buralarda yokken izlediklerim

Professor Marston and the Wonder Women (2017) Aslında Wonder Woman’ın böyle bir hikayesi olduğunu da bilmiyordum. Wonder Woman’ın yaratıcısı Profesör William Moulton Marston aynı zamanda DISC Kişilik Envanteri analizinin ve yalan makinesinin mucidiymiş. Oxford Üniveritesinde öğretim görevlisi olan Marston burada bir öğrencisine aşık olur. İşin sıradışı kısmı aynı üniversitede öğretim görevlisi olan karısı Elizabeth’te aynı kadına aşık olur ve beraber yaşamaya başlar. Tabi bu skandal olay duyulunca hepsi birlikte kovulurlar ancak birlikte yaşamaya devam ederler. Bu esnada Marston bu iki kadından esninlenerek aslında fantazilerini de dile getirdiği bir kadın süper kahraman ortaya çıkarır. Bu karakter büyük bir ilgi ile takip edilir ama aynı zamanda müstehcen de bulunur. İşte filmde bu hikayeyi anlatıyor. Genel olarak bakıldığında film yavaş ilerliyor. Ancak Wonder Woman gibi bir karakterin yaratıcısının aynı zamanda yalan makinesi gibi bilimsel bir icada da adını yazdırması bu yavaş ilerleyen hikayede dikkati canlı tutuyor. Her biyografide olduğu gibi bunda da bir …

Godzilla

Canavarların kralı Godzilla’yı 1954 senesinde ilk görücüye çıktığından beri takip etmeye çalışıyorum. Adına onlarca film yapılmış Godzilla için bir filmde Holywood sinemasından geldi. Aslında filmi sinemada izleyip izlememe konusunda biraz fazla tereddütte kaldım. Sonunda gözlerimi karartıp girdim sinemaya. başka filme mi gitseydim acaba diye de düşündüm sonradan. Ama Godzilla candır. İzlemeden olmaz. Öncelikle filmle girerken çok fazla beklentim olmadığını belirtmeliyim. Filmin fragmanlarından eskiye atıflarda bulunan ancak uzaktan yakından ilgisi olmayan bir filmle karşı karşıya olduğumu anlamıştım. Zaten o gördüğünüz kadarıyla olayların tümünün Amerikan ordusu eşliğinde geçmesi karşıma çıkacak Amerikan milliyetçiliğine karşı da kendimi hazırlamamı sağladı. Tabi adamlar o kadar para verip yatırım yapıyorlar elbette kendi milliyetçiliklerini yapacaklar o başka. Gerçi filmde ünlü Amerikan ordusunun da aciz kaldığını görüyoruz. Şimdi cümlenin akışı donanmaya aklınca aklıma Battleship‘teki Rihanna geldi. Filmde onu görmek süper olurdu. Neyse fantastik film ya bende fantezi yapıyorum.

Blue Jasmine

Woody Allen filmlerini pek sağlıklı izleyebilen biri değilim. Bunu diğer yazılarımda da yazmıştım. Nedense filmleri izlerken sıkılırım. Ancak Woody Allen‘in mekan çekimleri ve çalıştığı görüntü yönetmenleri iyi olunca görsel olarak ortaya güzel filmler çıkar, filmin geçtiği şehirleri benimseyerek izledim. Bir çok kişi görsellik konusunda eminim ki benim gibi düşünüyordur. Ben de yine Woody Allen filmlerinden sıkılacağımı düşünerek bu amaçla filmin başına oturdum. Tabi bir de filmin baş rolünde Cate Blanchett gibi bir isim vardı ve En İyi Kadın Oyuncu Oscarını almıştı. Tabi ben Cate Blanchett‘in Oscar almasını pek yadırgamadım. Zaten iyi bir performans göstereceği kesindi. Ancak filmi izledikten sonra klasik bir Cate Blanchett performansıyla karı karşıya kaldığımı gördüm. Evet performansı iyiydi ama kendisini daha iyi de izlemişliğim olmuştu. Ancak şu ana kadar izlediğim En İyi Kadın Oyuncu adayı oyuncular içinde (Amy Adams, Sandra Bullock), ödülü yine Cate Blanchett‘e verilmasının taraftarı olurdum. Zaten kadının duruşu, bakışı, varlığı bile ayrı bir karizma.

Back to Top