Flypaper

Türkçe’ye “Çifte Soygun” olarak çevrilen, yönetmen koltuğunda Rob Minkoff‘un oturduğu film oldukça eğlenceli dakikalar geçirtiyor bize. Gerek hikaye kurgusu, gerekse karakterleri filmi eğlenceli hale getiriyor. Tüm film kapalı bir alanda geçmesine rağmen, beklediğimiz sıkıcılık filmde yok.

Film başarılı bir gidişat izlerken karakterlerin her birinin sorunlu olması acaba filmin komedi dozunu arttırıp filmi kurtarmak için miydi diye düşündürmeden edemedi beni. Dikkat sorunu olan Tripp Kennedy’nin güdümlemesi ile giden film garip soyguncularla daha da akıcı hale geliyor.

Film iki ayrı soyguncu grubunun aynı bankayı soymak için işe oyulmasıyla başlıyor. Banka güvenlik sisteminin güncelleneceği vakit iki hırsız grubu bankaya girer. Burada iki tip hırsız profili görürüz. Bir grup gayet profesyonel çalışırken, diğerleri oldukça aptalca çalışmaktadır. Tam bu karmaşanın arasında bir silah patlar ve adamın biri ölür. Tripp Kennedy ölen adamın kimliğine bakar ve onun FBI’dan olduğunu görür. Bu dakikadan sonra Tripp adamın öldürülmesini ve soygunu kurgulamaya başlar.

Aklında o kadar çok komplo teorisi döner ki kendisi bile bu düşüncelerin peşinden gidemez. Tabi olaylar olayları açarken, Tripp yavaş yavaş sonuca yaklaşır. Bu soyguncu grubundan başka ajanı öldüren biri daha vardır. Onu bulmak için yeni teoriler atılır ortaya. Bu arada iki soyguncu grubunun da aynı kişi tarafından buraya yönlendirildikleri ortaya çıkar.

Hırsızlar içerisinde birileri de ölmeye başlayınca, aslında her iki hırsız grubuna iş veren kişinin de binada olduğunu düşünmeye başlarlar. Tabi bu durumda herkes zanlı durumuna sokar. Gerçi karakterler o kadar saçma karakterler ki, biz kimin ne olacağı konusunda tam karar vermiyoruz. Bir yerde film finale yakın kendini ele veriyor.

Oyunculukları genel olarak beğendim ancak filme yakıştıramadığım bir yüz varsa Ashley Judd‘du. Yüzünün gergin hali, mimik yoksunluğu filmin diğer oyunculukları arasında çok fazla sırıtıyordu.

Özetlemek gerekirse eğlenceli bir film. Vakit geçirmek için bire bir. İzleyiciyi ekrana kitliyor. Sahne ayrıntıları, olay örgüsü karakterlerle birlikte bizi de düşünmeye itiyor. İzlenmesini tavsiye ederim.

Yönetmen: Rob Minkoff

Senaryo: Jon LucasScott Moore

Oyuncular:

Patrick Dempsey
Tripp Kennedy
Ashley Judd
Kaitlin
Tim Blake Nelson
Billy Ray ‘Peanut Butter’ McCloud
Mekhi Phifer
Darrien
Matt Ryan
Gates
Jeffrey Tambor
Gordon Blythe

Linkler:

http://www.imdb.com/title/tt1541160/

Transformers: The Dark of the Moon

Sonunda serinin üçüncü filmine kavuştuk. Merakla beklediğimi söylemem gerekir. Ancak film bir ve ikiye oranla beni pek fazla tatmin etmedi.. Yapımcılar ve senarist bu filmde duygulara daha fazla hitap etmeyi denemişler. Filmde, aşk, komedi, dram, aksiyon ne ararsanız var. Tabi bir de vazgeçilmez olan Amerikan propagandası. Diğer filmlere oranla sanki bu filmde propaganda daha fazlaydı. Yine dünyayı kurtaran Amerikalılar oldu. Tabi sanım aslında bu konuda adamlara pek bir şey demiyorum. Bizde yapalım böyle işler biz de yapalım propagandamızı. Ancak Optimus’un son sözü beni fena etkiledi. “Müttefiklerimiz gün gelir bize sırtlarını dönebilir ama biz bu dünyanın barışı vs.. için savaşmaya devam edeceğiz” Tam cümle bu değildi elbet ama buna yakın bir cümle idi.

Tabi bu arada bizi pek etkilemese de, bilhassa Amerikan halkı işçin ince noktalar vardı filmde. Bu halkının Amerikan ordusuna olan güvenini daha da tazeliyordu. Öyle ki filmde, Amerikan ordusu ve halk el ele hatta halk orduya emir bile veriyor. Bu Amerikan halkı için büyük bir tatmin olsa gerek. Neyse bu gibi noktalardan sıyrılıp biraz daha filmin içine giriyoruz.

Filmde taktığım bir diğer konu ise, Megan Fox ablamızın canlandırdığı Mikaela Banes karakteri yerine filme dahil olan Carly karakteri. Megan Fox kadar başarılı olamadığını söylemem gerekli. Zaten bu şahsı biraz da süs olarak koymuşlar ki bunu da film boyunca ayağındaki topuklu ayakkabıdan anlıyoruz. O kadar kırdı döktünün, savaşın arasında, topuklularla bir uzun mesafe koşucu edasıyla koşan Rosie Huntington-Whiteley‘i kesinlikle tebrik ediyorum. Ancak yönetmen bir noktayı kaçırmış. Filmin bir bölümünde ayağındaki ayakkabı düz olurken öncesi ve sonrası sahnelerde ayakkabı topuklu oluyor. Yönetmen birde Rosie Huntington-Whiteley kimden torpilli ise yönetmen de onu gözümüze sokmaya çalışmış. Arkada savaş sürerken, onun yıkılmaz bir şekilde göğe doğru bakması filmin en ilginç sahnelerinden. Tabi birde kızımızın, Megatronla diyaloğu var. Güzel kızımız şeytanlığını yaptı ve Magatron ile Sentinel Prime’ın arasına fitne fesat soktu.

Bazı yerlerde senaryo çelişkili idi. Magatron ile Sentinel Prime madem anlaşmışlardı neden gezegenden kaçış esnasında Sentinel Prime’e ateş açıp, onu aya düşürdüler. Tüm dünyanın kurtarıcısı imajı verilmiş, Optimus bir halata bağlı kalarak yarım saate yakın ortalıkta yoktu, bu reva mıdır? Film boyunca birde gözlerim Skids ve Mudflap’ı aradı ancak kendilerini göremedim. Hatırladığım kadarıyla onlara bir şey olmamıştı. Onlar diğer filmlerin eğlencesi idi. Onların yerine iki küçük Autobot eklenmiş filmin eğlence kısmını bu şekilde geçirmişler. Bir diğer aklıma takılan husus ise Magatronun o yıkık dökük hali. Kendini neden onarma yoluna gitmemiş. Birde Optimus ise Megatronun dövüşü, iki kolu ile Magatron ile başa çıkmakta zorlanan Optimus tek kolla, tek hamlede Megatronun kafasını nasıl uçurdu. Kablolardan kurtulamayan Optimus’un bunu nasıl yaptığına anlam veremedim. Birde Optimus asılı iken onu düşmanlar hiç mi görmedi. Savunmasız sonuçta.

Tabi birde binanın yıkılma sahnesi var ki o okuya hiç girmiyorum. Senaryo açısından başarılı bir film değil, diyaloglar boş. Yani bu film için, yetersiz. Ancak robotların dövüşmesi olarak bakarsak işe, oldukça başarılı. Bu bakımından grafiksel açıdan çok iyi iş başarmışlar. Filmin ilk yarısını ikinci yarısındaki savaş sahnelerinin hayalini kurarak geçiriyorsunuz. Bir yerde sıkılmadım desem yalan olurdu. Biraz da konuya girelim.

Amerikan ve Rus astronotlar, aya ilk çıktıklarında orada bir uzay gemisi bulurlar ancak bunu kimseye söylemezler. Hatta bu Autobotlardan bile gizlenir. Burada, Sentinel Prime ve gemisini bulurlar. Sentinel Prime’ın yanında ise sadece kendisinin kullanabileceği ışınlama, cihazı vardır. Tabi bunların büyük bir kısmını Megatron almıştır. Bir kaç tanesini iise Autobotlar ele geçirmiştir. Sentiel Prime canlandıracak tek kişi ise Optimus’tur. Optimus, Sentiel’i canlandırır ancak Sentiel eski anlaşmasına uyarak, Megatron ile iş birliği yapar. Dünya kötülerin eline geçmiştir. Bir karar çıkar ve NATO Autobotların gönderilmesi için karar çıkarır ve Autobotlar gönderilir. Tabi huzurun geri geleceğini sanan dünya insanları daha kötü bir durumla karşı karşıya kalır. Ancak Autobotlar gitmemiştir ve dönüp evleri belledikleri dünyayı kurtarmak için savaşırlar.

Filmin konu olarak özeti bu. Diğer kısımlar aksiyon. Keşke aksiyon sahneleri daha fazla olsaydı. Film Transformers’ı baz alırsak kötü bir film. Ancak robot savaşları olarak başarılı bir film. Filmin yarısında uyuyup, diğer yarısını izlerseniz bir şey kaybetmemiş olursunuz. Tabi birde Sam’im Carly’e filmin finalinde sarılma sahnesi var. Koşmaları oldukça komik. Birde Sam’ın sağ elinin Carly’in beline dolarken diğer elini kalçasının üstünden bacak arasından tutarak havaya kaldırması filmin en güzel en etkilendiğim sahnelerindendi ne diyeyim…

Kısacası aksiyon ve grafikler için izlenebilir bir film. Ben 3D’den pek zevk alamadım. Normal şekilde izleseydik aynı zevki alırdık diye düşünüyorum. Düşünüyorum da Michael Bay sadece Amerikan milliyetçiliğinin dibine vuruyor diye ona film yaptırıyorlar. Sonuç olarak eğlenceli bir aksiyon filmi…

Yönetmen: Michael Bay

Senarist: Ehren Kruger

Oyuncular:

Shia LaBeouf
Sam Witwicky
Rosie Huntington-Whiteley
Carly
Josh Duhamel
Lennox
John Turturro
Simmons
Tyrese Gibson
Epps
Patrick Dempsey
Dylan

Linkler:

http://www.imdb.com/title/tt1399103/

http://www.transformersmovie.com/