Etiket arşivi: 84. Akademi Ödülleri

Beginners

 

 

Senaryo ve yönetimi Mike Mills‘e ait, 84. Oscar ödüllerinde en iyi Yardımcı erkek oyuncu ödülünü alan film aslında bunu sonuna kadar hak ediyor. Filmin oyunculukları oldukça başarılı. Oldukça doğal. Her bir karakter içimizden çıkmış gibi. Hiç birini yabancılamıyoruz. Anlatılmak istenen hikaye güzel ancak kurguda anlatımda biraz problemler mevcut.

 

Ancak filmin anlatımı oldukça yavaş ilerliyor. Bu yavaşlık ve sürekli kendini tekrar eden sahneler, film ilerlemeye çalışırken izleyiciyi oldukça sıkıyor ve bu da filme odaklanma problemi yaratıyor izleyicide. Senaryo bakımından başarılı ancak anlatım, kurgu bakımından çokta başarılı bir film diyemeyeceğim. Bu sebepten dolayı güzelim hikaye de biraz harcanmış gibi geldi bana.

 

Film yönetmen Mike Mills‘in küçük bir otobiyografik hikayesi. Yönetmen de babasının yıllar sonra eşcinsel olduğunu öğreniyor. Film çok doğal ve sahici demiştim. Belki de bu filmi bu kadar sıkıntıya iten, filmin fazla sahici olması. Film baskılar altında kimliğimizi nasıl gizlediğimiz ve ona göre nasıl şekillendiğimizi anlatıyor bize.

 

 

Ana karakterimiz Oliver Fields, 38 yaşında hayatına sürekli kendini tekrar ederek devam etmektedir. Babası yakın zamanda ölmüştür. Onun yokluğunu ise köpeği ile ile takılarak geçirmektedir. Annesinin ölümünden kısa bir süre sonra babası eşcinsel olduğunu açıklamış ve kendisine bir sevgili bulmuştur. Oliver başta buna anlam veremez ancak aslında babasında daha önceden de bunun olduğunu ancak o dönemlerde eşciselliğin hastalık olarak kabul edildiğini ve tedavi gördüğünü söyler. Tabi ki tedavi sonuç vermemiştir. Ancak ona aşık olan Oliver’in annesi ile evlenmiştir.

 

İki karı kocanın hayatı hiç bir zaman normal olmamıştır. Bunu filmde yönetmen başarılı bir şekilde aktarmış. Bu garip ilişkiden de kendi kabuğuna çekilmiş bir çocuk çıkmış ortaya. Baba Hal, eşcinsel olduğunu aşıklar ama bu sırada çok kısa bir ömrü kaldığını da öğrenir. Buna rağmen hayatta yapamadıklarını, sürekli bastırdığı gizlediği duygularını yaşamak ister ve bunun için çabalar.

 

 

Aslında Oliver’in de babasından farkı yoktur. İçine kapanık, kendi halinde yaşamaktadır. Düzgün bir ilişkisi olmamıştır ve yalnızlığı seçmiştir. Günün birinde arkadaşlarının zorlamasıyla bir partiye gider. Burada oyuncu olan Fransız Anna ile tanışır. Ona aşık olur ancak Anna da sorunlu bir kişidir. İki sorunlu kişi, ilişki kurmaya başlarlar ancak işler ciddileşmeye başladığında ise birbirlerinden uzaklaşmaya başlarlar.

 

Hikaye ve diyaloglar oldukça abartısız ve doğal. Bir ailenin tüm bireylerini, bu ailedeki bireylerin dışa dönük sevgi ve aşk ilişkilerini başarılı bir şekilde analiz eden bir film Beginners. Ancak izleyiciyi fazla sıkmayacak şekilde daha iyi bir kurgu ve yönetimle daha iyi bir film çıkabilirdi karşımıza.  Film biraz daha kısa tutulup, geçmiş ile günümüz arasında daha sağlam temeller sağlansaydı daha akıcı olurdu.

 

 

Özet olarak, başarılı oyunculuklar ve hikayeye sahip bir film Beginners. Eksiklikleri de olsa fotoğraf kareleri ile birleştirilerek, yapılan anlatım başarılı olmuş. İzlemenizi tevsiye edeceğim bir film Beginners. Bu arada belirtmek lazım ki filmdeki köpek oldukça başarılı oyunculuk sergilemiş. Kesinlikle Oscar’da ve diğer film festivallerinde buna yönelik bir ödül bulunması taraftarıyım.

 

Yönetmen – Senaryo: Mike Mills

 

Oyuncular:

Ewan McGregor
Oliver Fields
Christopher Plummer
Hal Fields
Mélanie Laurent
Anna
Goran Visnjic
Andy
Kai Lennox
Elliot
Mary Page Keller
Georgia

 

Linkler:

http://www.imdb.com/title/tt1532503/

 

Hugo

 

 

Bu senenin Oscar adayları arasında geçmişe saygının hat safhada olduğu ve ödüllerin de buna göre dağıldığını biliyoruz. Geçmişe bir saygı duruşu da Martin Scorsese‘dan gelmiş. Tabi geçmiş olarak belirttiğim sinema tarihinin geçmişi. , The Artist ile siyah beyaz sinemaya şapka çıakrtırken, yine aynı dönemin dahi çocuğu olarak adlandırabileceğimiz, Georges Méliès‘a şapka çıkartmış. Bu bağlamda her iki filmi de göz önünde bulundurursak, sinemayı oluşturan ve geliştiren Fransa’ya Hollywood’un ikinci saygı duruşu diyebiliriz.

 

Hugo Oscar’ın en büyük adaylarından biriydi. Nitekim, En İyi Görüntü Yönetimi, En İyi Sanat Yönetmeni, En İyi Görsel Efekt, En İyi Ses Miksajı, En İyi Ses Kurgusu, dallarında ödül aldı. Sadece teknik ödülleri alması aslında filmin başarısını da ortaya koyuyor. Aslında filmin Brian Selznick‘in The Invention of Hugo Cabret adlı çocuk romanından uyarlandığını düşünürsek, (romanı okumadım ama)  en iyi uyarlama senaryo dalında da Oscar almaması düşündürüyor beni. Film Martin Scorsese’ın çektiği ilk 3D film. Ben filmi 3D izlemedim ancak filmin görselliğini de çok başarılı buldum. Scorsese filmi adeta Oscar almak için tribüne oynayarak yapmış.

 

 

Aslında en yakın rakibi The Artist ile eşit sayıda ödülü paylaşma sebebi Oscar jürisinin biz sinemada teknolojiyi ve eskiyi de destekliyoruz savunmasını yapmasından bir şey değil. Scorsese bu filmi ile de tribüne oynamış görsel olarak insanı büyüleyici bir atmosferi yakalayarak aslında yerini sağlamlaştırmıştır.

 

Aklım filmde dönüp dolaşıp görselliğe gidiyor. Gerçekten başarılı bir görsellik var. Hikaye kurgusu çok ayrıntılı değil. Film de bir çocuk filmi edası ile ilerliyor. Hugo’nun gizemine kendimizi kaptırmışken olay örgüsünü aslında kuruyor ve bir sonuç çıkartıyoruz. Yani hikayeyi az çok çözmüş oluyoruz. Sonuç elimizdeyken bu sonuca nasıl varılacağı konusu filmi izlememize sebep oluyor. Filmi izlerken insanın içinde  küçükte bir merak uyanıyor.

 

 

Filmin oyuncu kadrosu oldukça iyi. Kadroyla birlikte oyunculuklar da oldukça başarılı. Oyuncular içerisinde bu daha iyiydi biye bir ayrım yapmak zor ancak Asa Butterfield, Hugo karakterinin altından başarıyla kalkmış. Filmde beni şaşırtan bir diğer isim ise, İstasyon Dedektifini canlandıran Sacha Baron Cohen oldu. Açıkçası kendisinden böyle bir oyun beklemiyordum.

 

Film Georges Méliès’ın hikayesini anlatıyor. Méliès savaş çıkması üzerine filmlerini kimse izlemediği için insanlara küsüyor ve tüm filmlerini, film setini dekorlarını yakıyor. Herkes onun savaşta öldüğünü sanıyor. O ise tren garında, küçük bir oyuncak dükkanı işletiyor.

 

Hugo ise babasının ölümünden sonra bu tren garında yaşamaya başlıyor. Babası ölünce, amcası gibi saatçi olan amcası onu bu gara getiriyor. Ancak alkolik olan amcası, ortadan kaybolunca yerini belli etmemek için Hugo saatlerin bakımını kendi yapıyor. En büyük düşmanı ise Gar Dedektifi. Çünkü o evsiz çocukları toparlayıp, yetimhanelere yolluyor.

 

 

Bir gün Hugo, oyuncakçıdan malzeme aşırırken Georges’a yakalanır. Georges ona ondan cepleirni boşaltmasını ister. Hogu istemeyerek ceplerini boşaltır. Cebinden çıkarttığı bir not defterine Georges bakar ve ona el koyar. Bu defterde Hugo’ya babasından kalmış ve buldukları bir makinenin çizimleri vardır. Georges’un bu defteri almasıyla ikisi arasındaki ilişki başlamış olur. Bu ilişkiye de macera meraklısı Isabelle’de eklenince ilginç bir maceraya adım atarlar.

 

Film Hugo’nun hikayesini anlatırken birden bire daha derin bir konu olan sinema tarihine dönmesi filmin senaryosunu tek şaşırtıcı kısmı. Bunun haricinde senaryonun filme çok fazla getirisi olduğunu, iyi bir senaryo olduğunu düşünmüyorum. Ancak tüm bu senaryodaki kaybı oyunculuk ve görsellik örtbas ediyor. En iyi uyarlama senaryo ödülünü alabilir demiştim. Şimdi senaryonun pek iyi olmadığını söyleyip bu ödülü alabilir demem biraz kendimle çelişiyormuş imajı yaratabilir. Ancak kitapla filmi ele aldığımızda bu olası bir durum. Ben ödülü verenlerinde bu roman uyarlamasıymış durun önce romanı okuyalım dediklerini düşünmüyorum açıkçası. Burada önemli olan filmden bir kitap tadı almak.

 

 

Özetlemek gerekirse, yarısı itibari ile, hikaye bakımından biraz sönük kalmış, duygu yoğunluğunu biraz hissettirse de tam anlamıyla veremeyen bir film Hugo. Teknoloji kullanımı konusunda da bir o kadar başarılı ve sırf bu yüzden film izlenmeyi hak ediyor. Filmin Paris’in büyüleyici atmosferinde geçmesi, tüm karakterlerin Fransız olması ve buna rağmen karakterlerin İngilizce konuşmaları ise beni filmde an çok rahatsız eden durumlardan biriydi.

 

Yönetmen: Martin Scorsese

 

Senaryo: John LoganBrian Selznick (kitap)

 

Oyuncular:

Ben Kingsley
Georges Méliès
Sacha Baron Cohen
Gar Dedektifi
Asa Butterfield
Hugo Cabret
Chloë Grace Moretz
Isabelle
Ray Winstone
Uncle Claude
Emily Mortimer
Lisette

 

Linkler:

http://www.imdb.com/title/tt0970179/

http://www.hugomovie.com/

 

The Artist

 

 

84. Oscar Ödül Töreninde, En İyi Film, En iyi Yönetmen, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Kostüm Tasarımı ve En İyi Müzik dallarında Oscar ödülü alan film iddialı bir yapım olduğunu ortaya koyuyor. Oscar öncesi de film zaten en büyük adaylardan biriydi. Adaylara baktığımızda ise en büyük rakibi Hugo ile aynı özellikleri taşıdığını görüyoruz. Ancak bu The Artsist’in en iyi film olduğunu kanıtlamıyor bize. Oscar jürisinin yaş ortalamasının yüksek olduğunu düşünürsek böyle bir filme bu denli çok ödül vermelerini yadsımıyorum.

 

Yönetmen Michel Hazanavicius için siyah beyaz ve sessiz bir film çekme fikri aslında büyük bir risk. Ancak filmin getirisinin de olacağı kesin bir şeydi. Filmi günümüz filmleri ile kıyasladığımızda aslında konu ve kurgu bakımından çok özellikli bir film görmüyoruz. Eski siyah beyaz, sessiz filmler ile kıyasladığımızda ise, Oscar alacak kapasitede bir film olduğunu da düşünmüyorum. En iyi müzik dalında aldığı ödül tam anlamıyla isabetli olmuş. Ancak kostüm konusunda Hugo’da aynı standartlardaydı. Filmin oyunculukları iyiydi. En iyi erkek oyuncu ödülünü alması olası bir şeydi. Ancak bu filme En İyi Erkek oyuncu ödülü veriyorsanız pek ala en iyi kadın ve en iyi yardımcı oyuncular ödülünü de verebilirdiniz.

 

En iyi oyunculardan biri de filmdeki köpekti. Keinslikle Oscar'lık bir performans sergiledi.

 

Film aslında iyi bir yönetime sahip değil. Evet yönetmenin filmde bir iki buluşu göz dolduruyor. Sessiz filmin birden seslenmesi ve bu sesi sadece ana karakterin duyması güzel bir enstantane. Bu bağlamda izlediğim diğer filmlere kıyasla en iyi yönetmen ödülünü almasını yadırgamıyorum. Ancak ödül verilebilir miydi o da tartışılır. Filmin en iyi film olması ise tartışılır. Sessiz ve siyah beyaz film olması haricinde filmin bir özelliği yoktu. Yani bence en iyi film ödülünü alabilecek kapasitede bir film değildi. Fransız yapımı bir filmin bu denli çok ödülle dönmesi, Fransa’nın Hollywood’a bir jesti, Hollywood’un ise verdiği ödüller bu jestin karşılığı olarak görüyorum.

 

Bérénice Bejo'un oyunculuğu biraz göz ardı edilmiş gibi...

 

Film oldukça akıcı ilerliyor. Ancak bu filmin renkli ve sesli olduğunu düşünürsek bir çok izleyicinin filmin yarısında salonu terk edeceğini düşünüyorum. Filmin siyah beyaz ve sessiz olması insan üzerindeki merak seviyesini arttırıyor. Hikayedeki sesli film dönemine geçişte ben filmin sesleneceğini umut ederek, merakla izledim. Bunun sinyalleri de verildi ufak tefek, ancak tam anlamıyla beklediğim olmadı. Filmin bu kadar akıcı ve insanı sıkmamasının sebebi, artık işitsel ve görsel sinemaya açılmış insanların biraz daha düşünmeye itilerek merak içinde filmi izlemeleri. Eminim ki bu filmden sonra eski siyah beyaz filmlerin izlenme oranı daha dar artmıştır.

 

Film George Valentin adında ünlü bir oyuncunun hayatını anlatıyor. Bu şahıs genç Peppy Miller adlı bir oyuncu ile tesadüfen tanışır. Onun yükselmesine de küçük bir katkı sağlar. Peppy Miller ise George Valentin’in hayranıdır. O dönem film şirketleri sesli film çekmeye başlamıştır. George Valentin sesli film işine karşı çıkar. İzleyicileri sesini duyduklarında onu istemeyeceklerini düşünürler. Bu arada Peppy Miller sesli filmlerde oynamaktadır ve büyük bir üne kavuşmuştur. George Valentin elinde avucunda ne varsa satar ve yeni bir sessiz film yapar. Ancak sesli filmlerin yanında, sessiz filmi hiç gişe yapmaz. Baş parasız kalır. Küçük bir evde yaşamaya başlar. Sonunda intihara teşebbüs eder ve evini yakar.

 

George Valentin’i Peppy Miller kurtarır ve evine alır. İyileşene kadar ona bakar. Ancak George Valentin, Peppy’nin eski eşyalarını aldığını öğrenince evi terk eder. Peppy ile araları bozulur. Ancak hiç bir şey George Valentin’in düşündüğü gibi değildi. Filmin konusunun kısa özeti ise bu şekilde.

 

 

Filmin müzikleri başarılı. Teknolojinin kol gezdiği filmlere kıyasla sade bir film var karşımızda. Eğer son dönem filmlerin şaşasından sıkıldıysanız The Artist iyi bir seçim. Hayır alsında bu şekilde çekilmişi bu filmden daha iyi yüzlerce film bulabilirsiniz eğer maksadınız, sessiz ve iyi bir film izlemekse. Ancak gündemi de takip ederim havamı da ayarım diyorsanız izleyin derim.

 

Yönetmen – Senaryo: Michel Hazanavicius

 

Oyuncular:

Jean Dujardin
George Valentin
Bérénice Bejo
Peppy Miller
John Goodman
Al Zimmer
James Cromwell
Clifton
Penelope Ann Miller
Doris
Missi Pyle
Constance

 

Linkler:

http://www.imdb.com/title/tt1655442/

http://www.warnerbros.fr/the-artist-8385.html

 

The Help

 

 

Kathryn Stockett‘un aynı adlı romanından uyarlanan filmin yönetmeni Tate Taylor. Kitabı okumuş ve kitap hakkındaki görüşlerimi yazmıştım. Bu sebepten dolayı filmin konusuna pek fazla girmeyi düşünmüyorum. Tabi bu yazı kitap ve film arasında kıyaslamalar içerecektir ancak mükümkün oluğunca kitaba bulaşmadan filmi değerlendirmeye çalışacağım.

 

Öncelikle kitapla filmi göz önünde bulundurduğumda filmin başarılı bir uyarlama olduğunu düşünmüyorum. Kitap zaten bayanlar için yazılmış olmakla birlikte konular oldukça yumuşak biçimde işlenmişti. Film ise bu dozu biraz daha düşürüyor. Hikaye örgüsü kitapla paralel işlenmeye çalışılmış ancak, bazı önemli gördüğüm noktalar filmde atlanmış. Kitabı okuyan biri olarak filmi izlediğinizde ise bu eksikler sizi rahatsız ediyor.

 

 

Filmin örgüsünün kitapla aynı şekilde işlenmeye çalıştığını söylemiştim. Tabi yer yer bu kurgunun duşuna çıkıldığı oluyor. Kitapta herkes kendi dilinden hikayeyi anlatırken film genelde Aibileen karakterinin dilinden anlatılmış. Ancak farklı ağızlardan anlatılmasına rağmen düz kurgusu basit olabilecek film biraz daha karmaşık bir hal almış.

 

Filmde kitap ile bağdaştıramadığım bir diğer şey ise karakterler oldu. Cast sanki biraz kitaba göre yapılamamış gibi geldi bana. Yada benim kafamda canlandırdığım kişiler çok daha farklıydı. Oscar’da en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülü alan Octavia Spencer‘in canlandırdığı Minny karakteri daha sert, daha dediğim dedik, daha sorunlu bir kişi çizgisi çizerken, filmde bu karakter filmin komedi unsuru gibi duruyor. Tabi karakterler ile ilgili fazla ayrıntılara yer verilmemesi karakterler ile etkileşime girmeyi zorlaştırmış.

 

 

Filme baktığımızda ise aslında bir dram filmi olarak karşımıza çıkması gereken filmin, biraz daha komedi filmi edasıyla karşımıza çıktığını görüyoruz. Film hikayenin doğal dramasının dışında filme pek bir şey katamamış. Ana karakterlerin oyunculuklarına bir şey diyemeyeceğim ama yan karakterlerin oyunculukları çok göze batıyor. Bilhassa kötü karakter Hilly her filmde gördüğümüz kötü kadın betimlemesine fazlasıyla uyarak çok karikatürize bir hal almış. Aynı şekilde bir yerde  Minny’nin güçlü olmasına sebep olan Celia karakteri sönük bırakılmış. Editör ise tam anlamıyla kitaptakiyle farklı bir çizgi çizmekte.

 

Ana karakterlerin oyunculukları fena değil demiştim. Bir filmde bu kadar karakter olunca ister istemez hangisi ana hangisi yan karakter kestiremiyorsunuz. Aslında Minny Jackson karakteri ana karakter ancak Oscar törenlerinde böyle bir filmi es geçmek istemediklerinden olsa gerek Octavia Spencer‘a en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülünü vermişler. Diğer Oscar adayları filmleri izlemedim ama bu film sinema gözüyle baktığımızda aslında ödül alabilecek bir film değil. Yani film aslında oyuncuların oyunculuk güçlerini  tam anlamıyla gösterebilecek bir film değil.

 

 

Film oldukça düz bir şekilde çekilmiş. Görüntü yönetmenine pek fazla iş düşmemiş. Aynı şekilde kostümlerde bildiğimiz, bu dönem böyledir dediğimiz kostümler ancak kitapta anlatılanlarla biraz farklı. Aslında yönetmen filme kendinden pek fazla bir şey katmamış. Duygu yoğunluğunu bunu hissetmeyi izleyiciye bırakmış. Yani olan biten olaylardan, hayal gücünüzle çok fazla pay çıkartabilirsiniz. İnsanı etkileyen bir yada iki sahne vardır filmde. Aibileen’in bir zenci öldürüldükten sonra çıkan olaylardan kaçması filmin en etkili sahnesi.

 

Film uzun süresine rağmen sıkmıyor. Bunun en başlıca sebebi de filmin hatta kitabın da ırkçılık yapmak yada bunu ajitasyona dökmek yerine sadece gözler önüne sermesi. Bu doğallık içerisine karakterleri karükatürize ederek yerleştirmeselermiş daha iyi olurmuş. Filmi ana karakterleirnin oyunculuklarına ve hikayesine bir şey demiyorum ama sinema dili olarak baktığımızda bence olmamış bir film. Filmin temel direkleri ise Viola Davis ve Octavia Spencer‘ın oyunculukları.

Şimdi tüm bu olumsuz yorumlarıma rağmen şöyle bir durup baktığımda insanı sıkmayan izlenebilecek bir film diyebilirim. Erkekleri çok fazla etkileyeceğini düşünmemekle beraber bayan izleyiciler için dozu düşükte olsa göz yaşlarına sebep olabilir. Gerçi 2011’in filmlerine göz attığımda kendi klasmanında başarılı bir film.

 

Yönetmen: Tate Taylor

 

Senaryo: Tate TaylorKathryn Stockett (roman)

 

Oyuncular:

Emma Stone
Skeeter Phelan
Viola Davis
Aibileen Clark
Bryce Dallas Howard
Hilly Holbrook
Octavia Spencer
Minny Jackson
Jessica Chastain
Celia Foote
Ahna O’Reilly
Elizabeth Leefolt

 

Linkler:

http://www.imdb.com/title/tt1454029/

http://thehelpmovie.com/us/

 

Drive

 

 

2012 Oscar adayı ve muhtemel bir kaç Oscar sahibi film Drive. Bunu film çok çok iyi olduğu için söylemiyorum, sadece tam Amerikan tipi Oscarlık bir film olduğundan olduğundan söylüyorum. Kısacası filmi Amerikan tipi sanatsal film olarak betimleyebilirim.

 

Filmin ilk dakikalarından itibaren, Coen kardeşlerin bir başka No Country for Old Men vakasının içerisinde miyim diye geriye dönüp dönüp yönetmeninin kim olduğuna baktım. Filmi kamera açılarından tutunda, görüntülere, donuk diyaloglara, sahne uzunluklarına varıncaya kadar her şey bana fena halde No Country for Old Men‘i hatırlattı. Sanki karakterlerin işlenişi bile aynı şekildeydi.

  Okumaya devam et