Etiket arşivi: Mehmet Günsür

Martıların Efendisi

Filmi değerlendirmeye nereden başlasam bilmiyorum. Aslında teorik olarak ilk cümlelerde olayı patlatıp yazının devamının okunmasını sağlamam lazım ama sanırım böyle yeteneklerim yok. İki üç cümleye sıkıştıramıyorum anlatmak istediklerimi. Bu sebeptendir ki Martıların Efendisi yazısı da biraz uzun olabilir.

Filmi şayet yazarken sıkılmazsam biraz detaylı inceleyeceğim. Bunun sebebi uzun zamandan sonra sinemalarda izlediğim iyi Türk filmlerinden biri olması. Çok iyi diyemiyorum bunun için bazı sebepler var. Ancak şu dönem vizyona giren klişe Türk filmlerinin içine bu film bir güneş gibi doğuyor. Özgün hikayesi ile zaten izlenmeyi hak ediyor.

Film için iyi dedim şimdi gelelim neden çok iyi olamadığına. Hikâye çok iyi oldukça özgün. Gel gelelim, senaryoda bazı sıkıntılar mevcut. Hikâyenin genelinde aslında atmosfer olarak bir delinin çerçevesinden görüyoruz olayı. Yönetimden de kaynaklı sıkıntılar var oraya da geleceğim ama hikâye bir delinin dünyasından anlatılırken çok fazla gerçekle iç içeydi. Bu bir şekilde tölere edilebilir ama kalkan kuşanıp aklı olmayan karakterle kahve basarken, oradaki akıllıların aklı neredeydi merak ettim. Aynı şekilde asıl kızımızın da gerçeklerle boğuşurken sorgusuz sualsiz, kim olduğunu sorgulamadan kabullenmesi, ona karşı ilk dakikalardaki yaklaşımı ne film akışı ne de film dışı için gerçeklik arz etmiyordu. Bilhassa Rüya karakterinin üzerinde daha çok durulmalı ve ikilemleri daha belirgin olmalıydı. Şimdi filmi izlemeyenler için pek iyi olmayacak ama durup dururken yağmur altında, yağmur suyunu içerken Martıların Efendisini öpmesi neyin nesiydi. Belki daha sonra olsa bu olay yamam diyecektim ama akışa hiç oturmamıştı.

Martıların Efendisi’nin dünyasından, aslına içine giremediğimiz o dünyasından çıkışımız da çok sert oldu. Çünkü tam olarak Martıların Efendisini nereye koyacağımı bilemedim ben. Eğlenceli bir deli mi, şizofren mi? Bu hale gelmesinde ne etkin? Tamam işkence gördüğünü anladık bir yerde ama akabinde yanan üç kız neydi bu kafamı karıştırdı. Tabi Martıların Efendisi hastaneye yattığında her şeyi doktor özetledi. İzlediğimiz karakterin bütün geçmişini, tıbbi teşhisleri önümüze koydu ama bence çok geç kalınmıştı. Zaten tam bir teşhiste yoktu ortada. Doktorda zaten böyle bi teşhis koymuşlar derken gerçekçiliğini sorgulattı bana.

İlk girişteki, Rüya’nın hastalık sahnesi ne kadar uzun ve gereksizse, Martıların Efendisinin de hastane sahneleri bana uzun geldi. Hem nasıl oldu da hemen elektrik tedavisine karar verildi? madem ortada bir süreç var bununda aktarılması lazımdı. Nasıl mahkeme sahneleri aktarılmışsa.

Filmin finalini sevdim. Martıların Efendisi olarak girdiği hastaneden normal bir insan olarak çıkınca her şeyin saçının bile normale dönmesi, evlenmesi yani tüm klişelerin onun üzerine uygulandıktan sonra Martıların Efendisinin yine Martıların Efendisi olmayı seçmesi oldukça gerçekçiydi. Finaldeki gemiler de ayrı bir güzellik katmış filme. Aslında en büyük sorunlardan biri de karakterleri hiç tanıyamamış olmamız. Bir abi var, bir yardımcı var, öylesine gelen bir kız var ama hiç bir karakterin altı dolu değil ve hiç biri gerçekçi hareket etmiyor. Bunları vermeyebilirsin belki ama ona göre genel akışı kurgulamak gerekir.

Baştada dediğim gibi elimizde iyi bir hikâye var, alt metni çok kuvvetli olan. İnsanlar kendi dünyalarında mutlu oluyorlar evet. Bunu çok güzel dile getirmiş.

Filmi ben yönetim açısından sınıfta bıraktım. Çok iyi olamama sebeplerinin başında bu sebep var. Martıların Efendisi gibi bir karakteriniz var, dekoru ona uygun yapmışsınız, kıyafetler o biçim uymuş ancak bunlar haricinde hiçbir duygu geçmiyor izleyiciye. Evet orada bir karakter var ama uzaktan izliyorsunuz gibi. Filmin çoğu tek plan çekilmiş. Ben hareketli kamara kullanıldığına rastlamadım. Vardı belki ama aklımda kalmamış. Tam oyunculuğun ve filmin zirve yapacağı noktada tek plan çekimi yapılmış. Martıların Efendisi, martılarla konuşuyor, martı gibi uçmaya çabalıyor iki kol yana açık biz arkadan tek bir planda, Rio’daki Kurtarıcı İsa Heykelinin arkadan çekilmiş fotoğrafı gibi geliyor karşımıza. Direkt sahneleri izlerken bunu hatırladım. Ortada fantastik denebilecek bir olay var böyle güzel bir karakter var ona görece çekimler düzenlenmeliydi. Mesela Emir Kusturica’nın Arizona Dream filmindeki Faye Dunaway’in sandalye üzerinde uçmayı anlatırken yapılan çekime bakın. Öyle bir etkisi var ki karakter gerçekten uçuyor gibi. Sizi de içine çekiyor ister istemez. Tam böyle hilelerin olması gereken filmdi bu film. Ancak düz bir anlatımdan öteye geçememiş. Bu durumda ister istemez filme / karaktere girmemizi engellemiş. Yukarıda da belirttim, finaldeki o insanın içine düşecek kilit görüntüyü karakterin gerçekliğini veremediği için harcamışlar.

Oyunculuklara gelince, Mehmet Günsür çok iyi bir oyunculuk sergilemiş. Oynadığı karakterin hastalığını kestiremediğim için ben arada bu adam deli bu nasıl güzel ve akıcı Türkçe desem de ben pek takılmadım bu duruma. Şizofren ise elbette güzel konuşabilir. Diğer yan karakterler de oldukça başarılıydı, zaten az gözüktüler her biri iyi oyuncu oldukları kısımlarında hakkını vermişler. Ancak benim ilk gördüğüm dakikadan itibaren filme otutturamadığım isim, Bige Önal oldu. Bence oyunculuktur o dur budur geç ama cast olarak bu filme ilk gördüğüm andan beri yakıştıramadım. Ha gözlerine bir şey demiyorum, tek tahammül unsuruydu. Bence farklı bir kişi bu karakteri daha canlandırabilirdi.

Filmin müzikleri Toygar Işıklı yapmış ve oldukça başarılıydı. Bazı sahneleri müzik kurtardı diyebilirim.

Özetle, başta da dediğim gibi çok iyi bir film olabilecekken, iyi bir film olarak kalmış Martıların Efendisi ama yine de son dönem Türk filmlerine baktığımızda içlerindeki aklı selim, izlenebilecek en iyi yapım. Kaçırmayın derim.

Yönetmen: Mehmet Ada Öztekin

Senaryo: Meriç Demiray

Oyuncular: Mehmet GünsürBige ÖnalTimuçin EsenNejat Isler

Ses

Öncelikle diğer korku filmlerine oranla korkmadan izlenebilecek bir film. Korku diyorum ama sırf öyle betimlenmiş diye. Aslında psikolojik gerilim diyebiliriz film için.Kadroyu görünce filmden bir şeyler çıkacağını tahmin etmiştim. Bununla birlikte aslında film beklentimi karşılamadı. Güzel konu, güzel oyunculuk, ancak eksik kurgu ve yönetim filmin sıradan olmasına yetmiş.

Bir çok Türk filmine göre ise kaliteli bir film. Tabi tavana da çıkartamayız yere de indiremeyiz. Ancak bilinen bir gerçek ki klişeler topluluğu burada da çıkıyor karşımıza. Yani bilinen sahneler karşılıyor bizi. Senaryonun ilerleyişindeki zorluk izleyici olarak hadi bir şey olsa da sıkılmasak dedirtiyor size.

Oyunculuk için genel olarak iyi dedim. Selma Ergeç zaten beğenerek izlediğim bir oyuncuydu. İtiraf etmeliyim ki oyunculuğunu değil. Doğrusunu söylemek gerekirse de adam gibi bir rolde izlememiştim kendisini. Bu filmde karşıma çıktığında ise şaşırdım. Ne yalan söyleyeyim bu filmi de kadro için izledim. Sema Ergeç için bu karakter gerçekten zor bir karakterdi hatta bir çok oyuncu için de. Performansı beni çok şaşırttı desem yalan olmaz. Bir kaç diyalog sahnesi dışında oyunculuğu çok çok iyiydi. Aslında ben bu performansı Mehmet Günsür’den bekliyordum ama o da aynı oranda beni hayal kırıklığına uğrattı. Sema Ergeç filmin içerisinde izleyiciyi ne kadar başarılı bir şekilde sokuyorsa Mehmet Günsür aynı oranda dışarıya itiyordu. Karakteri oturtamamıştı pek.

Filmin senaryodan kalma açıklardan kaynaklanan adaptasyon sorunu olabilir. Senaryo korku öğelerine yaklaşmaya çalışırken korkutmayayımda psikolojik olsun derken bir orada bir burada kalmış. Senaryonun Uygar Şirin kaleminden çıktığınıda belirtmek isterim. Belkide hayal kırıklığımdan ondan.

Derya bir bankanın çağrı merkezinde çalışmaktadır. Annesi ile birlikte yaşamaktadır. Derya’nın hayatı herkesin hayatı gibidir. Yani rutin ve sıkıcı. Günün birinde gaipten sesler duymaya başlar. Başlarda bu sesleri duymamazlıktan gelir. Ancak ses şiddetini arttırdıkça Derya buna kayıtsız kalamaz. Artan ses artık aklını yitirme noktasına kadar gelmiştir. Bu sebepten dolayı, sesi dinlemeye karar verir.

Ses onu bazı yerlere götürür. Bu gittiği yerler aslında onu tek bir kişiye götürmektedir. O da küçüklük arkadaşı olan ve aynı zamanda çağrı merkezinin müdürü olan Onur’dur. Derya ip uçlarını birleştirirken eşi yeni ölmüş Onur’la da yakınlaşır. Onur’unda sorunları vardır eşinin ölümünü henüz kabullenememiştir. Derya olayları takip ederken aslına annesinin gerçek annesi olmadığını anlar.

Annesi babası tarafından öldürülmüş, anneannesi ona annelik yapmıştır. Aslında bundan etrafındaki herkesi haberi vardır ancak Bir Derya bilmemektedir. Hatta annesi de kendisi ile Onur’un gözleri önünde öldürülmüştür.

Onur ile bir gün yakınlaşır ve geceyi onun evinde geçirir. Tabiki ses yakasını bırakmaz ve Onur’un evinde bir yerleri karıştırmasını söyler. Derya Onur’un pekte erişilemez yerinde olan gizli dosyalarına ulaşır, ip uçlarını birleştirir ve olayı çözer. Aslında karısını kendisi öldürmüştür. Onur, Deryayı da öldürmekle tehdit eder…

Filmde ses ile oynanan sıcak soğuk oyunu oldukça güzel geldi bana. Serra Yılmaz’ın anlandırdığı karakter ise çok sıcaktı. Bu arada Ses’in getirdiği fotoğrafçı dükkanının evimin yakınında olması beni baya sevindirdi. Sevindirdi sevindirmesine de yer ve mekan kargaşası yaşamama sebebiyet verdi. Birde duyulan ses, öncelikle Deryanın iç sesi idi, Derya onu dinlememiş ve kalınlaşmış canavar sesi olmuştu. Ancak bu ses kendi iç sesi mi yoksa, ölen kadının sesi miydi karıştırdım biraz.

Genel hatları ile bakıldığında güzel, izlenebilecek bir film.Türk filmleri arasında seçim yapılması gerekirse izlenmeli… Ancak bu kadroya yakıştırdığımı söyleyemeyeceğim.

Yönetmen: Ümit Ünal

Senarist: Uygar Şirin

Oyuncular:


Selma Ergeç
Derya

Mehmet Günsür
Onur

Işık Yenersu

Eylem Yıldız

Hakan Karahan

Emre Akay

Levent Yılmaz

Selen Uçer

Serra Yılmaz

Linkler:

www.sesfilm.com/

http://www.imdb.com/title/tt1601901/