Etiket arşivi: Oscar Isaac

Ex Machina

Genelde senaryoları ile tanıdığımız Alex Garland‘ı bu kez yönetmen koltuğunda görüyoruz. Filmin senaristi yine kendisi. Bir bilim kurgu sever olarak 2014 yılında çekilmiş bu filmi şu dakikaya kadar neden izlemedim diye soruyorum kendime. Evet film bilim kurgu ancak biraz sanatsal bir bilim kurgu. Tabi benim o konuyla ilgili bir sıkıntım yok.

Ex Machina biraz yaratıcı, yaratılan, varoluş konusuna odaklanmış. Tabi bunlar çok fazla felsefi kelam edilmeden, bu konu ile ilgili çarpıcı kelimeler kurulmadan yapılmış. Bu durum belki de filmi çok iyi olmaktan alıkoyan tek unsur. Ancak genel anlamda film anlatmak istediğini de anlatmış. Okumaya devam et

A Most Violent Year / En Şiddetli Sene

A Most Violent Year için ne yazsam bilemedim. Filmin yönetmeni ve senaristi J.C. Chandor. A Most Violent Year pek tarzım olan bir film değildi. İki saatlik süresiyle de zaman zaman beni sıktı dersem yalan söylemiş olmam. Film ilk dakikalarından itibaren hızlı bir giriş yapıyor. Olayların ortasına daldığı için de başta filme odaklanmakta sıkıntı yaşıyorsunuz. Hikaye akıp giderken bir yerde filme de kaptırıyorsunuz kendinizi.

Tabi süreç sürekli bu şekilde ilerlemiyor. Bir yerden sonra film kendini tekrar etmeye başlıyor. Tankerlerin kaçırılması, sürekli yapılacak kontrol ve baskın her ne kadar farklı gelişsede olaylar yemel oalrak aynı mantıkta gidiyordu. Bu da bir yerde sıkıcı bir hal alıyordu. Okumaya devam et

Robin Hood

2010 yapımı Ridley Scott filminin baş rollerinde Russell Crowe ve Cate Blanchett var. Filmi bu zamana kadar neden izlemedim diye dövünürken geçtiğimiz haftalarda izleme fırsatı buldum. Aslında çok şey kaybettiğimi de düşünmüyorum. İyi bir yönetmen, iyi oyuncular filmin izlenmesi için başlıca neden ama açıkçası bu izleyeni pek tatmin etmiyor. Şahsen ben tatmin olduğumu söyleyemeyeceğim.

Film boyunca ne zaman ormana yerleşecekler diye düşünüp durdum. Sonra anladım ki aslında bu film Robin Hood efsanesinin başlangıç filmiymiş. Bir efsane başlangıcı için Russell Crowe gibi kırk sekiz yaşında birinin canlandırması oldukça saçma olmuş. Ancak  Ridley Scott hikayenin sıradanlığını düşünmüş olsa gerek kadrodan voleyi vurmak istemiş.

Hikaye ise oldukça sıradan. Yani bildiğimiz Robin Hood hikayesinin başlangıcı benzer filmlerde de gördüğümüz halk kahramanları özgürlük savaşçıları filmleri ile de aynı. Yani film bize hikaye konusunda tatmin edici bir izlenim vermiyor. Film görsel olarakta Scott’tan beklediğim keyfi vermedi bana.

Filmin kostümleri tatmin ediciydi. Aksiyon ve savaş sahneleri için aynı şeyi söyleyemeyeceğim ama oldukça az ve sıradandı. Belki de bu sahneler Russell Crowe’un yaşına uygun hale getirilmişti. Yani film isimlerle gişe yapan bir film olduğunu hissettirdi bana. Tabi Russell Crowe’a bu kadar yüklenince Cate Blanchett‘a da değinmeden edemeyeceğim. Bu kötü anlamda değil iyi anlamda olacak elbet. Kendisi yine filmi izlemek için sebepti ama filmde çok zayıf gördüm kendisini. Bence filmi izlemek için başlıca sebeplerden biriydi.

Robin Hood Fransızlara karşı Kral Richard ile birlikte savaşmaktadır. Ordu beklemede iken arkadaşları ile birlikte eğlenirler.  Bu sırada Kral Richard yanlarına gelir Robin ve arkadaşlarını cezalandırır. O gecenin sabahına doğru, Fransızlar saldırıya geçer. Bu saldırı sonunda Kral kaçırılır. Aynı şekilde Robin Hood ve arkadaşları bu saldırıyı fırsat bilip kaçarlar. Yolda, Kral’ın pusuya düşürüldüğünü ve öldürüldüğünü görür. Kralın nişanını taşıyan şövalyeler de öldürülür. Baş şövalye ölürken nişanı kraliçeye ve kılıcını Nothingham kasabasında babasına götürmesi için ondan söz alır. Robin önce kral nişanını kraliçeye verir daha sonra da . Robin Nothingham’a gider.

Bu esnada Kral Richard’ın kardeşinin pususu üzerine ölmüştür. Bu arada işler yardım aldığı Fransız bir çete de aynı zamanda Fransa’ya çalışarak halka zulüm ederek vergi almaktadırlar.

Robin  Nothingham’a gittiğinde ölen şövalyenin babası onun oğlunun yerine geçmesini ister. Robin bunu kabul eder Burada şövalyenin karısı Marion Loxley’e de aşık olur. Tabi çetenin ve şiddetin kasabalarına gelmesi uzun sürmez ve Robin onlara karşı küçük bir çete ile savaşmaya başlar.

Savaş kazanılıp her şey normale dönecektir ama Robin arananlar listesine girmiştir bile. Bu sebepten dolayı ormanda yaşamaya başlarlar. Tam efsane başlayacağı yerde film biter. Film biter ama devamı varmış gibi biter. Bu süre zarfında ikinci filmin yapılmaması da ilginç. Sanıyorum Ridley Scott’ta bu filmin devamının yersiz olduğunu anladı ancak açık bir kapı da bırakmak istedi.

Özetlemek gerekirse, izlenebilir bir film Robin Hood. Bekleneni vermeyen, zaman geçirmek için bire bir. Bildiğimiz Robin Hood hikayelerinden farklı olduğu için ne zaman ormana geçilecek düşünceleri ile 140 dakikanın arada zor geçtiğini söylemeliyim. Bu arada Robin Hood ok haricinde her şeyi kullanıyor filmde bir karışıklık yoktur umarım. 🙂

Yönetmen: Ridley Scott

Senaryo: Brian HelgelandEthan ReiffCyrus Voris

Oyuncular:

Russell Crowe Robin Longstride
Cate Blanchett Marion Loxley
Max von Sydow Sir Walter Loxley
William Hurt William Marshal
Mark Strong Godfrey
Oscar Isaac Prince John
Danny Huston King Richard the Lionheart

Linkler:

http://www.imdb.com/title/tt0955308/

Drive

 

 

2012 Oscar adayı ve muhtemel bir kaç Oscar sahibi film Drive. Bunu film çok çok iyi olduğu için söylemiyorum, sadece tam Amerikan tipi Oscarlık bir film olduğundan olduğundan söylüyorum. Kısacası filmi Amerikan tipi sanatsal film olarak betimleyebilirim.

 

Filmin ilk dakikalarından itibaren, Coen kardeşlerin bir başka No Country for Old Men vakasının içerisinde miyim diye geriye dönüp dönüp yönetmeninin kim olduğuna baktım. Filmi kamera açılarından tutunda, görüntülere, donuk diyaloglara, sahne uzunluklarına varıncaya kadar her şey bana fena halde No Country for Old Men‘i hatırlattı. Sanki karakterlerin işlenişi bile aynı şekildeydi.

  Okumaya devam et

Sucker Punch

Beni çok tereddütte bırakan filmlerden biri Sucker Punch. Aslında film mi demeli yoksa güzel müziklerin klibi mi demeli pek bilemedim. Ama doğru olan şu ki müzikler kesinlikle çok güzel. Görüntüler eşliğinde de kendinizi bilgisayar oyunlarının tanıtımlarını izliyormuş gibi hissediyorsunuz. Bunun haricinde hikayede, senaryo ve kurguda çok fazla boşluk ve tutarsızlık var.

Hikaye bir kızın, üvey babasının annesini öldürmesi üzerine bir akıl hastanesine yatırılması ile başlıyor. Hastaneden anlaşmalı bir hizmetli ise onu orada tutmak, onu gerçekten hasta yapmak için kızın üvey babasından para alır. Kız hastaneye yatar yatmaz buradaki acısını hafifletip, dindirmek için kendisine bir dünya yaratır. Bu dünyada bulunduğu yer, büyük bir striptiz kulübüdür ve kızlar burada zorla çalıştırılmaktadır.

Kızımızın gerçek adı bu mudur hatırlamıyorum ama bu yarattığı dünyada kendisine Baby Doll’derler. Baby Doll bu kulübe bir papaz tarafından satılmıştır. Burada bir kaç gün içerisinde kendisine dans öğretilecek ve çok zengin bir adamla beraber olacaktır. Baby Doll buradan kaçmak için bir plan yapar ve plana bir kaç kızı daha dahil eder.  Biz daha gerçek dünyada ne olup bittiğini anlamadan, kendimizi Baby Doll’un yarattığı striptiz dünyasında buluruz. Burada anlam veremediğim bir olay ise kızımız acısını hafifletmek için neden kendisini bir striptiz kulüpte hayal ettiği. Karakterlerin gerçek hal ve durumları ile hiç bir kanıya varmadan hepsini bu striptiz kulübü karakterleri olarak tanıyoruz. Sanıyorum bu filmi daha izlenebilir kılmak için düşünülmüş bir şey.

Baby Doll başlarda ortalığı temizlemekle yetinir. Bir gün onun dansını izlerler. Dansı o kadar güzeldir ki onun dansı süresince insanlar kendinden geçer. Biz izleyici olarak bunun nasıl bir dans olduğunu çok merak etmemize rağmen göremiyoruz. Bu nasıl bir danstır ki herkesi puta çeviriyor. Bu dans sırasında biz Baby Doll’un hayal dünyasına açılan başka bir kapıdan bakarız.  Baby Boll burada adeta bilgisayar oyunlarının içine dalar ve oradaki düşmanlarla savaşır.

Baby Doll yaptığı planla bazı şeyleri toplayarak buradan kaçacağını düşünür ve arkadaşları ile birlikte bunları toparlamaya başlar. Baby Doll dans ederken arkadaşları gerekli malzemeleri toplarlar. Burada aklıma takılan bir konu da Herkesin dans sırasında hiç bir şey hissetmediği halde, arkadaşlarının nasıl normal yaşantılarına devam ettikleri. Tabi biz bu olayı bilmiyoruz. Dans esnasında biz, kızlarımıza verilen görevlerin yerine getirilmesini izliyoruz. Taş adamlarda dövüş, Nazi zombilerle savaş, nükleer bir saldırıyı engellemeye çalışmak.

Burada bir başka soru geliyor aklıma. Her ne kadar bu dövüş sahneleri Baby Doll’un hayalleri gibi dursa da, sanki bu striptiz kulübü hayali onun değilmiş gibi gözüküyor insana. Bu olsa olsa Snyder’ın fantezisi olabilir diye düşünüyorum ancak burada senaryonun bütünlüğü hepten kaybolmuş oluyor. Ne olduğunu nasıl olduğunu bilmediğimiz / anlam veremediğimiz bir hikayeye uzandırıyor bizi. Kurgu, hikaye oldukça karmaşık bir hal alıyor.

Aslında tüm bunları düşünmeden izlediğinizde, güzel kızların dans edip, seksi kıyafetlerle savaşması filmi oldukça izlenir kılıyor. Tabi müziklerin de etkisi kesinlikle unutulmamalı. Filmde zaten ne doğru zamanı ne de doğru makanı kavrayabiliyoruz. Savaş sahnelerindeki animasyonlar kesinlikle bilgisayar oyunu gibi. Kendini çok belli ediyor. Bu görüntüler arasında bizim karakterleri de animasyon olarak yerleştirselermiş pek sırıtmayacakmış ama, bu şekilde kızlarımızın perde önünde savaştıkları çok belli oluyor.

Film hakkında daha ne anlatılır bilmiyorum. Konusu oldukça basit, üç ayrı dünyada geçen film hiç biri hakkında bilgi vermiyor. Her şey havada iken akıp giden görüntüleri izliyorsunuz. Ancak filmin sıktığını söyleyemeyeceğim. Sürekli dövüşülen yerler kişiler değiştiği için film kendini izlettiriyor. Ama hatırlatmakta fayda var filmin müzikleri oldukça iyi. Soundtrack kesinlikle elde edilmeli.

Yönetmen: Zack Snyder

Senarist: Zack Snyder , Steve Shibuya

Oyuncular:

Emily Browning
Baby Doll
Abbie Cornish
Sweet Pea
Jena Malone
Rocket
Vanessa Hudgens
Blondie
Jamie Chung
Amber
Carla Gugino
Dr. Vera Gorski
Oscar Isaac
Blue Jones

Linkler:

http://www.imdb.com/title/tt0978764/

http://suckerpunchmovie.warnerbros.com/dvd/