Etiket arşivi: Saoirse Ronan

The Grand Budapest Hotel

Geçtiğimiz festivalde filmi izleyecektim ancak yer bulamamıştım. Akabinde nasılsa izlerim dedim ve bir kenara kaldırmıştım. Geçtiğimiz aylarda uzun bir uçuş sırasında hava yolunun video listesinde filme rastladım ve izleyeyim bari dedim. İzledim izlemesine hatta filmi izlerken yolculuğun nasıl geçtiğini anlamadım bile. İnince yazarım dedim iş güç dedim derken bu güne kadar geldi yazmak. Film pek sevdiğim yönetmen, Wes Anderson‘a ait. Yine bir hikaye, bir şiir kitabı gibi filmle çıkmış karşımıza Wes Anderson.

Film oldukça eğlenceli. Her dakikasını gülümsemeyle izliyorsunuz. Oyunculuklar çok güzel. Zaten filmin ana kadrosu başlı başına yeter. Ama filmde küçük rollerde ünlü isimleri görmekte oldukça keyif veriyor insana. Oyunculuklar güzel dedim aynı şekilde karakterler de yine özenle ve ayrıntılı bir şekilde incelenmiş. Okumaya devam et

Hanna

Bekleneni vermeyen filmlerden biri de Hanna. Başta Cate BlanchettEric Bana gibi isimleri kadroda görmek sizi heyecanlandırıyor. Fragmanı izlediğinizdeyse işte bu diyorsunuz. Filmin müziklerini ise çok başarılı bir şekilde The Chemical Brothers yapmış. Öyle ki müzikler filmin biraz önüne geçmiş. Filmden sonra sanki  The Chemical Brothers klibi izlemişsiniz gibi geliyor size.

Film gerçekten iyi başlıyor hakkını yememek lazım. Eric büyük bir özveri ve disiplinle Hanna’yı insanlardan uzak bir yerde ölüm makinesi gibi yetiştirmesi içimizdeki merakı korluyor. Bunun yanı sıra Hanna’nın bildiğimiz dünyaya olan merakı filmin ilerleyen dakikalarında Hanna’nın hayat konusunda ikileme düşeceğinin haberini veriyor bize. Bu dakikalardan itibaren Hanna’nın kim olduğuna, nerede ne amaçlı bulunduğuna aklımızca yanıt getirmeye çalışıyoruz.

Daha ilk dakikalardan filmin sonu hakkında bir sürü yorum yapıyorsunuz. Ancak adamın neden kızı gözlerden uzak bir yere getirip onu bir ölüm makinesiymiş gibi yetiştirdiğine bir sonuç bulamıyorsunuz. İşte bu da filmin ilerleyen kısmını oluşturuyor. Ortada Marissa diye bir kadın vardır kimdir, nedir, soruları aklımızı kurcalar. Hanna hazır olduğunu söylediği anda yerlerini belirleyen bir cihazı çalıştırırlar. Eric, Hanna’yı bırakıp kaçar. Hanna ise görevlilerin, eline geçer.

Hanna götürüldüğü yerde Marissa ile görüşmek ister. Marissa’nın yerine ise bir başkası gönderilir. Hanna onu öldürür ve bulunduğu yerden tüm güvenlik tedbirlerini aşarak kaçar. İşte filmin en iyi sahnelerinden biri burasıdır. Hanna, Eric ile buluşmaya giderken, yaşıtı bir kızın ailesinin peşine takılır. Kız ile arkadaşta olmuştur. Hanna görmediği merak ettiği hayata bir nebze olsa da burada yaklaşır.

Biz Hanna hakkında soru işaretleri ile boğuşurken film de bu saatten sonra yakalamış olduğu gizemi kaybetmeye sıradan bir hikaye olma yolunda ilerlemeye başlıyor. Daha kim olduğunu kestiremediğimiz Marissa, Hanna’yı bulması için beyaz saçlı psikopat Isaacs ve adamlarını tutar. Bu adamlar kimdir nedir neyin nesidir, bilmeden ilerlemelerini ve yaptıkları işkenceleri izliyoruz. Tahminlerimiz bu Marissa, Isaacs, Erik arasında bir husumet olduğu yönünde gelişiyor ama film bu konu hakkında bize sır verip ser vermiyor.

Daha sonra bu psikopatlar, Hanna’nın ilk arkadaşını ve ailesini kaçırarak ona şantaj yaparlar. Burada film sıradan bir kovalama hikayesine dönüyor. Hanna bu beyaz saçlı ve rakibini hallettikten sonra, Marissa’nın peşine düşüyor. Aslında burada kim av kim avcı o da belli değil. Herkes birbirinin peşinde gibi bir durum var ortada. Ancak ne nedir hala haberimiz yok.

Birden final oluyor filmde. Bir kaç kelime ile olan biten özetleniyor. İyi askerler yaratmak için bir projede genetiği değiştirilen bebekler söz konusu. Erik’in sevgilisi de bu projeye katılınca bebeklerini korumak için kaçıyorlar. Proje sorumlusu olan Marissa ise genç kadını kaçarlarken öldürüyor. Eric, Hanna’yı alarak kimsenin bulmayacağı yere saklanıyor.

Tüm bu olan biten bir kaç dakika ve cümleye sığdırılmış. Haliyle film insanda “küt” diye bitmiş etkisi yaratıyor. Ne olduğunu anlayamıyorsunuz. Her şey güzel giderken filmin başı ile sonundaki çelişkiler size sanki iki ayrı film izlemişsiniz hissi veriyor. Göze en çok batan hata ise Hanna’nın teknolojiden uzak bir ortamda her şeyden habersiz olmasına karşın, ilerleyen bölümlerde bilgisayarı bir hacker gibi kullanabilmesi. Bizim kaçırdığımız bir şey mi vardı acaba?

Film güzel başlayıp kötü bitiyor. Senaryoda açıklar çok. Yönetmen de anlatmak istemediğini anlayamamış. Filmin ne olması gerektiği konusunda tereddüte düşmüş anlaşılan. Tüm bunlara rağmen neyin ne olduğunu anlamak için filmi izliyorsunuz. Tabi bu ayrıntılı yazıdan sonra izlemediyseniz eğer, izlemenize de gerek kalmıyor.

Yönetmen: Joe Wright

Senarist:

Seth Lochhead
David Farr
Seth Lochhead hikaye

Oyuncular:

Saoirse Ronan Hanna
Eric Bana Erik
Cate Blanchett Marissa
Tom Hollander Isaacs
Paris Arrowsmith CIA
Olivia Williams Rachel

Linkler:

http://www.imdb.com/title/tt0993842/

 

 

The Lovely Bones / Cennetimden Bakarken

Aynı zamanda Oscar’a aday olan bir film The Lovely Bones. Yönetmen sevdiğimiz saydığımız artık kötü iş yapmayacağını kabullendiğimiz Peter Jackson. Tabi yapımcılardan biri de Spielberg. Film Alice Sebold‘un aynı adlı kitabından uyarlanmış. Kitabı okumadım ama gerçekten başarılı bir uyarlama olduğu zaten izlerken kendini belli ediyor.

Tabi film boyunca bana What Dreams May Come çağrışımı yaptı ama sonuçta hikaye aynı diyarlarda gezinince böyle çağrışımların olması gayet normal. Öncelikle belirtmeliyim ki hikayenin kurgulanışı ve oyunculuk gayet başarılı. Film durağan ilerlemesine rağmen görsellik ve işleyiş merak uyandırıyor. Hikaye başarılı bir şekilde gizlenmiş.

Film 14 yaşındaki Susie Salmoon’un bize seslenmesi ile başlıyor ve anlıyoruz ki Susie ölmüş ve başından geçenleri anlatıyor. Yıl 1973, Susie okul dönüşü, bir katil tarafından kaçırılıyor ve öldürülüyor. Su tarihten sonra Susie’nin sesinin deldiği dünyayı da görmeye başlıyoruz. İki dünya arasına sıkışmış bir dünyadır bu anlaşılan o ki tamamlanmayan işini tamamlamaya çalışacaktır.

Susie kendi dünyasından gerçek yaşamda olup biteni izler. Katili hala bulunmamıştır ve bu dünyasının ailesi ile ortak bağı olduğunu keşfeder. Bir şekilde onlarla iletişim kurar ancak tabi beklediğimiz gibi gelişmemektedir film..

Son yirmi dakikasında filmin finali hakkında yada katilin yakalanıp yakalanmayacağı hakkında endişeli ve meraklı bir bekleyiş sarıyor bizi. Ancak filmin akışında herhangi bir hızlanma olmuyor. Bu durum biraz rahatsız etti beni. Ama final başarılı olmuş. Oyunculuk ise gerçekten güzel. Zaten tanıdık sevdik yüzleri görmek beni sevindirdi.

Festivalin en iyi filmlerinden birisi Cennetimden Bakarken. Bence Oscar içinde en büyük aday…

Yönetmen: Peter Jackson

Senaryo: Fran Walsh, Philippa Boyens, Peter Jackson, Alice Sebold (kitap)

Oyuncular:

Rachel Weisz Abigail Salmon
Mark Wahlberg Jack Salmon
Saoirse Ronan Susie Salmon
Stanley Tucci George Harvey
Jake Abel Brian Nelson
Susan Sarandon Grandma Lynn
Michael Imperioli Len Fenerman
Reece Ritchie Ray Singh

Linkler:

www.lovelybones.com/

http://2010.ifistanbul.com/tr/Movie/the-lovely-bones

http://www.sinemalar.com/film/20543/Cennetimden-Bakarken/

http://beyazperde.mynet.com/film.asp?id=4709

http://www.imdb.com/title/tt0380510/