Unknown

2011 yapımı filmin yönetmen koltuğunda Jaume Collet-Serra var. Yönetmenin aklımda kalmış filmi ise Orphan. Orphan’ın afişi bana çok fazla tanıdık geliyor hatta filmi izlediğimi düşünüyordum ama bu yazıyı yazarken izlemediğimi fark ettim. Orphan IMDB’den 7.2 almış ancak sanki fragman bana biraz klasik geldi. Tabi bu arada izlemiş, bloga yazmamış ve aklımdan uçmuş olma ihtimali bile var filmin. İlginç bir tereddüt içerisindeyim. Neyse biz Unknown’a dönelim. Continue reading “Unknown”

Battleship

Filmi anlatmaya nereden başlasam bilmiyorum. Aslında filmi izleme sebeplerimden biride baş rolerden birinde de Rihanna‘nın oynaması. Ama kızcağıza o  kadar yüklenmişler ki, koskoca donanmanın yükü üstünde. Her yerde var, ne askeri olduğu belli değil, ne iş olursa yaparım modunda. Tam tam Türk askeri modunda anlayacağınız. Bir güverteye çıkıp temizlemediği kalıyor. Aslında kadın eliyle onu da başarılı bir şekilde yapabilirmiş.

Battleship bildiğiniz Amerikan milliyetçiliği unsurlarının hepsini içeriyor. Fazlası var eksiği yok. Düşman bu kez, uzaylılar. Amerika dünyayı kurtarma görevini de başarıyla yerine getiriyor. Ancak filmi izlerken sanki bizim Çanakkale Muhaberesinden etkilendiklerini gördüm. Koca top mermisini omuzlarında taşıyorlar. Tabi biz tek kişi taşıyoruz, Amerikalılar beş altı kişi en büyük fark bu.

Hikayede eksikler oldukça fazla. Görselliğe dayanalım, hikayeyi boş verelim modunda yaklaşmışlar filme. Aksiyon olsun süre dolsun. Ancak aksiyonda bildiğimiz gördüğümüz aksiyonun dışında bize bir yenilik vermiyor. Top sakallı uzaylılarımız teknolojinin dibine vurmuşlar ancak hal hareket ve tavırları da bir o kadar aptalca. O teknoloji ile dünyaya inerken uyduya çarpmaları hadi uzayda da bir patlama olsun mantığıyla yapılmış anlaşılan. Hadi bunlar biraz daha bilim kurgu fantezi olabilir diyelim. Nerede görülmüş, Yirmi küsür yaşında askeriyeye katılıp birden bire yüzbaşı olmak. İşte bu filmde var.

Film görselliğe yüklense de aslında bu da pek tatmin edici değil. Çoğu yerde bilgisayar oyunundaymışız tadı verdi bana. Gemi içerisinde, dar alandaki aksiyon sahneleri oldukça mantıksızdı. Tabi biz filmde sadece cesur Amerikan askerini değil, cesur Amerikan vatandaşını da görüyoruz filmde. Olmazsa olmaz iki öğe.

Lieutenant Alex Hopper kendi burnunun dikine giden biridir. Son olayından sonra abisi Stone Hopper onu da kendisi ile birlikte donanmaya yazdırır. Biden zaman atlar. Terfiler üst üste gelmiş, Amerikan Donanması ile Japon Donanması geleneksek tatbikatlarını gerçekleştirmek üzeredir. Tabi burada Alex ile Japon yüzbaşı Yugi Nagata birbirlerine girerler. Komutanalrı Alex’i ordudan uzaklaştırmak için karar alır. Ancak bu iş tatbikat dönüşünde olacaktır. Tatbikat başlar. Bu sırada tatbikatın bulunduğu bölgeye ve dünyada bazı merkezlere uzaylılar inmeye başlar. Bilim adamları uzayın en uzak köşesine bir mesaj yollamışlardır ve uzaylılar da bu mesaja istineden gelmiştir.

Tatbikatın ortasında ortaya çıkan bu uzaylıları gemi personelleri tatbikatın bir parçası olduğunu sanırlar ama aslında bir istilanın ortasında olduklarını öğrenirler. Uzaylılar bulundukları bölgeyi manyetik bir alanla ablukaya almışlardır ve kimse dışarı ve içeri girip çıkamamaktadırlar. Abluka içerisindeki gemiler ise uzaylılarla savaşmaya başlar.

Filmin kalanı patlama aksiyon. Sonuç zaten ortada. Amerikan askerleri dünyadan bu çok gelişmiş uzaylıları yenerek kovarlar. Yenme kısmı biraz ilginç. Ellerinde gemi kalmayınca sahildeki, yıllardır sefer yapmamış, müze olarak kullanılan gemiyi uzaylılarla savaşma için kullanır. Gerçi müze olarak kullanılan bir geminin içerisinde o kadar mühimmatın olmasına pek anlam verdiğimi söyleyemeyeceğim ama sonuçta Amerikalı bunlar, silaha, topa, tüfeğe hayranlar. Ancak müze gemisinde bizim fırkateylerden daha çok mermi olduğu kesin.

Özetlemek gerekirse film konu olarak tatmin etmiyor. Yok aksiyon olsun, iki üç bomba patlasın, gürültü yapsın, mantık, düzgünlük benim için önemli değil diyorsanız filmi buyurun izleyin derim. Aksi halde yanına yaklaşılmayacak bir film. Tabi böyle filmlerde olan alakasız aşk hikayeleri de bu filmde var ve oldukça gereksiz.

Oyunculuklar sıradandı yani çok bir şey beklemediğim için beklentimi karşıladı. Rihanna’yı sorarsanız bu işi becermiş derim. Ancak kafasında sürekli şapka ve asker kıyafeti ile pek ilgimi çekmedi doğrusu. İnsan bu gibi filmlere aşk koyarken biraz da erotizm koyar değil mi yani? Neyse sonuç olarak gereksiz bir film diyebilirim.

Yönetmen: Peter Berg

Senaryo: Jon HoeberErich Hoeber

Oyuncular:

Taylor Kitsch
Lieutenant Alex Hopper
Alexander Skarsgård
Commander Stone Hopper
Rihanna
Petty Officer Cora ‘Weps’ Raikes
Brooklyn Decker
Sam
Tadanobu Asano
Captain Yugi Nagata
Hamish Linklater
Cal Zapata
Liam Neeson
Admiral Shane

Linkler:

http://www.imdb.com/title/tt1440129/

Five Minutes of Heaven

 

 

Der UntergangThe Invasion gibi filmlerle tanıdığımız yönetmen Oliver Hirschbiegel‘in 2009 yapımı filmi Five Minutes of Heaven. Sade bir konuya sahip film, oyunculuklar ve sosyal yaklaşımların irdelenmesi bakımından oldukça başarılı. Öncelikle belirtmeliyim ki film yavaş bir tempoya kısa cümleler ile uzun diyaloglara sahip. Bu bağlamda film biraz izleyiciyi sıkıyor. Ancak türü seven için başarılı bir film.

 

Film karakter analizlerini çok iyi yapmış ve oyuncular bu karakterlerin duygu ve düşüncelerini yansıtmakta oldukça başarılı. Filmi her ne kadar filmi dinsel hoşgörüsüzlük, ayrım üzerine oturtulan bir temelle gelişse de karakterlerin sonraki hayatlarındaki yaşadıkları ve yaklaşımları, onları malzeme etmeye çabalayan medyanın yüzünü görüyoruz.

 

 

Film 1975 yılında geçiyor. İngiltere’yle birleşme yanlısı olan Ulster Gönüllüleri’nden 17 yaşındaki Alistair Little adında bir genç, hem bu grup içerisinde yükselmek hemde insanlar içerisinde kendini ispatlamak için arkadaşları ile bir plan yapıyor ve kendi görüşlerinden farklı, 19 yaşındaki Katolik Jim Griffin’i öldürür. Tüm planı kendisi yapmış ve Jim’i bazı duyumlara göre kendi isteği ile seçerek öldürmüştür. Alistair, cinayeti işlerken, Jim’in 11 yaşındaki kardeşi Joe’da evin kapısının dışında top oynamaktadır ve cinayete tanık olur.

 

İki hafta sonra ise Alistair tutuklanarak ceza evine gönderilir. Alistair, cezasını çekerken, Joe’da annesi tarafından cezalandırılır. Annesi abisinin ölümünü Joe’nin üstüne yıkmakta ve sürekli bunu onun başına kakmaktadır. Joe annesi tarafından psikolojik dengesizlikler yaşamaktadır ve bu yükü de 33 sene üstünde taşır. Film bu iki karakterin psikolojik durumlarına başarılı şekilde değinirken, bu durumu reytinge çevirmeye çalışan medyayı da işin içinde görüyoruz.

 

 

Karakterler, neyin nasıl olması gerektiğini başarılı bir şekilde ekrana yansıtırken, hikayenin yavaş akışı, belirttiğim gibi bir nebze olsun insanı sıkıyor. Final başarılı bir şekilde yapmış ve film anlatmak istediğini başarılı bir şekilde anlatmış. Ancak filmden de çok şey beklememek gerek. Ortalama bir film var karşımızda. Basit bir konu üzerine diyaloglar ve monologlar başarılı olsa da, bazen fazla uzatılmış olması izleyicide dikkat kaybına sebep oluyor. Filmin geçtiği mekanlar ve atmosferler, sanki biraz filme yapıştırma gibi durmuş.

 

Film, karakterlerin sonralarına değinirken, asıl çıkış noktası olan, din ve mezhepler üzerinden işlenen cinayetlerin masaya yatırılma işini pek başaramamış. Alistair karakteri bunun pişmanlığı yüzünü biraz yansıtsa da sönük kalmış. Joe Griffin karakteri ise abisinin intikamı üzerine kurulu kendi acıları ile uğraşmakta.

 

 

Özetle, kendi alanında başarılı bir film Five Minutes of Heaven. Anlatılan konu basit ama ilginç ama filmde kurgusal sıkıntılar mevcut. Filmin herkese hitap etmeyeceği,  çoğu izleyiciyi de sıkacağını da belirtmekte fayda var.

 

Yönetmen: Oliver Hirschbiegel

 

Senaryo: Guy Hibbert

 

Oyuncular:

James Nesbitt Joe Griffin
Barry McEvoy Joe’s Chauffeur
Liam Neeson Alistair Little
Mark Ryder genç Alistair
Diarmuid Noyes Andy
Niamh Cusack Alistair’s Mum

 

Linkler:

http://www.imdb.com/title/tt1238291/

 

After.Life

İlginç konusuna ve iyi oyunculuğuna rağmen görsellikteki, senaryo ve kurgudaki açıkları ile tadı kaçan bir film After.Life. Durağan anlatım her ne kadar hikayeye yakışmış olsa da eksikleri oldukça fazla. Filmin korku yönü olmadığı gibi drama yönü de ağır basmıyor. Filmi tek izlettiren ise konusu. Tabi filmin devamında gelen açıklar insanın önüne soru işaretleriyle çıktıkça izlemekten zevk almakta etkisini kaybediyor.

Anna bir ilk okul öğretmenidir. Nişanlısı ile sorunlu denebilecek bir ilişkisi vardır. Özetle Anna aslında gerçek hayatta da yaşayan bir ölüdür. Günün birinde müzik öğretmeni ölür ve Anna onun cenazesine gider. Burada cenazelerden sorumlu olan, Eliot Deacon’u ilkkez görür. Anna bir süre sonra trafik kazası geçirir ve kendisini uyandığında Eliot’un cenaze evinde bulur.

Anna ölmüştür ve cenazesine hazırlanması için Eliot’a teslim edilmiştir. Eliot’ta cenaze gününe Anna’yı hazır etmeye çalışır. Anna konuşmakta ve ayakta dolanmaktadır. Öldüğünü kabullenmez. Eliot durumu onun ölüme hazırlanması olarak açıklar ve onu sakinleştirmeye çalışır. Sakinleştiğinde ve ölümü kabullendiğinde işlemlere başlayacaktır. Eliot’un anlattıklarına göre Anna ölmüş ve onu sadece kendisi görebilmektedir.

Anna’nın nişanlısı, Paul onu görmek ister ancak Eliot buna izin vermez. Anna’yı ayakta gören ise öğrencisi, Jack olur. Durumu Paul’e haber verir. Paul cenaze evine gider ancak bundan bir sonuç çıkaramaz. Eliot ise Jack’e kendisi gibi onunda özel olduğunu ve ölüleri görebildiğini söyler…

Film bu şekilde acaba Anna ölümü canlı mı muhabbetiyle geçer. Ancak hikayedeki açıklar bizim kesin bir kanıya varmamızı engelliyor. Anna’nın aynanın karşısında gözükmemesi ancak nefesinden buhar çıkması filmin tereddütte bırakan sahnelerinden. İnsan göstermeyen bir ayna icat edildi mi diye sormadan edemiyor insan…

Aslında burada Anna ölüydü ip uçları ile aynı derecede canlı ip uçları da verilmiş. Bir yerde acaba herkes mi ölüydü sorusunu da sorduruyordu film. Çünkü belli insanlar dışında pek reaksiyon alınamıyordu kimseden. Paul’ün yemek masasında yiyip içememesi, karakolda içecek alamaması bu soruları sorduruyor bize. Akabinde o da trafik kazasında ölüyor zaten.

Ancak diğer bir nokta ise Eliot’un bunları öldürmesi. Çünkü bakıldığında bu karakterlerin tümü yaşadıkları hayattan bıkmış zevk almayan kişiler. Yani bir nevi ölüler. Eliot zaten bu yaşayan ölüleri, öldürüyor olabilir. Buraya da Anna’ya sürekli iğne yapışından ve konuşmalarından. Şırınganın içerisinde uyuşturucu bir madde de olabilir elbet.

Ancak film bu kadar ve bundan daha fazla soru işareti barındırırken tatmin edici bir cevap sunmuyor bize. Devreye polislerin girmemesi, adli tıpın girmemesi, nasıl bir olay bu dedirtiyor bize. Eliot bir psikopatsa öldüreceği insanlara bu kadar kolay nasıl sahip olabiliyor.

İlginç bir hikaye tatmin etmeyen bir kurgu ve sonla ortaya çıkıyor. Keşke hikaye üzerinde biraz daha durulsaymış. Klasik Amerikan yapımı ile bağımsız film arasında sıkışıp kalmış ve saçmalamış. Yalın görüntüleri insanı etkiliyor, yer yer gereksiz diyaloglar insanın hikayeyi anlamasından çok karıştırmasına yarıyor. Diyaloglar kesilip görüntüler işlenerek bile anlatılmak istenen anlatılabilirmiş ancak hikaye yapısı ne anlattırdığını, ne anlatmak istediğini tam olarak veremiyor.

Sonuç olarak, filmi merakla izliyorsunuz. Elbette daha ilk dakikalarda bir fikriniz oluyor sonla ilgili ancak yinede ne çıkacak diye merak ediyorsunuz. Sürekli tekrarladığım gibi hikaye boşlukları doldurmak yerine daha büyük boşluklar açıyor. Hareketsiz, durağan geçen bekleneni veremeyen bir film.

Yönetmen: Agnieszka Wojtowicz-Vosloo

Senaryo:

Agnieszka Wojtowicz-Vosloo
Paul Vosloo
Jakub Korolczuk

Oyuncular:

Christina Ricci
Anna Taylor
Liam Neeson
Eliot Deacon
Justin Long
Paul Coleman
Chandler Canterbury
Jack
Celia Weston
Beatrice Taylor
Luz Alexandra Ramos
Diane

Linkler:

http://www.imdb.com/title/tt0838247/

 

The A Team

Küçüklüğümün bir numaralı dizileri arasındaydı A Takımı. Tabi bir dönemin kasıp kavuran dizisini şimdiye kadar beyaz perdeye uyarlamamaları büyük eksikti. Ama diyorum ki keşke o dönemde o oyuncularla uyarlasalarmış. Yeni A Takımı bize ne veriyor diye sorarsak, klasik aksiyondan başka bir şey vermiyor diyebilirim.

Film, elemanlarımızın neden suçlandığı ile başlamış. Tabi devamı gelecek şekilde de sonlandırılmış. Karakterlerin birbirleri ile tanışması, oluştukları mükemmel takım, onlara oynana oyun ve kendilerini aka çıkarma çabaları. Filmimizin özeti bu. Tabi film çok abartı olmuş. Biz Amerikalılar süper askeriz, çeşitli ırkçı söylevler pek sıradan bir senaryo karşımızda. Çok düşünülmemiş. Biz aksiyonun dozunu yüksek tutalım gerisi kolay diye düşünülmüş.

Tabi bu yapı diziden kesinlikle farklı. Karakterlerin, isimleri dışında kendileri de dizideki karakterlere benzemiyor.  Serti az sert, çapkını az çapkın, delisi az deli…. Dizi deki o tadı vermiyor bize hiç biri. Dizideki karakterler ne kadar sempatikse filmdekiler de o kadar antipatik. Yada biraz olaya taraflı bakarak ben onları bu şekilde görüyorum. Ancak diziyi ve filmi izleyenler ne demek istediğimi anlayacakardır.

Film aksiyon açısından bekleneni veriyor. Hatta son dönemdeki en iyi aksiyonlar arasında. Oldukça da eğlenceli. Tabi saçma sahneler yok değil. Senaryo da fena değil ancak diyaloglar gereksiz uzatılırken yukarıda belirttiğim gibi, ırkçılık ve milliyetçilikler de mevcut. Belki de buradan sonra A Takımı sadece mazlumların yanında yer almayı seçiyor. Boş vakitte izlenebilecek bir film.

Yönetmen: Joe Carnahan

Senaryo:

Joe Carnahan
Brian Bloom
Skip Woods
Frank Lupo dizi
Stephen J. Cannell dizi

Oyuncular:

Liam Neeson Colonel Hannibal Smith
Bradley Cooper Lt. ‘Faceman’ Peck
Jessica Biel Charissa Sosa
Quinton ‘Rampage’ Jackson B.A. Baracus
Sharlto Copley Captain H.M. Murdock
Patrick Wilson Lynch

Linkler:

http://www.imdb.com/title/tt0429493/