Küçük bir haftasonu tatilinden geriye kızarmış olarak dönen ben, tavada yengeçten farksız bir durumdayım. Ufak şiddetli acılar yaşasam da vücudumu suya sokmanın mesutluğu içinde kendimi avutuyorum. Nu arada bu haftasonu vaya sıcaktı. Evdeki termometrenin ibresi (aslında ibre yok) 32’den aşağısını göstermemekte direnip, yukarılara çıkmakta ısrar ediyordu. Neyse sonuçta yüzdük çok şükür. Birde düngece tuvalette tuvalet kağıdını inceleme fırsatım oldu. Sanırım markası Selpaktı ve üzerinde çiçek ve kalp sembolü vardı. Tuvalet kağıdına kalp ve çiçek koymanın nasıl bir fikri olabilir ki? Aşk meşk, kalp, çiçek, sevgi bunlara kıçı mı silerim anlamına mı geliyor bu.? aman sabah sabah saçmaladım yine..

resimdeki

varsın biliyorum bazen anlamsız cümlelerime karşılık veriyorsun bazen beklemediğim anda gülümsemeni betimliyorsun her şey soğuk bir rüzgarın titremesiyle kendime getiriyor beni her şey yalan doğal bir gülümseme suratımda sokak lambalarından yansıyan her şey sessiz kuyruğunu bacakları arasına sıkıştırmış bir it gibi her şey sakin cümleler sadece yalan kifayetsiz benliksiz…

pazar. pekte güzel olmayan bir gün. dün gece sevdiğim bir arkadaşımın istanbul’u terkediş partisine gittim. etrafta tanımadığım onlarca insan. herkes kendi grubuyla… iş arkadaşları bir masada, okul arkadaşları başka bir masada ve biz film ekibinden olanlar bir başka masada… dört kişiyiz. arkadaşı tanıyan iki kişi, diğer getirdiklerimiz ise muhtemelen sıkılmamak için getirdiklerimizden. yoo sadece süs olsun diye değil sevdiğimiz kişiler. dördüncü kişiyi yeni tanıdık. uzun dönem kanadada kalmış türkçesi de biraz bozuk. sonuçta bizim için problem değil. ilk gidenlerdeniz. sadece bir kişi var. oturuyoruz sonra bir çift geliyor tanışıyoruz, bu tanıştığımız ilk ve son kişi. daha sonra kalabalıklaşan ortamda iş arkadaşları gruplaşıyor. hatta bir bayanin bir diğerine “aa seni hiç böyle görmemiştim” dediğini duyuyorum. yeni arkadaşımız yandan “beyaz gömlekliler” takımı diyor onlar için kanada’da böyle diyorlarmış. evet, onay veriyorum. oturacak yer olmasına rağmen ayakta muhabbet ediyorlar. ofis maceraları, ilişkiler dedikodular, farklı görünmeye çalışmalar… insan fazla para kazanmaya başlayınca yapmacık mı …

ne kadar oldu? üç gün, beş gün, bir hafta, bir ay… birimle ölçemesem de uzun olduğu kesin. taşlaşan vücudumun derinlik halkalarının sayılabilir kıvamda, hapşurduğumda bile bedenimden kopan uzuvlarımın acısını hisssedemez durumdayım. nefes almak yııkıma uğramış hayaller arasında ümitlenmeye eş değer… herşeyim susuyor, o çok konuşmayı seven, konuştuklarını kendine saklayan beynim bile. ne kadar zor… beynin kilitlenmeye başladığında vücüdunu açamamak… ahh… olmuyor bok gibi neyse sitir et…

Tanımlamak cümleleri, birbirinin ardına sıralamak, tarifi olmayan duyguları realist bir kimliğe büründürmek. Her şey ne kadar zor konuşmak, susmak, yazmak… yanlış yerde yanlış insandan doğru cümleleri duymayı beklemek. Beklemek… sonunu kestirip bastıramadığın hayaller içinde var olmaya çalışmak. Cümlelerim ne kadar anlamsız. Titreyen kemiklerimin çıkardığı sesler gibi anlamsız. Belki anlatılabilir belki hissedilebilir… yansıman karanlık çarpmışken suratıma yanık gülümsemen… susalım.. ayıplar sarmışken etrafımızı bir tek gümlenin gazabına uğramayalım. Boş bir kovana sıkıştırmaya çalışmadan barutları. Bugün, bugün yarının taşlı yollarındaki ilk gün…sessizce uzanan benliğimize bırakalım kendimizi… k: ne olmak isterdin? a: bir uçak, yakıtı hiç tükenmeyecek… k: duygulardan uzak olmak istiyorsun yani… a: hayır, duyguların en yücesini tatmak, özgürlüğü tatmak… özgürlük olmadan diğer duygular kıymetsiz, bir kutunun içerisinde denizin dibine batarken basıncın altında kalmak gibi. k: denizin dibi… sakin ve huzurlu… istediğin… a: inene kadar basınç altında patlamazsan… akşam oluyor. hava dalgalı. gökyüzü kutsal kitaplardaki kıyamet günlerini andırıyor. soğuk. cümlelerin donarak bedenime saplandığını …

maçlar tatil edildi…

a dramatic coffee by ~angellife yoğun kar yağışı istanbulu felç ederken bir haftadır süregelen agrafide beni tatil etti. neye elimi atsam ikinci cümlenin sonunda bir üçüncünün tek bir harfine uzanamaz oldu elim. bunun şahsıma nazır tembelliğimle bir alakası olduğunu düşünüyorum. artık bilgisayar klavyesi tuşlarına basıp yazmak zor geliyor. eski usullere dönüp kağıt kalem kullansam bunların bilgisayara aktarımı ayrı bir dert. hal böyle olunca üçüncü cümlenin başında ki bıkkınlıklar hat safhada yer alıyor. şöyle konuştuğunu yazan bir program var mıdır acaba? hatta düşündüğünü olsa daha iyi olur. birçok hikaye yine yarım kaldı. ufak tefek kargaşalarım kaoslara doğru yürümüyorda değil. ah zaten bu zmaana kadar ne bitirdim ki. iki üç şey. kendimi boşa damlayan bir musluk gibi hissediyorum lakin damlaya damlaya göl olmaktan uzak. çünkü damlaların her biri zıt gönlerde hareket ediyor. sabah işe yürürken (bu karda yürünür mü demiş olabilirsiniz ama mesafe yakın) üzerime dolan karın ağırlığını bile taşıyamadım. esen rüzgar …

bi zamanlar… savaşmak? kaçmak? evet ben bir korkağım. üzgünüm anne, üzgünüm baba senin gibi olamadım ve senden uzak sensizlikle yürüyorum…. ama en büyük kaçışı sen yaptın. hayattan kaçtın insanlardan kaçtın.. bizi bıraktın… hayır bütün hayatımın sorumluluğunu yüklemiyorum sana, senin kadar korkak değilim yüzleşebiliyorum en azından tam bir kaçış yok. yok hayır öyle deme… üstüne yürüyebilirim senden daha başarılıyım bu konuda itilmiş bir ucube değilim. olmam… olmayacağım… yo sus. sana söylemedim… üstüme gelme. hayır… ama yapmamalıydın bunu bırakmamalıydın öylece… sana atmıyorum. bak insanlarla konuşabiliyorum. tamam başarılı değilim ama deniyorum. bende mi sorun yo hayır ben ya yapılması gerekiyorsa layıkıyla yaptım hayır insanlar anlamıyor beni bildiğin gibi değil. sen gideli çok şey değişti, evler arabalar hayır onlarla iyiyim insanlar da değişti. işte onlar asıl olması gerekenler. eski çocuk değilim artık tek başıma yapabilirim bak onca sene geçti iyi olsun diye hiçbir şey yapmadım şimdi yapacak mıyım yo hayır öyle konuşma bu benim …

Back to Top