“Pardon” dedi, yüzündeki tebessümü salarak. Vücudumun üzerine bir ağırlık düştü. Koca bedenin terle kaplanmış kokusu vücudumu sardı. Midemde gezinen sabahtan kalma zeytinli poğaça alt özofagus sfinkterinin* iki boğum yukarısına çıkmış, ilerlemekte kararlı gözüküyordu. Ağzıma doğru yükselen acılığa, kapının açılması aniden “dur” dedi, yüzüme vuran soğuk rüzgar saçlarımı havalandırdıktan sonra birden dindi. İçeriye dolan soğuk ve temiz hava beni kendine çekiyordu. Kapı kapanırken kendimi dışarıya attım. Birden uzayıp giden otobüsün arkasından orta parmağımı kaldırmak geçti hem de eldiven yardımıyla kalınlaşmışken ama etraftaki kalabalık, açılmaya başlayan midem, yüzüme vuran rüzgarın serinliği, bedenimi ıslatmaya çalışan yağmur, eksoz dumanlarına karışan toprak kokusu buna engel oldu. On yedi elli beşti. Dijital saat kelimelerden soyutlamıştı kendini. Yatağım hala dağınık, üzerinde sabahtan kalma vücut izimi görebiliyordum. Hala ıslak, sanki yataktan çıkalı saniyeler olmuştu. Ama uğraşacak takatim yok.

“Acı yavaşça gözlerimden süzülüyor. Son kez ne olduğunu bilmediğim veya binlerce kez, yıllar salınırken, çizgisini çektiğim hayatın sonuna varıp bir adım daha atmak üzereyim. Cümleler birbirinden habersiz, düzenli anlatımlardan uzak… Ağzımdan çıkan her şey kulaklarıma gelene kadar binlerce kilometre yol alıyor: ıslak, yorgun, şirret, küfürler içinde… Tekrar bana döndüklerinde ise hiç tanımadığım kelimelerin sahibi oluyorum. İnsanlar beni böyle yargılıyor… Sessizce, sakince, gözlerime bakarak… Hiç kimse bilmiyor ne olduğumu, nereye uzandığımı… Hayallerimin genişlediği şu anda sadece ikinci sıradayım. Bir duyum daha sonsuzluğu seçmeye teşebbüs etmiş…”

Acemice yaşıyorum hayatı biliyorum. Dizlerimde bir titreme, soluğumda yaşadığım sınırsız ızdırap. Bir kez daha gözlerimi kapıyorum; hayat güzel, kelimelerin sığdırıldığı kitaplar gibi. Düşünüyorum bir o kadar da karamsar. Ve yalnızlığımın son anları. Orada beni karşılayacaklar biliyorum, gözlerimin önünde. Tüm sevdiklerim, hatta nefretimi savurduğum tüm yüzler. İyi bir insan değilim. Sustukça içimde kıpırdanan hayaller… Ve yıllar sonra yüzleştiğim kendim… Hayatımın elli altıncı baharı ve dünden hatırladığım tek şey haddinden fazla kızıllaşmış gökyüzünün aklıma kazınmış görüntüsü. Ufka doğru …

“Kimse beni sevmeyecek. Gözyaşlarım, anlımda birikecek damlalar… Gökyüzüne uzandığımda içime çektiğim nefes… Son durumları varlığımın üzülen ayrıntılarında. Uykusuz, susuz. Duyduğum yerde, tam pes etmişken, sesim solacak sonsuza dek… Sessizlik umutsuzluğumun kırık penceresi… İçeriye dolan güneş ve yanan bedenim… İliklerimde hissettiğim ağırlık… Cümleler birbirinden habersiz, düzenli anlatımlardan uzak…”

“Cümleler için son gündü. Aynı şeyleri tekrarlamayı sevmediğimi bilirsin. Yarın sabah zaten birçok şeyi hatırlamıyor olacağız. Belki uyandığımızda gözlerimizin altında bir çizik daha aynada bize gülümseyecek ama hepsi bu. Bilinçsizce akan günlerimizin kederini yansıtacağız yüzümüzde. Umutsuzluk kırıntısı bir kez daha serpilecek yüreğimize. Cümleler, birbirinden habersiz, düzenli anlatımlardan uzak, yavaşça içine çekilerden habersiz…” ….

166 yazısı… (çıkmadı, bitmedi…)

6 ay uğraşıdan sonra çıkartmadığımız 166 dergisi için yazmaya başladığım bir öykü… uzayıp gidecek gibi gözükmekteydi ama yarıda kaldı… ismi dahi yok… Hayatımın elli altıncı baharı ve dünden hatırladığım tek şey haddinden fazla kızıllaşmış gökyüzünün aklıma kazınmış görüntüsü. Ufka doğru baktığımda ilk çarpan bir tavus kuşunun kuyruğuydu. Ağırlaşmakta olan gözkapaklarının arasından gördüğüm buydu. O an için halüsinasyon gördüğümün farkındaydım. Sahi bütün gün boyunca ne yapmıştım da, şimdi göz kapaklarım kaldıramayacak kadar bitkinlik hissediyordum. Hayır, karşımda bir tavus kuşu yoktu ya da gözümün ucunda parlayan bir denizatı. Aklımda küçük efsanelerin dolandığını hatırlıyorum. Küçük bir köy, bir jeep ve bir vazo. Bunlar geçmişten kalan karanlık korkular belki de. Yo hiçbiri değildi, gök yüzündeki o rengarenk kızıllık, fiyatları beş YTL’ ye kadar düşmüş havai fişeklerin nam-ı değer gülümsemesiydi. Peki, daha hava tam anlamıyla kararmamışken kim güneşe doğru havai fişek atabilirdi ki? Küçük bir titremeyle aklıma gelen şey daha ürperticiydi. Yezidilerin bir töreni olabilirdi …

Back to Top