üç film birden: Once Upon a Time… In Hollywood, The Irishman, Doctor Sleep

Bir de bakmışım uzun zamandır filmler ile ilgili bir şey yazmamışım. E tabi kitaplar nerede diye sorabilirsiniz ama onu da yazıyorum. (Burada kelime oyunu yapmış olabilirim.) Hal böyleyken bende senenin çok konuşulan üç filminden hazır sene sonu da yaklaşmışken bahsedeyim dedim. Öyle derin analizler, tarihe atıflar ya da şekillendirmeceler (ne demekse?) olmayacak bu yazıda. Sadece hissettiklerimi ve içimden geçenleri yazacağım. Zaten gecikmeli gelen yazının sonunun da geleceğini düşünüyorum. O zaman bir ilki deneyeyim ve hemen sayfanın en altına yakın Pages linklerine göndereyim sizi.

The Wolf of Wall Street

Martin Scorsese‘i tanıyanlar bilenler için aslında hayal kırıklığına uğranmayacak bir film The Wolf of Wall Street senaryo iyi, kurgu iyi, keza diyaloglar da iyi.  2014 Oscar ödüllerinden neden eli boş döndü bilemiyorum en azından o kadar filmin arasından ufak tefek ödüller alabilirdi diye düşünüyorum. Gerçi filmin aday olduğu branşlara bakarsam iddialı bölümlerde yer aldığını görüyorum. Tabi bu liste içerisinden kendine yer edinmesi birazda zor. Lakin filmin ödül olmamış olması filmin iyi olmadığı anlamına gelmiyor. Bence keyifle izlenebilecek bir film The Wolf of Wall Street. Filmin süresi 180 dakika. Dolu dolu bu üç saat geçiyor ve izlerken sıkılmıyorsunuz. Evet filme kendini tekrar eden çok sahne var ama yinede filmin ortamı hikayesi, içeriği filme kitlenerek izlemenize sebep oluyor. Ama az öncede bahsettiğim tekrarlar filmin genelinde sizi meraktan kurtarıyor. Yani rahatlıkla bir sonraki sahnede ne olabileceğini tahmin edebiliyorsunuz. 

Hugo

    Bu senenin Oscar adayları arasında geçmişe saygının hat safhada olduğu ve ödüllerin de buna göre dağıldığını biliyoruz. Geçmişe bir saygı duruşu da Martin Scorsese‘dan gelmiş. Tabi geçmiş olarak belirttiğim sinema tarihinin geçmişi. Michel Hazanavicius, The Artist ile siyah beyaz sinemaya şapka çıakrtırken, yine aynı dönemin dahi çocuğu olarak adlandırabileceğimiz, Georges Méliès‘a şapka çıkartmış. Bu bağlamda her iki filmi de göz önünde bulundurursak, sinemayı oluşturan ve geliştiren Fransa’ya Hollywood’un ikinci saygı duruşu diyebiliriz.   Hugo Oscar’ın en büyük adaylarından biriydi. Nitekim, En İyi Görüntü Yönetimi, En İyi Sanat Yönetmeni, En İyi Görsel Efekt, En İyi Ses Miksajı, En İyi Ses Kurgusu, dallarında ödül aldı. Sadece teknik ödülleri alması aslında filmin başarısını da ortaya koyuyor. Aslında filmin Brian Selznick‘in The Invention of Hugo Cabret adlı çocuk romanından uyarlandığını düşünürsek, (romanı okumadım ama)  en iyi uyarlama senaryo dalında da Oscar almaması düşündürüyor beni. Film Martin Scorsese’ın çektiği ilk 3D film. Ben filmi 3D izlemedim ancak filmin görselliğini de çok başarılı buldum. Scorsese filmi adeta Oscar almak …

Shutter Island

Martin Scorsese deyince üç film geliyor aklıma. Boxcar Bertha, Taxi Driver ve Kundun. Bunlar yönetmenin baş yapıtları diyebilirim ancak diğer filmler içinde iyi tanımlamasını kullanmak yanlış bir yorum olmaz. Zaten yönetmenin kalitesi tartışılmaz. Bu zamana kadar kötü işine pek rastlanmamış. Shutter Island’da iyi bir yapım. Ancak Scorsese için normal bir yapım. Film Dennis Lehane‘in aynı isimli kitabından uyarlanmış. Akıllıca bir hikaye olunca elimizde tek yapılması gereken bunun sinemaya güzel uyarlanması. Scorsese’de bu işi iyi yapabilecek yegane kişiler arsında. Aslında filmi Filmin başrol oyuncusu olan Leonardo DiCaprio‘dan pek hazetmemem burnumun ucunu kıvıra kıvıra izlememe sebep oldu filmi. Tamamen kişiye olan gıcıklığımdan kaynaklanıyor bu. Yoksa oyunculuğuna bir şey diyemeyeceğim. Zaten bu filmde de rolünün hakkını vermiş. Filmdeki oyuncu kadrosu zaten göz dolduruyor bu sebepten dolayı oyunculukla ilgili bir eleştride bulunamayacağım. Film ağır ilerliyor. İlk otuz dakikası ve soruşturmaların geçmesi yada soruşturulamaması demeliyim insanı sıkıyor biraz. Bu dakikalardan sonra filmin akışına kendinizi kaptırıp olayları …

Back to Top