. Ona verilen bu abartı makyaj onun ne kadar çok yaşadığının, kanıtı olarak sunulmuş bize. Bu konuya tekrar döneceğim öncelikle, filmin akışına göz atalım. Film klasikleşmiş bir şekilde sondan başlıyor. Yani filmin ilk sahnesi son sahnesi oluyor. Bunun neden yapıldığı sorusuna ben, çünkü bizim izleyeceklerimizi, Saito’ya anlatıyor diye açıklıyorum. Yani bu bölüm içim en mantıklı açıklama bu. Daha sonra Cobb’un ekibi ile beraber, Genç Saito’nun bilgilerini çalmak için rüyasına girdiklerini görüyoruz. Saito bu konuda tecrübeli olasa gerek çuvallıyorlar.

Saito dünya çapında güçlü kudretli bir adam, Cobb’un bu yeteneğini kendisi için kullanması teklifini ediyor. Karşılığında ise Cobb özgürlüğüne çocuklarına ulaşacaktır. Cobb bu iş için yeni bir ekip kuruyor. Bunun içinde Paris’e gidiyor. Burada ilk uğradığı kişi rüyaları hırsızlığını öğrendiği babası. Yeri gelmişken, Paris’te babasını ziyaret edip, yeni bir mimar bulan Cobb, babasını ziyaret etmek için bir üniversiteye gidiyor. Burada çocuklarına iletmesi için, ona hediye veriyor. Ancak Cobb’un çocukları Amerika’da. Burada babasını sık sık Amerika’ya uçtuğunu, düşünüyoruz.

Ekip toparlanıyor. Ekipte birde çaylak var eğitiminin hızla verilmesi lazım. Görev ise Robert Fischer adlı zengin varisin bilinç altına, tüm şirketleri yerleştirmek. Eğitim alanları araştırma kısımları gerçekten akıcı ve insanı hayretler içerisinde bırakıyor. Film aslında üç dört temel gerçeğe odaklanmış. Ancak kurgu bu temelin üzerine sağlam binalar inşa etmeye olanak tanımış. Ekip, Robert Fischer’ın düşüncelerini değiştirmek, onda yeni bir düşünce filizlendirmek üzere işlerine başlıyor. İlk kez uçakta uyuyorlar. Ancak insanların gerçeklikleri farklıdır. Bilmediğimiz en küçük bir ayrıntı bile, telafisi zor durumlara neden olabilir. Ekibimiz her şeyin kolay olacağını düşünürken, Fischer’ın kendini sigortalattığını bilmesi, rüyaya bir müdahale oluyor ve ekip saldırıya uğruyor.

Bu sırada ekip Fischer’ın babasının kasasına, yeni vasiyetinin olduğu kasaya yönlendiriliyor. Olay kasanın şifresini öğrenmek ve vasiyeti okumak. Sanıyorum ona göre bir olan daha oluşturacaklardı. Ancak işler istedikleri gibi gitmeyince, bir uykuya daha dalıyorlar. Burada bir oteldeler Fischer’ın güvenin sağlamak için, kendilerinin onun için çalışan rüya güvenlikçileri olduğunu söylüyorlar ve Fischer onlara inanıyor.

Şimdi birinci rüyaya dönelim. Gerçek olduğunu düşündüğümüz dünyada, uçağa bindiler ve uyudular. Saldırıya uğradılar çünkü, Fischer’ın sigortası vardır. Sonra bir kez daha uyudular. Otel odasında, Fischer’ı kendilerini korumakla görevli olduklarına inandırdılar ancak saldırılar devam etmekteydi. Bunun sebebi bir önceki rüyada saldırıya uğradıklarını bildikleri gerçeği olabilir. Akabinde bir kez daha uyudular ve labirent şeklinde, ekip tarafından tasarlanmış karla kaplı bir hastahanenin olduğu yere geldiler. Burada da elleri silahlı yansımalar vardı. Bir önceki rüyadan etkilendiklerini düşündüğümüz. Buraya kadar mantıklı bir açıklama buluyoruz. Ancak ilk rüyada minibüs suya düşerken, ikinci rüyada onlar havada yer çekimsiz bir ortamdaymış gibi kalıyorlar. Bu esnada üçüncü rüyada, hala savaşmaya devam ediyorlar. Bir önceki rüyadan etkileniyorsak, üçüncü rüyada da bunu hissetmemi gerekmez mi? İkinci rüyada asansörün içine girip, birinci rüyadaki suya düşüşün etkisini azaltma fikri oldukça güzeldi. Üçüncü rüyada insanların uçmamasını buna bağlayabilir miyiz? Ancak birde matematiksel açıdan bakarsak olaya film türev -integral ikilisine göre mantıklı olaylar gelişiyor. Bu arada ilk rüyada düşerlerken, ikinci rüyada bunu yer çekimsiz bir ortam olarak hissetmeleri, üçüncü rüyada hiç birşey hissetmemelerinin en mantıklı açıklaması ikinci türevde çarpanın sıfırlanması olur.

Üçüncü rüyada da, ikinci rüyada yaralanan ve üçüncü rüyada da acıyı hisseden, Saito ölüyor. Akabinde, Cobb’un belalı eşi, Mal ortaya çıkarak, Fischer’ı da öldürüyor.  Birde üçüncü rüyada, Cobb ve Mal tartışırken Mal, Coba’a “bu da mı gerçek değil” diyerek bıçak saplıyor. Saplamıyor mu? Ariadne onu vurmadan önce. Bana mı öyle gelmiş? Daha sonra ölenleri, bulmak için bir sonraki uykuya yani dördüncü uykuya Ariadne ile birlikte gidiyorlar. Burada bu ölenler neden bir sonraki “evreye gidiyor sorusu” takılıyor aklımıza.  Onları Mal öldürdüğü için mi? Olabilir. Yada aldıkları sakinleştirici yüzünden uyanamıyorlar. Ancak ilk rüya için bu durum belirtilmiş olsa da diğerleri için belirtilmiyor.

Dördüncü evre ise bira daha dramatikleştirilmeye çalışılmış. Nolan her ne kadar iyi kurgulu filmler yapsa da insan duygusunu perdeye tam anlamıyla yansıtamıyor. Film boyuncada bunu aklından çıkaramayan Tobb da görüyoruz. Bir vicdan azabı bir özlem var bunu biliyoruz açıklıyoruz ama hissedemiyoruz. Nolan’ın tüm yapımlarında bu duygusal eksiklik mevcut. Belkide duyguları soyutlamak gerçekçiliğin ön plana çıkmasını sağlıyor. Ancak Nolan’ın filmlerinde bize yerleştirdiği klişe bu.

Dördüncü rüyada, Mal, Cobb, Fischer, Ariadne ile karşılaşıyoruz. Mal ile Cobb kendi gerçeklikleri üzerine konuşurken, bu arada, Ariadne Fischer’ı verandada buluyor. Tabi yerini Mal söylüyor. Bu arada kendi kendine ölen Saito yok ortalıkta. Cobb, Ariadne’a Fischer’ı alıp gitmesini söylüyor. Yıkılan rüyada, atlayarak, bir önceki rüyaya geçiyorlar. Bu arada bu rüyada da ölen Fischer’a elektro şok uygulandığını unutmayalım. Zamanlama gerçekten mükemmel. Diğer karakterler yavaş yavaş rüyaların içinde uyanmaya başlıyorlar. Dördüncü rüyadan üçe, üçten ikiye, ikiden bire. Birinci rüyada yüzerek sudan çıkıyorlar. Cobb ve Saito, dördüncü rüyada kalıyorlar. Bu ara da Mal’dan bahsetmek lazım ki o da dördüncü rüyada. Ancak Mal ekibe dahil değil, o zaten gerçek hayatta ölmüş. Buradaki Mal Cobb’un bilinç altından başka bir şey değil. Cobb, Mal’in öldüğü gerçeğini, kendisine anlatmakla, aslına gerçek dünyada yaşamadığını söylemekle uğraşıyor. Mal ise asıl gerçekliğin bu olduğunu savunmakta. Zaten kısa bir hikaye eşliğinde Mal ve Cobb’un hikayesi bize anlatılıyor.

Cobb, yıllar süren bir arayış sonunda, Saito’yu buluyor. Burası Limbo denilen ortak bilinç altlarının olduğu bir yer. Cobb buradan Saito’yu çıkarıyor. Cobb Saito’yu bu dünyanın gerçek olmadığına inandırınca intihar ediyorlar. Filmimiz başladığı noktaya geri dönüyor.

Filmin genel olarak incelemesini yapmaya çalıştım. Aslında izlemeyen için film havada kalacaktır çünkü rüya dünyasını bilmesi lazım. Kimlerin olduğu ve bu işlem sırasında ne yaptıklarını. Kısaca özetlemek gerekirse, ilk rüya Yusuf, ikinci Artur, üçüncü rüya ise Eames’e ait. Bunları inşa eden kişi ise  ise, Ariadne. Son rüya ise Limbo denen karma bilinçsizlik durumu. Saito buranın gerçek dünyası olduğuna inanmış ve çok yaşlanmıştır. Ancak Cobb kendisinin Limboda olduğunu bildiği için onun kadar yaşlanmamıştır. Ancak kendisinde de görürüz belirtileri. Karakterler rüyalardan bir bir uyanıyorlar. Saito ve Cobb bilinçsizlik durumunda oldukları için birden açıyorlar gözlerini…

Aklımda kalan bir konu ise başta bahsetmiştim Cobb’un babası, Miles. hava alanında nasıl Cobb u karşılıyor. Amerikada işi ne, haberi nasıl almış… ve finalde dönen topaç…

Filmde pişmanlıkların, vicdan azabının etkisini oldukça görüyoruz. Zaten bütün rüyalarımız bundan ibaret film bunu vermeye çalışmış bize. Felsefi açıdan filmden çok şey beklememek lazım. Gerçekliği sorguluyor evet ancak bu klişeler ötesine geçmemiş. Sadece kurgu ve görsellik filmin yükselmesine sebep olmuş. Bana bazı sahnelerdeki aksiyon fazla geldi. Aslında aksiyon dozu yer yer düşürülebilirdi.

Şu bir gerçek ki, hikaye tanıdık gelse de, filmin kurgusu mükemmele yakın diyebiliriz. Gerekli tüm ayrıntılar düşünülmüş. Konu gerçekliği sorgulamak olunca, sorduğunuz sorulara başarıyla yanıt veriyor. Bir yerde gittiğimiz bilinçsizlik ortamı zaten sorabileceğimiz tüm sorulara cevap verebilme olanağı tanıyor. Görsel açıdan film tatmin edici, film boyunca 3D olabilir miydi diye düşündüm durdum. Ancak film 3D olmasa da IMax olarak çekilmiş. Sanıyorum Türkiye’de vizyona girmedi.

Aklımda kaldığı kadarıyla kendi çapımda film hakkında yorumlar yapmaya çalıştım. Gözden kaçırdıklarım ve farklı algıladıklarım olmuş olabilir. Bu sebepten eklemek istedikleriniz yada, bu yanlıştır dediklerinizi yorumlarda belirtebilirsiniz. Bu sebeple filmi daha iyi analiz etmiş oluruz.

Amerikan sinemasının son dönem en başarılı kurgulanmış filmlerinden biri. Bir baş yapıt değil elbet. Ancak izlenilmesi gereken iyi bir film…

Yazan ve Yöneten: Christopher Nolan

Oyuncular:

Leonardo DiCaprio Cobb
Joseph Gordon-Levitt Arthur
Ellen Page Ariadne
Tom Hardy Eames
Ken Watanabe Saito
Dileep Rao Yusuf
Cillian Murphy Robert Fischer
Tom Berenger Peter Browning
Marion Cotillard Mal
Pete Postlethwaite Maurice Fischer
Michael Caine Miles

Linkler:

http://inceptionmovie.warnerbros.com/

http://www.imdb.com/title/tt1375666/