Cümleler…

  Akşama doğru kurduğum bütün cümlelerin sayısı yüz elliyi geçmez. Bunla övünmüyorum elbet. “Cümle vardı da biz mi kurmadık” demek geliyor içimden, en tiksinç maskemi takınarak. “Neye cümle?”, “kime cümle?” asıl soru.   Normal bir şekilde konuşabilir miyim? Yani cümlelerim iş Türkçesinin dışına çıkabilir mi? Bir prova alsam en derinden…   İlk kez sahneye çıkar gibiyim. Ellerim titriyor, kalbim bin cialis almış gibi. Düz duvara tırmanır bin bir ağacı devirebilirim şimdi. Bu heyecan ikinci dünya savaşında kullanılan tüfekler gibi yarı yolda bırakacak beni. Kokuyorum. Dizginlerim başka ellerde. İfade özgürlüğünü savunuyorum elbet. Etrafımdakilere bile öğretemezken, devleti suçluyorum. Bakınız kendimi ifade etmek istiyorum. İfade ettiğimde üzülecek insanlardan korkuyorum. Bu onlardan korkmak değil, onları üzmekten korkmak.   Ancak bir yerlerden başlamalı. Kötü kimlikler takınıp, şuh bir kahkaha ile yeni yüzümü göstermeliyim onlara. Aslında olduğum yüzümü, yani sakladığım. Beni nasıl bilirsiniz diye sorduğumda, soru işaretleri ile dolacak yüzümü. Ne kadar gülümserim, ne kadar mantıklı… …

2605 (bu nasıl bir başlık, başlık olmasın desek? reva mı? insan en azından ilk cümleleri başlık olarak atar.)

  Başlık yapılacakların listesi olacaktı. Ancak yapılmayacakların listesi o kadar uzundu ki arasından yapılacakları çıkartmak, ipliği iğnenin deliğine sokmak (şu yaşlarda biraz zorlaşıyor), iğne atsan yere bulunmayacak kadar zordu. İğneyi bulamamak için kalabalığa da ihtiyacınız yok aslında. He işin başı dikkat. Yani o kadar zor değil iğneyi bulmak ama bulmuş gibi yapıp yenisini almayı düşünürsek iş daha kolay olur. Kendimi kandırıyorum evet, ancak insanın kendini yenilemeye çalışması ayıp bir şey değil.   Yalanlara kılıf uydurmanın insan gelişimi üzerindeki etkisi tartışılamaz. Bu arada listenin maddeler halinde ilerlemesi gerekirken gereksiz laf kalabalığı ile düz bir paragrafa dönmesi ne acı. Siz bu acıyı hissedemezsiniz. Zaten şurada sarf edilen cümleler konuşamamakla alakalı. Hangi insan evladı birinin karşısına geçip bu şekilde saçmalamasını ister ki? Şahsen ben istemem (şahsen ben istemem cümlesinde bir bozukluk var). bu sebeptendir ki aynanın karşısına geçip kendimle de konuşmam. Zaten aynanın karşısına geçtiğimde tek söylediğim cümle, “You talkin’ to me?”. Ne …

Nasıl yapmalı?

Ramazan ile birlikte, geçmeyen saatlerin süresi uzadı. Rakamsal olarak aynı değeri gösterse de akılda yer ediş süresi bir hayli fazla. Şimdi yapmak istediğim şey hafta sonuna eş değer. Yani bütün gün uyumak. Yalnızlık öyle bir olgu ki bulaştıkça içine çekiyor sizi. Bulaştıkça daha derinlere çekiyor. Özel günler, geceler, bu yalnızlığa çare olmuyor. Eğer çalışmak zorunda olmasam mutemelen, hikikomori hastası olurdum. Çok meyilliyim. Tüm hafta sonu evden çıkmadığımı hatırlıyorum. İnsanlarla yüz yüze gelmeyi diyalog kurmayı da sevmiyorum. Buna rağmen kendimi çok iyi gizleyip, normal insan olma özelliğim ise takdire şayan… Eğer penguenleri çok sevmeseydim, en sevdiğim hayvanlar bukalemunalar olabilirdi. Peki penguenleri neden seviyorum? Bilinmez, acaba Tim Burton’un Batman’nindeki Penguen’e özentiden mi? Aslında akşam olmalı… Akşam olması da insanı kurtarmıyor ama varlığını hissetmek rahatlamakla eş değer… Bir çok yarım bıraktığım kitap var. Son bir senedir bu durum devam ediyor. Alıp masanın üzerine yığmaktan başka bir şey yapmıyorum… Ama uzun zamnadır istediğim şey …

zar zor bu günü de atlattım. artık bu işimde yarın son günüm. yarını da kazasız belasız atlatırsam eğer… yazmaya vakit bulamıyorum. bazen de yazmaya vakit bulsam yazacak şey bulamıyorum. şu aralar aklım bu değişim ve ittirilen hayatla  kadar dolu ki, bir kenara bırakıp toparlamak  deveye hendek atlatmak gibi. aslında hiç deve hendek atlatmadım. bırakın hendek atlatmayı deve bile görmedim. ha küçükken okulda deve diye hitap edilen bir çocuk vardı ama bu pek konuyla ilgili olmayacak. acaba o çocuk deveden gelmiş olabilir mi?  ilginç… daha fazla yazarsam saçmalayacağımı hissediyorum… tamam… tamam… sustum… bu da vega şarkısı oldu…

bilinçsiz bir sıkıntı var içimde. aslında az çok sebeplerini de bilmiyor değilim ama bilmemezlikten gelmek, içimdeki tarifsiz sıkıntının bünyemde daha az tahribata yok açtığını düşünüyorum. yersiz gelen bu saçma sıkıntılar yada kendimi nasıl olduysa şartlandırdığım otokontrol sistemim, “abuk” durumlarda “sabuk” tespitlerle kendini ortaya çıkarıyor. peki ne mi anlatmaya çalışıyorum ben? beni dinleyin ey ahali! herkes biliyor, kim olduğunu, ne yaptığını, hatta üstüne üstlük ne olacağını bile… biz boşa kürek çekiyoruz kuzum gözyaşlarımızda…

bu gün bizi kaç kişi öldürdü yada biz kaç kişiyi…

Bunları biliyorum, yani söylemediklerimi. Aklımın bir köşesinden geçenleri. Bazende farkında olmadan bildiklerimi. Rüyalarımda gördüğüm abuk sabuk şeyleri. Belki gerçektende, gerçekte görünce mutlu olacağım şeyleri yada korkacaklarımı. Kim bilebilir ki? Bakınız kendimi herşeye alıştırdım. Üzerime yürüyecek bir sari katilden korkmam mesela yada bir kurt adamdan. Bir yanımda “katilin dleikanlısı silah kullanmaz” demiyor değil. Neye inanayım? Gözümün önünde büyüyüp son bulan mavilie mi? Hayır hiç birine. Uzaktan gelen seslere mesela. Kim çağırıyor beni? Şimdi bu sessizliğin ortasında…. Seni nasıl öldürebilirim? Bu işten nasıl zevk alabilirim? Hiç bir alet kullanmadan. Isırarak parçalayabilir miyim vücudunu? Sadece ortalığı boyamak amaçlı… Susturun beni. Kİm nasıl yapar, ne yapmaya çalışır bilmiyorum ama sadece susturun. Bakın bo sokak o sokak değil. Yani hiç kimsenin bilmedii, hiç kimsenin geçmediği, sadece hayaletlerin bulundurdu. Yok öyle bir yer, olmadı olmayacak. Kalbimdeki odacıklardan başka. Ne kadar çarpacak kadehler birbirine, bu şarap daha ne kadar akacak… Her şey güzel olmuşken. Sadece gülümsüyorken. Bırakın …

Back to Top