Etiket arşivi: Rachel Weisz

Dream House

Film vizyona girdiğinde çok izlemek istemiştim. Ancak o sıralarda İstanbul’da film festivalinin olması ve festival filmlerinden kafayı kaldıramamamdan dolayı filmi izleyememiştim. E tabi bir süre sonrada insan unutuyor izlemesi gerektiğini. (İzlemeyi gereklilik olarak algılayan ben.)

Tabi filmin kadrosuna bakmak filmi izlemek için bir sebep. Daniel Craig (kendisine kanımın ısındığını söyleyemeyeceğim), Naomi WattsRachel Weisz (iki isme de bayılırım) gibi isimlerin bir arda toplanması, afişin çekiciliği, fragmanın uyandırdığı merak filmi izletmek için birebir. Ancak filmi izlediğimde aslında o akdar da başarılı olduğunu görmedim. Evet oyunculuklar oldukça başarılıydı. Ancak hikaye ve kurguya dair içime sinmeyen bir eyler vardı.

Film ilk dakikalarından itibaren aslında insanı yanlış yönlendiriyor. Farklı bir hikayenin içerisinde yeni taşınılmış bir evde hayalet ya da manyak bir katilin saldırısını beklerken karşımıza apayrı bir şey çıkıyor. Belki de filmde yanlış/eksik olan şey, tüm bu öğelerin aynı anda kullanılmak istenmesi. Bu da izleyiciyi şaşırtmak yerine, hikayeler arasında kopuşa anlamasında zorluklara sebep oluyor. Bu özelliklerde çok film izledik ancak bu filmde biraz zorlama olduğunu hissettim.

Will karakteri öncelikle işinden istifa eden bir editör olarak karşımıza çıkıyor. Aldıkları bir eve doğru yolculuk yapar burada karısı Libby ve iki kızı onu karşılar. Ev tadilatı ve yerleşme işleri derken, Will’de kitap yazmaya başlar. Ancak günün birinde evlerine birinin girmeye çalıştığını görürler. Will durumu polise haber verir, sorar araştırır kimsenin kendisine alaka göstermediğini kale almadığını görürüz. Karşı komşuları da onlara garip davranmaktadır. Will olayın üzerine gidip araştırdığında ise aslında bu evde bazı cinayetlerin olduğunu öğrenir. Aslında bu cineyetleri işleyen de kendisidir.

Bu dakikadan sonra Will ile birlikte gerçeği görürüz. Evi bir harabedir. Ev içerisinde ölen karısı ve çocuklarını görmeye başlar. Aslında kendisi akıl hastasıdır ve hastahaneden çıkartılmıştır. Bu kez gerçekleri olduğu gibi görürüz. tabi bu durumda bir insanın hastahaneden salınması biraz garip bir durum çıkartıyor ortaya. Will karakterinin yaptığı uzun tren yolculuğu da cabası. İki hikaye arasındaki geçişlerde soru işaretleri oldukça fazla.

Tüm bu olanlarla birlikte hikaye gerçeğe döndüğünde bir de Will’e yarım eden karısı var. Burada da hikaye biraz hayalet hikayesine dönüyor. Ama hayalet midir, yoksa yine Will’in hayal ürünü müdür kesin bir kanı vermiyor bize. Filmin eksik noktalarından biri de kesin bir şey söyleyememesi. Sürekli bir şeylerin ucu açık ve bu olasılıkları da düşünmek izleyiciyi yoruyor.

Filmin en güzel kısmı ise zaten kitap yazmaya niyetli olan Will’in kendi hayatını yazmasıydı. Filme genel olarak baktığımda çok kötü bir film diyemeyeceğim ama, karşımızda çok iyi bir filmde yok. Zaten filmi tanınır kılan oyuncuları. Tanınmamış oyuncuların yer aldığı bir film olsaydı kıyıda köşede kalır hiç duyulmazdı.

Filmde gereksiz müzik kullanımı yoktu. Genel olarak filmin renklerini beğendiğimi söyleyebilirim. Yaratılmak istenen atmosferi anlatan tonlar kullanılmıştı. Ancak klasik sahneler ve çekimlerin ötesinde bir yönetim gördüğümü söyleyemeyeceğim. Bu açıdan oldukça sığ bir filmdi. Özetlemek gerekirse fazla beklentiye girmeden boş vakitte izlenebilecek bir film.

Yönetmen: Jim Sheridan

Senaryo: David Loucka

Oyuncular:

Daniel Craig
Will Atenton
Naomi Watts
Ann Patterson
Rachel Weisz
Libby
Elias Koteas
Boyce
Marton Csokas
Jack Patterson
Taylor Geare
Trish

Linkler:

http://www.imdb.com/title/tt1462041/

Agora

İskenderiyeli Hypatia’nin  hayat hikayesini anlatıyor filim. Hypatia, gelmiş geçmiş en ilgi çekici kadınlardan biridir. Hem güzelliği hemde zekası ile tarihte yer edinmiş biridir. Matematikçi, filozof ve astronom olarak tarihte yerini aldı. Ancak zekası kadar ölümü ile de akıllara kazınmıştır. Onlarca erkeğin darbelerine mahsur kalmış ve son nefesini vermiştir. Daha  kırk beş yaşında cesedi ise ibret oldun diye sokaklarda sürüklenmiş, eti kemiklerinden midye kabukları ile ayrılmıştır.

Film gerçek bir hikayeyi anlatıyor. Tarihin gizemli havasında geçen film bizi o atmosfere sokuyor. Roma döneminde dinler arası savaşı gözler önüne seriyor. Hristiyanlık, Yahudilik ve Pagan inançları arasındaki savaşları bize gösteriyor. Aslında dinlerin alet olduğu savaşları. Film dinleri eleştirirken bunları da insan faktörünü düşünerek yapıyor.

İnsanlar kendi gibi düşünmeyen insanları ayırmakta ustadır Bunu sadece düşünme ile değil, görünüşle hal ve hareketle de yapmaktadırlar. Kıyafetten tutun da din, dil, ırk, hepsi bu ayrımcılığa girer. İnsanlar için biz ve diğerleri vardır ve diğerleri hep suçlanacak olan kişilerdir. Film bunu çok iyi anlatıyor. Dönemin yeni ve gözde dinlerinden Hristiyanlık, başta kendine yer edinmeye zorlansa da, yakaladığı en küçük fırsatları lehine çeviriyor. Tabi ayrımcılık bunları körükleyen büyük adamların yanında da daha iyi artıyor. Görmemiz gereken o ki aslında belli tabuları yükleyen onları evirip çeviren biziz. İnsanları bir yerde toplamak ve onlara istediğinizi yaptırmak için olan en büyük şey ise din.

Her dinin ise tek bir düşmanı var. O da bilim ve felsefe. Aslında dinin düşmanı mı yoksa din adamlarının düşmanı mı? Bireysel düşünceye iten bilim ve felsefe aslında din adamlarının istemediği tek şey. Onlar her şeyi hada iyi bilmeli ki, insanlar daha iyi yola gelebilsin. Film bunların tamamına değiniyor. Hristiyanlar ile Paganlar arasında tartışmalar çıkmıştır. Günün birinde Hristiyanlar ayaklanır. Sayıları o kadar artmıştır ki Paganlar buna inanamaz bile. Ancak Hristiyan lobisi o kadar yükselmiştir ki çıkan kararla Paganlar kütüphanelerinden olur. Hatta işler suikaste ölüme kadar gider.

Tabi tek hedef Paganlar’da değildir, Yahudilerde bundan nasibini alır. Olan bu olayların eşiğinde düşünür, Hypatia çalışmalarına devam etmektedir. Eski öğrencisi şimdinin ise valisi onu korumaktadır ancak, din büyükleri onun dininden şüphe ederek, hangi dine inandığı konusunda açıklama isterler. Asıl amaçları ise onu cezalandırmaktır. Sonunda hakkında ölüm cezası da çıkar.

Film görsellik bakımından tatmin edici. Bilhassa özel efektler yerine setin kurulması o devasa şehrin yaratılması takdire şayan. Artık ne bu  içeriğe sahip nede bu şekilde dekorlu filmleri görmek biraz zor. Oyunculuklar ve müziklere de söylenecek söz yok. Filmin dram boyutu yüksek, ancak izlerken donan kanınız, eriyip gevşetmiyor sizi.

Film bir kesimi, yada bir bölümü eleştirmekten çok geneli eleştiriyor. Görüyoruz ki aslında biz birbirimizden farklı değiliz. Dozaj iyi tutturulmuş. Kesinlikle izlenmesi gerekenler arsında başarılı bir film.

Yönetmen: Alejandro Amenábar

Senarist: Alejandro AmenábarMateo Gil

Oyuncular:


 

Rachel Weisz …Hypatia

Max Minghella …Davus

Oscar Isaac …Orestes

Ashraf Barhom …Ammonius

Michael Lonsdale …Theon

Rupert Evans …Synesius

Linkler:

http://www.imdb.com/title/tt1186830/

The Lovely Bones / Cennetimden Bakarken

Aynı zamanda Oscar’a aday olan bir film The Lovely Bones. Yönetmen sevdiğimiz saydığımız artık kötü iş yapmayacağını kabullendiğimiz Peter Jackson. Tabi yapımcılardan biri de Spielberg. Film Alice Sebold‘un aynı adlı kitabından uyarlanmış. Kitabı okumadım ama gerçekten başarılı bir uyarlama olduğu zaten izlerken kendini belli ediyor.

Tabi film boyunca bana What Dreams May Come çağrışımı yaptı ama sonuçta hikaye aynı diyarlarda gezinince böyle çağrışımların olması gayet normal. Öncelikle belirtmeliyim ki hikayenin kurgulanışı ve oyunculuk gayet başarılı. Film durağan ilerlemesine rağmen görsellik ve işleyiş merak uyandırıyor. Hikaye başarılı bir şekilde gizlenmiş.

Film 14 yaşındaki Susie Salmoon’un bize seslenmesi ile başlıyor ve anlıyoruz ki Susie ölmüş ve başından geçenleri anlatıyor. Yıl 1973, Susie okul dönüşü, bir katil tarafından kaçırılıyor ve öldürülüyor. Su tarihten sonra Susie’nin sesinin deldiği dünyayı da görmeye başlıyoruz. İki dünya arasına sıkışmış bir dünyadır bu anlaşılan o ki tamamlanmayan işini tamamlamaya çalışacaktır.

Susie kendi dünyasından gerçek yaşamda olup biteni izler. Katili hala bulunmamıştır ve bu dünyasının ailesi ile ortak bağı olduğunu keşfeder. Bir şekilde onlarla iletişim kurar ancak tabi beklediğimiz gibi gelişmemektedir film..

Son yirmi dakikasında filmin finali hakkında yada katilin yakalanıp yakalanmayacağı hakkında endişeli ve meraklı bir bekleyiş sarıyor bizi. Ancak filmin akışında herhangi bir hızlanma olmuyor. Bu durum biraz rahatsız etti beni. Ama final başarılı olmuş. Oyunculuk ise gerçekten güzel. Zaten tanıdık sevdik yüzleri görmek beni sevindirdi.

Festivalin en iyi filmlerinden birisi Cennetimden Bakarken. Bence Oscar içinde en büyük aday…

Yönetmen: Peter Jackson

Senaryo: Fran Walsh, Philippa Boyens, Peter Jackson, Alice Sebold (kitap)

Oyuncular:

Rachel Weisz Abigail Salmon
Mark Wahlberg Jack Salmon
Saoirse Ronan Susie Salmon
Stanley Tucci George Harvey
Jake Abel Brian Nelson
Susan Sarandon Grandma Lynn
Michael Imperioli Len Fenerman
Reece Ritchie Ray Singh

Linkler:

www.lovelybones.com/

http://2010.ifistanbul.com/tr/Movie/the-lovely-bones

http://www.sinemalar.com/film/20543/Cennetimden-Bakarken/

http://beyazperde.mynet.com/film.asp?id=4709

http://www.imdb.com/title/tt0380510/

Mumya: Ejder İmparatoru`nun Mezarı ( The Mummy: Tomb of the Dragon Emperor )

Sancılı bir hafta sonuydu ve sancıları hala devam etmekte. Eski dostum migren uzun zamandır unuttuğu bana cumartesi sabahı bir ziyarette bulundu. Bulundu bulunmasına da hala gitmiş değil. Ne zmaan gideceğinden bi haber bende bu acıya katlanıyorum. Öyle ki bu kez bir geldi 3×100 mg Majezik sadece hafifletmeye yetiyor. Yoksa ben önceden 1000×2 mi kullanıyordum e uzun zama oldu…
Boş vakitlerde film izlemek zor da olsa yine yaptığım şeydi. İki hafta öncesinden öğrenip oplanı yapmıştık, Mumya: Ejder İmparatoru’nun Mezarı için. Bu kez Meyoğlu AFM’de idik. Şunu anladım ki AFM sinema işini sadece para kazanmak istiyor ki yeni tadilattan çıkmasına rağmen bir numaralı salonun hali içler acısıydı. Üstüne üstlük birde görevlilerin kapıyı geç açması, sonra istediğiniz yere oturabilirsiniz demesi herkes oturduktan sonra numaralı koltuk izleyicilerinin yerlerine oturmak istemelerinden kaynaklanan kaos tartışma ve film araları boyunca sürekli dönen reklamlar son noktaydı…
Neyse filmi başladı sonunda. İlk bölümü durağan geçen filmde ilk gözümüze çarpan Eveleyn O’Connell karakteriyle karşımıza çıkan Maria Bello oldu. İlk iki filmde izlediğimiz ve alıştığımız Rachel Weisz‘in yerine Maria Bello hiç gitmemiş ve iyici tavrıyla Ivy karakterinden bizi soğutmuş oldu. Oysa ki Weisz bu karakter için oldukça sempatikti.

Filme gelince aslında diğer iki filme göre çok iyi diyemeyiz. Ancak filmin izlenebilirliği gayet yerinde. Hayret verici sahneler yok olağan kareler bizi bekleyen ve çok basit biçimde ölen bir mumya. Filmin yaz günlerini doldurmak için çekildiği gayet belli ve bunda başarılı da.
Kısaca konusuna göz atarsak, Aradan on yol geçmiş oğulları 20li yaşlara helmiş üniversiteden kaçarak Çin’de kazı yapmaktadır. Bu sırada lanetlenmiş Eski çin imparatorunun mezarını bulurlar ve bazı kişiler onu canlandırır. onu yok etmek ise bizim kahramanlarımızın yapacağı iştir. Filmi Rob Cohen yönetmiş. Oyuncular ise şöyle Brendan Fraser, Jet Li, Maria Bello, John Hannah, Michelle Yeoh, Luke Ford ve Isabella Leong.

http://www.imdb.com/title/tt0859163/
http://www.ekolay.net/sinema/film.asp?filmid=2196

The Fountain: A tribute. By Clara. (DA:1)

Katlamaya başladım, yüzümü, ellerimi, ayaklarımı, kemiklerimden sarkmaya başlamış etlerimi tutan derimi…
Her şey uzaklaşıyor, yavaş yavaş zıtlaşıyorum hayata, anlamsızlıklar anlamlaşıyor…
kimseyi beklemezken, gözlerim uzaklaşmıyor camın ardından… bir kez daha korkuyorum, soğuk bir rüzgarın tenimi okşayışından farklı, sırtımın tam orta yerinde hissettiğim o soğuk rüzgar… Tüylerim yine diken diken. Bu kez gelmesin diyorum ruhlar kapımdan içeri… bu ürperti, resimdeki yüzü yada içeme atamadığım sevgin, adın…