üç film birden: Once Upon a Time… In Hollywood, The Irishman, Doctor Sleep

Bir de bakmışım uzun zamandır filmler ile ilgili bir şey yazmamışım. E tabi kitaplar nerede diye sorabilirsiniz ama onu da yazıyorum. (Burada kelime oyunu yapmış olabilirim.) Hal böyleyken bende senenin çok konuşulan üç filminden hazır sene sonu da yaklaşmışken bahsedeyim dedim.

Öyle derin analizler, tarihe atıflar ya da şekillendirmeceler (ne demekse?) olmayacak bu yazıda. Sadece hissettiklerimi ve içimden geçenleri yazacağım. Zaten gecikmeli gelen yazının sonunun da geleceğini düşünüyorum.

O zaman bir ilki deneyeyim ve hemen sayfanın en altına yakın Pages linklerine göndereyim sizi.

Red Lights

Son dönem korku, gerilim sinemasında adı çok geçen yönetmen senarist, Rodrigo Cortés‘in son filmi Red Lights. Filmin kadrosuna baktığımızda izlememiz için büyük bir neden görüyoruz. Cillian MurphySigourney WeaverRobert De Niro gibi isimler filmde mevcut. Sigourney Weaver, Robert De Niro’yu yine yan karakter olarak görüyoruz. Robert De Niro zaten bu yan karakter olayına oldukça alıştı ve aslına bakılırsa kendisinden beklenen performansları da bu filmde de göstermiyor. İsimden kaynaklanan bir varlık söz konusu.

Hikaye oldukça değişik ve şaşırtıcı. Açıkçası filmi izlerken sürekli ne olduğunu merak ediyorsunuz. Film kendi içerisinde iki final barındırıyor. Ancak tür karmaşası da bu filmde mevcut. Film bir çok yerde korku filmi olarak geçmekte ancak tam anlamıyla bir gerilim filmi. Bunu her dakikasında hissediyorsunuz. Filmin farklı hikayesi başarıyla kurgulanmış ama bazı yerlerde tatmin etme sorunu yaşıyor.

Her şey aklın erebildiği gibi mantıklı bir şekilde giderken Margaret’in ölümü oldukça mantıksız olmuştu. yani ölümün bir şeye bağlanması gerekiyordu. ucu açık kalmış ve filmde tatminsizlik yaratıyordu. Simon karakterinin şarlatan olup olmadığı üzerine giden filmde bazı şeyler açıkta kalmış. Simon’un sergilediği parapsikolojik şeylerin açıklaması bir türlü yapılmadı ya da yapılanlar düzgün, tatmin edici değildi. Zorlu deneylerden nasıl geçti, binanın lambalarını nasıl patlattı  En büyük olay ise Simon’un kör olup olamama durumu.

Film bu konularda kesinlikle eksik kalıyor. Yani kim kimi arıyor, kim şarlatan kim değil, ya da gerçekten ortada bir medyumluk var mı soru işaretleri akıldan gitmiyor. Ancak her şeye rağmen filmin olay örgüsü filmi sıkılmadan izlemeye hatta başarılı bir film olmaya doğru itiyor.

Fazla ayrıntıya vermeden konuya girmek gerekirse bende filmin büyüsünü okuyanlar için zora sokmamış olurum. Margaret Matheson medyumlara karşı savaş açmış bir profesördür ve üniversitede bu konu ile ilgili ders vermektedir. Yıllardır da medyumum diyen insanların foyalarını ortaya çıkarmıştır. Bu işlere meraklı genç fizikçi Tom Buckley ise onun asistanlığını yapmaktadır. İkisi sahte medyumların peşinde koşarlar.

Bir gün ülkenin emekliğe ayrılmış en ünlü medyumu Simon Silver ortaya çıkar ve yeni gösteri için gün sayılır. Tom, Margaret’e Simon’u araştırmaları için baskı yapar ama Margaret bunu kabul etmez. Margaret, Simon ile katıldığı bir televizyon programından sonra ölür ve Tom Simon’un üzerine daha fazla gitmeye başlar. Bu sırada başına garip olayalar gelmektedir. Tom’un amacı Simon’un bir şarlatan olduğunu ortaya çıkarmaktır.

Film konu bakımından tatmin edici ve kendini izlettiriyor. Cillian Murphy ve Sigourney Weaver başarılı bir oyunculuk sergilemişler ama  Robert De Niro’da sıradan bir oyunculuk görüyoruz. yan rol olmasına rağmen pek gözükmese de rol aldığı bölümler süresince pek göz doldurduğunu söyleyemeyeceğim.

Özet olarak Red Lights, başarılı izlenebilir bir film. Hatta son dönem çıkan filmler arasında en başarılı gerilim filmi diyebilirim. Keşke boşluklar daha iyi doldurulup, akılda fazla soru işareti bırakmasalardı, böylece fazla eleştiriye mahal vermemiş olurdu.

Yönetmen – Senaryo: Rodrigo Cortés

Oyuncular:

Cillian Murphy
Tom Buckley
Sigourney Weaver
Margaret Matheson
Robert De Niro
Simon Silver
Toby Jones
Paul Shackleton
Joely Richardson
Monica Hansen
Elizabeth Olsen
Sally Owen

Linkler:

http://www.imdb.com/title/tt1748179/

Machete

Şimdi film anlatımını nasıl yapmak lazım bilmiyorum. Öncelikle filmi sadece B-movie severlerin beğeneceğini söylemem gerek. Tabi B-movie hayranları baş rolde Danny Trejo ismini duyunca daha da heyecanlanacaklardır. Burada Ethan Maniquis, Robert Rodriguez ikilisini ayakta alkışlamak lazım çok başarılı bir iş çıkarmışlar. Filmin her dakikası heyecan, her dakikası aksiyonla geçiyor.

Machete elemanın elini koparır ve ateş eder. Duruma kendi de şaşırmıştır.

İşte filmin en baba sahnesi sizce devamında ne olacak?

Bir b-movie’den beklenen her şey var. Vahşet, kan, acımasız katiller, güzel kadınlar, anlam verilemeyen sahneler… Her biri de olması gerektiği gibi 80’lerden kalma gibi çıkıyor karşımıza. Tabi filme giydirilmiş siyasi düşünce hem işin eleştirel boyutu dozajı hikayeye, olaylara, sahnelere o kadar iyi yedirilmiş ki, mesajını da arada veriyor.

Elbette bağırsak çıkıyor ve pencereden aşağıya sallanarak çakmaya yarıyor…

Keşke her yaralıya yardım eden böyle olsa…

Evet aslına bakıldığında B-movienin nasıl olmasını gerektiği konusunda tartışmalar olabilir ancak bu film onun yerini tutuyor. Oyuncu kadrosuda oldukça göz dolduruyor. Aslında bu kadro içerisinde bir kendi başına hareket eden ve hani nasıl derler rolünü kıvıramıyormuş gibi diğerleri arasında sırıtan Danny Trejo var ama ona da olan saygımızdan dolayı susuyoruz.

meraklı polisimiz…

çalışmak ne güzel bir şey…

Filmde birçok ünlü oyuncu bulunmakta. Hiç çekene, oynayana bakmadan filmde bu kişileri görmek, insanı heyecanlandırıyor.  Jessica Alba, Michelle Rodriguez, Steven Seagal, Lindsay Lohan ve Robert De Niro. Bu kadroyu bir arada filme arada dahil olup birden çıkan karakterlerse cabası. Filmde şaşırtmacalar mevcut. Bu da filmi eğlenceli kılıyor.

düşmanın karısı ve kızı… ne olduğunu hiç sormayın…

işte lider bir savaşçının selamı…

senatörde oyuna gelmiş anlaşılan…

hedef olup olmama arasında kararsızım…

Film ABD ve Meksika sınırında geçiyor. Meksika’dan kaçak yolla ABD’ye geçiş yapan yabancılar ı ve onların kaçmasına yardımcı olan şebekeyi anlatmakta. Diğer taraftan ABD yönetimindeki resmi şebeke ise yabancıların ülkeye girmemesine engel olmaktadır. Tabi bu güzel yollarla olmaz.

işte kahraman burada belli oluyor… uçan motosiklet…

ve zafer çığlıkları…

Eskiden ABD ajanı olan Machete Cortez derin devletin oyununa gelir ve işi bırakır. Daha sonra normal bir hayat yaşamaya başlar. Günün birinde birisi ömrü boyunca kazanamayacağı parayı önüne koyar ve senatörü öldürtmek ister. Machete Cortez bunu kabul eder. Amerika’da başkalarını istemeyen bu başkana suikast düzenler. Machete Cortez olayı gerçekleştireceği anda bir komplonun içerisinde olduğunu anlar. Bu seçim propagandasından başka bir şey değildir. Machete parayı alarak bunu alarak şebekeye verir. Tabi olaylar gelişir sonrasında ise aslında bir piyon olduğu ortaya çıkar.

Yönetmen:

Ethan Maniquis, Robert Rodriguez

Senarist:

Robert Rodriguez, Álvaro Rodríguez

Oyuncular:


Danny Trejo
Machete Cortez

Robert De Niro
Senator John McLaughlin

Jessica Alba
Sartana Rivera

Steven Seagal
Torrez

Michelle Rodriguez
Luz

Linkler:

http://www.imdb.com/title/tt0985694/

Brazil

Yönetmen Terry Gilliam‘ın Oslo’da bir liman kahvesinde işçilerin çalışmasını izlerken duyduğu Aquarela do Brazil adlı şarkıdan esinlendiği bir filmdir Brazil. Şarkının sözleri ise şöyledir;

brazil, where hearts were entertaining june,
we stood beneath an amber moon
and softly murmured “someday soon.”
we kissed and clung together,
then, tomorrow was another day
the morning found me miles away
with still a million things to say;
now, when twilight dims the sky above
recalling thrills of our love,
there’s one thing i’m certain of
return i will to old brazil.

Evet, eğlenceli bir şarkıya, kara mizah bir filmle karşılık vermiş, Terry Gilam. Ancak şu da bir gerçek ki filmin ismi “Brazil” olmasına rağmen filmin Brezilyayla yakından uzaktan alakası yok. Buna rağmen Brezilya’da film yasaklanmış. Filmi izlemeye başladığım anda George Orwell’in aynı adlı romanından uyarlanan Michael Radford‘un yönettiği, 1984 aklıma gelmedi değil. Ancak yönetmen Terry Gilliam, Brazil’de aslında hemen hemen aynı doğrultuda işlenen konuya daha mizahi yaklaşmış.Filmin değinmek istediği asıl nokta ise, hükumet, yarattığı baskı, terör ve artık mekanikleşmekte olan dünyadır. Bunu da çok güzel başarmıştır.
Filmdeki dip notları toplamakla bitmez, her ne kadar 1984 kadar olmasa da çarpıcı bir film. Film başlarda iki versiyon olarak düşünülmüş. Gerçi bunu düşünen Terry Gilliam değil yapım şirketleri olan “Universal Pictures”  ve “Embassy International Pictures”tır. Böyle eleştirel ve karamsar geçen bir filmi nedense mutlu sonla bağlamak istemişlerdir. Ancak Gilliam yumruğunu masaya vurarak kendi bildiği yolda ilerleme fikrinden vazgeçmemiş, pekte güzel olmuştur. 
Aslında film kimileri tarafımdan sevilecek, kimileri tarafından ise sevilmeyecek bir film. Öyle ki Gilliam, Universal Pictures şirketiyle fena halde cebelleşmiş, çekimler sırasında geçici olarak felç olmuş yapım şirketinden habersiz gizli bir gösterimle film eleştirmenlerine filmi izletmiş alınan tepkiler doğrultusunda film şirketini pürüz çıkarmama konusunda ikna etmiştir. Film eleştirmenler tarafından”en iyi film” seçilince yapım şirketi kesilen bölümleri filme dahil etmek ve vizyona sokmak zorunda kalmış.
Film 1984’ten esinlenmiş, öyle ki bunu ilk bakışta anlıyorsunuz ama ekipte bunun bunu biliyor ve çekimler boyunca bir süre film için “1984 Buçuk”diye hitap etmişler. Ancak aradaki büyük farkı da unutmamakta fayda var. 1984 ne kadar sade ve durağansa, Brazil’de o kadar hareketli ve şatafatlı.
Kısaca özetlersek: 
Sam Lowry, bütün gün bilgisayar başında çalışan, hayattan bezmiş biridir. En büyük düşü rüyalarında gördüğü güzel kızla beraber olmaktadır. Bu kız bir gün karşısına çıkar ve O’na aşık olur. Ancak aşık olduğu kız terörist olarak aranmaktadır. Ona olaşmak için hayatında bazı değişiklikler yapması gerekir ve sam her şeyi göze alır.
Film hayatımıza girmiş bir çok öğe ile bizi karşı karşıya getirip bir kez daha düşünmemizi sağlatmakta.
Ayrıca filmde küçük bir rolle sahip Robert De Niro‘nun ne kadar büyük bir oyuncu olduğuna tekrar şahit oluyorsunuz…

Oyuncular:

Linkler:
http://tr.wikipedia.org/wiki/Brazil_(film)
http://en.wikipedia.org/wiki/Brazil_(film)
http://www.imdb.com/title/tt0088846/
http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=brazil&kw=&a=&all=&v=&p=1

Stardust (Yıldız Tozu)

Bazı güzellikleri sonradan keşfettiğim için kızmıyor da değilim kendime. Az önce ise izlediğim film tamamen kitabın hakkını veren bir uyarlama. Gaiman’ın derin hayal dünyasının ince zekasıyla örülmüş gürünün, algısal fonksiyonlara yansıması.

Kitabı okuyalı henüz üç ay olmuş yada olamamıştı. Her şeyden bihaber olan ben geçen gün filmi keşfettiğimde bir heyecan kapladı içimi. Tereddütlüydüm. Böyle bir hayal dünyası herkesin perdeye yansıtabileceği kadar kolay değildi. Neyse ki De Niro ve Pfeiffer’ın muhteşem oyunculuklarıyla destekledikleri filmin altından Matthew Vaughn başarıyla çıkmış.

Ney yazık ki film tanıtımlarına baktığımda aslında filmin (hikayenin) pekte iyi özetlenemediğini gördüm.*

Büyük İngiltere’nin bir şehrinin yakınlarında uzun yıllardır duvarlarla çevrili bir köy vardır. Birçok kişi bu köyün varlığını bilmez, bilenler ise oraya girmeye yanaşmaz. Bir gün Dunstan isminde meraklı bir genç bu taşın ardına geçerek orada başka bir dünyanın olduğunu görür ve o gece orada bir kile ile birlikte olur. Olayın akşamında Dunstan köyüne geri döner ve olayı tamamıyla unutur ta ki dokuz ay sonraya dek. Dokuz ay sonra kapısına ona verilmek üzere duvarın üzerine bırakılmış bir bebek getirilene kadar. Bu bebeğin ası ise Tristandır (bu bölümü çok düşündüm yazayım mı diye…)

Tristan büyüdüğünde gönlünü Victoria diye bir kıza kaptırmıştır. Ancak kızı etkilemek için ne yaparsa yapsın bir türlü başarılı olamamıştır. En son olarak gökyüzünden kayıp duvarla örülü şehrin içine düşen yıldızı, aşkının ispatı olarak getirmek için söz verir ve maceralarla dolu bir yolculuğa çıkar. Düşen yıldızın yanına gittiğinde ise onu bekleyen Yvaine adlı genç bir kızdır ve aşkını ispat etmek için onu Victorianın yanına götürmesi gerekmektedir.

Kurgu bakımından harika bir şekilde işlenmiş hikaye her ne kadar size sıkkın çocuk filmleri gibi gözükse de, okunduğunda, izlendiğinde vücutta bıraktığı tat, şu Magnum’un biberli çikolatasından farksız. Bildiğiniz bir şeyi keşfetmenin, keşfetmeye çalışmanın zevki yansıyor üzerinize (reklam da yaptım sanırım)

Stardust, çocuk masallarının büyüklere anlatılmış şekli. Okurken çocuk olduğunuzu düşünürken kendinizi eğlenceli bir aşk hikayesinin içinde buluyorsunuz. Etrafınıza bakıp aptal aptal sırıtmamanız da içten bile değil…

Ama önce kitabı okumak şartıyla…

Yıldız Tozu Neil Gaiman İthaki Yayınları

Tür : Dram / Bilim Kurgu / Aksiyon Gösterim Tarihi : 5 Ekim 2007 Yönetmen : Matthew Vaughn Senaryo : Jane Goldman , Matthew Vaughn , Neil Gaiman (Kitap) Görüntü Yönetmeni : Ben Davis Yapım : 2007, İngiltere / ABD , 128 dk.

websitesi: http://www.stardustmovie.com/

Oyuncular

Robert De Niro (Captain Shakespeare) , Michelle Pfeiffer (Lamia) , Sienna Miller (Victoria) , Claire Danes (Yvaine) , Jason Flemyng (Primus) , Charlie Cox (Tristran) , Sarah Alexander (Empusa) , Peter O’Toole (King Of Stormhold)

* BeyazPerde.com’daki hariç…

Sevdiği kadının aşkını kazanabilmek uğruna bir erkeğin yapabileceklerinin defalarca sınandığı hikayelere yeni bir örnek de, Matthew Vaughn’un son filmi Yıldız Tozu ile geliyor. Tristran, aşkının kalbini kazanabilmek için onun için kayan bir yıldızı yakalayacağına söz verir. Ama sevgilisi Yvaine ile çıktıkları bu yolda, korsanlar ve cadılarla dolu büyük tehlikeler onları beklemektedir. Usta oyuncu Robert De Niro’nun acımasız bir korsan rolü ile Kaptan Shekespaere olarak karşımıza çıkacağı film, Michelle Pfeiffer, Claire Danes gibi önemli isimleri de barındırıyor. (http://beyazperde.mynet.com/film/3432)

Not: kafamı topladığım zaman daha sakin bir yazıda (ki bu biraz dağınık oldu) Gaiman’dan bahsedeceğim. Şuna inanıyorum ki İngiltere eğer fantastik bir tarih oluşturmak isterse bunun için en uygun adam Neil Gaiman’dır ki bunu bütün eserlerinde hissedebilirsiniz…