1 – Savaş ve Kayboluş

(çıktığı gibi)

Şehrin üzerinde yankılanan patlama sesleri artık yaşanan rutinlikten başka bir şey değildi. Öyle ki şehir halkı bu patlamalara öyle alışmış, çoğu patlama onları uykularından bile uyandırmıyordu. Aslında şehir insanlarının uykusunun çok ağır olduğunu söyleyebiliriz. Şehir yönetimi gece ondan sonra sokağa çıkmayı yasaklamış, on birden sonra da karartma yasağı getirmişti. Saat on bir itibariyle tüm şehir kararır. Küçük bir mum ışığına bile izin verilmezdi. Bu sebepten dolayı şehir halkı oturma odalarını pencerelerden uzak yerlere taşımış, yatak odalarını ise pencerelere daha yakın yerlere. Bu gibi lüksü olmayan şehir halkı ise pencerelerini kalın, siyah battaniyelerle örtmüştü. Genelde halk on bir deyince uykuya dalmış olurdu. Aynı belediye başkanı gibi…

<

p style=”margin-bottom: 0cm;” align=”JUSTIFY”>

Şehrin en yaşlısının bile karartmanın olmadığı günlerden haberi yoktu. Yıllardır hatta yüzyıllardır süren bir zorunluluk gibiydi karartma ve uzaktan gelen patlama sesleri. Artık halk öyle alışmıştı ki bu doğal bir olaydı onlar için. Kimsenin ne için, kim için, kimlerin savaştıklarından haberleri yoktu. Yıllardır bu sesler duyuluyor sıradan normal bir hayat sürülüyordu. Tek sorun şu karartmaydı, hatta o da sorun olmaktan çıkmıştı.

<

p style=”margin-bottom: 0cm;” align=”JUSTIFY”>

On bir olduğunda şehir tüm insanları ile birlikte uykuya dalardı. Sadece insanlar değil hayvanlar bile uykuya dalar, hiçbir şekilde sessizliği –savaştan kalanlar hariç- bozmazdı. Yıllardır yaşanmayan saldırılar sonucu, şehrin güvenlik görevlileri bile on bir olunca yatardı. Şehirde bu zamana kadar gece on birden sonra olay yaşanmamış, akla gelecek en kötü suçlar bile gündüz gözüyle yaşanmıştı. Gece şehir gündüz olduğundan daha güvenliydi aslında, ancak halkın bundan haberi yoktu.

<

p style=”margin-bottom: 0cm;” align=”JUSTIFY”>

Şehirde sokaklar belli bir paralelde dizilmiş, evler birbirinin aynıydı. Şehir kurulduğundan beri evler aynı şekilde bırakılmış -her biri için tarihi eser diyebiliriz ama kimsenin bundan haberi yok-. Bazı çürüyen ahşap evler öylece çürümeye terk ediliş. Şehir mimarisinde yık yeniden yap gibi bir olgu yok. Ya eskisi gibi bırakılıyor yada onarılıyor.

<

p style=”margin-bottom: 0cm;” align=”JUSTIFY”>

Sokakların paralel olduğunu anlatmıştım sanıyorum ve de evlerin hepsinin aynı. Mesela 5. sokak ile 2. sokak arasındaki tek fark, sokak girişindeki tabelanın farklı olması. Paralelindeki evler bile aynı. Sokak başındaki üçüncü ev eğer iki katlı ve ahşap ise diğer sokaklardaki evde aynı. Dışarıdan baktığınızda bir rutinlik hakim. Dış görünüşler ne kadar benzese de evin içi birbirinden o kadar farklı. Ev değiştiren her şehir sakini istediği gibi evin şeklini değiştirmekte özgür. Dışına bulaşmadığı sürece.

Şehir bir rutinlik timsali gibi. Farklı şeyler yaşanmayan, belkide yaşatılmayan bir şehir. İnsanlar genelde sabah sekizde uyanır, dokuzda işbaşı yaparlar. Bazen çiftçilerin daha erken kalktıkları görülmüştür ama bu sadece istisnalarda ibarettir.

<

p style=”margin-bottom: 0cm;” align=”JUSTIFY”>

Şehir rutinlerden ibaret demiştik ya atılan adım, söylenilen sözlere kadar bu böyle. 7. sokaktaki Bay Kerem ile Bay Olgun’un kavgaları da aynı şekilde. Her akşam saat dokuzu gösterdiğinde yıldızları izlemeye evinden dışarıya çıkan Bay Kerem, aynı amaçlı dışarıya çıkan Bay Olgun’la tartışır. Bu tartışmaya onları yatıştırmaya çalışan Bay Metin’de karışır daha sonra. Bay Olgun ve Bay Kerem karşı komşulardır. Aralarındaki bu husumeti kimse bilmez ancak kavgaları tüm şehre ün salmıştır. Kavga dediğimiz de ağız dalaşından bir şey değildir. Birbirlerine olan temasları sadece gömlek yakalarını tutmaya kadar ilerleyebilmişlerdi. Bay Metin ise Belediye meclis üyesi, Bay Olgun’un iki ev ötesinde oturan komşusudur.

<

p style=”margin-bottom: 0cm;” align=”JUSTIFY”>

Es geçmemek gerekir ki Şehirde kadın erkek ismi diye bir şey yoktur. Herhangi bir isim herhangi biri için kullanılabilir. Onların cinsiyetini belirten isimlerin başına gelen “bay” ve “bayan” takısıdır.

7. sokakta yine aynı rutin tartışma yaşanmış, her iki tarafta yorgunluğun ardından kendi evlerinin önüne çekilmişti. Saat ona çeyrek vardı. Sokak halkı yavaş yavaş evlerine çekilmişti. Sokağın on metre aralıklı olarak yerleştirilmiş aydınlatmalarından loş bir ışık yayılıyordu. Evlerden sızan ışık, zifiri karanlığa bürünmeye başlayan sokağı biraz daha aydınlatıyordu.

<

p style=”margin-bottom: 0cm;” align=”JUSTIFY”>

Bay Kerem, evinin önündeki taş kaldırıma oturdu. Hala içinden bir şeyler söyleniyordu. Bir an için soğuk bir rüzgar esti. Rüzgar burnuna yanık kokusunu getirdi. Evet şehir halkı buna da alışkındı ancak bu konu sanki biraz daha yoğundu. Gözlerini gökyüzüne dikti. Belli gecelerde yıldızlar şehir halkının Yıldız Dansı diye adlandırdığı bir oyun sergilerlerdi. Bu dansın ne zaman olacağı konusunda kimsenin fikri yoktu ve sadece denk gelenler izleyebiliyordu. Dansı izleyen kişiler ertesi gün büyük bir gururla bu dansı anlatıp durulardı.

<

p style=”margin-bottom: 0cm;” align=”JUSTIFY”>

Bay Kerem, kaldırıma doğu uzandı. Bu şekilde gökyüzünü daha net görebiliyordu. Tam o esnada, Yıldız Dansı başladı. Yıldızlar bir perde gibi açılarak dikdörtgen bir hal aldılar. Bay Kerem birden bire heyecanlandı. Kalktı etrafına baktı ancak kimse yoktu. Bu 10 dakikalık muhteşem gösterinin belki de tek izleyeni o olacaktı. Birden içinde kendisine kimsenin inanmayacağı hissi dolandı aklında. Bu güzden yardımcısı, Bay İsmet’e seslendi.

Bay İsmet ile bu kocaman evde yaşıyordu Bay Kerem. Karısı öldükten sonra çocuk denebilecek yaşta Bay İsmet’i yanına almış onun hem eğitimini üstlenmiş hemde ev işlerinde kendisine yardım etmesi için eğitmişti onu. Her ne kadar bir birlikte çok zaman harcamış olsalar da aralarındaki efendi – uşak ilişkisinden ileriye gitmemişti.

<

p style=”margin-bottom: 0cm;” align=”JUSTIFY”>

Bay İsmet, kapıdan çıktı. “buyurun efendim”

İsmet bak, Yıldız Dansı başladı, otur.” Bay İsmet, Bay Kerem’in yanına oturmuştu. O esnada Bay Kerem tekrar kaldırıma uzandı. Bay İsmet’te bu gösteriyi izlemek üzere Bay Kerem’in yanına uzandı.

Yıldızlar oluşturdukları büyük dikdörtgenin içinde şekiller oluşturuyordu ve şekiller bir müzik eşliğinde hareket ediyormuşçasına bir o köşeden bir diğer köşeye hareket ediyordu. Herkes bir müziğin olduğu konusunda hemfikirdi ancak hiç kimse bu müziği duyamamıştı. Sanki, patlama sesleri de Yıldız Dansı boyunca susuyordu. Halk Yıldız Dansını izlemek için savaşa ara verildiğini düşünmüştü hep.

Dans bir atlı karıncanın dönüşüyle başlamıştı. Bir at dönen atlı karıncanın yanına gelmiş, kendi hemcinsinin etrafında dönüyordu. Birden bire bu iki görüntü söndü. Sol taraftan bir balerin dans ederek gelmeye başladı. Ardından bir diğer, bir diğeri… sonra her bir yıldız dağılarak büyük bir yıldız oluşturdular. Yıldız iki adet gözün çeklini aldı. Birkaç kez göz kapakları kırpıldı. Sağ gözden bir damla yaş aktı. Bay Kerem ve Bay İsmet akan göz yaşının üstlerine doğru geldiğini hissettiler. O esnada yıldızlardan oluşan atlı karınca tekrar gözüktü.

Her iki adam da, gösteriyi izlerken etraflarından dolaşarak gelen küçük çocuğu fark etmemişlerdi. Çocuk Bay Kerem’in yanına uzanmış, gökyüzündeki gösteriyi heyecanla izliyordu. İki yaşlarında sarı saçlı bir çocuktu.

<

p style=”margin-bottom: 0cm;” align=”JUSTIFY”>

Nihayet gösteri bittiğinde Bay Kerem ve Bay İsmet yüzlerinde memnun bir ifadeyle yattıkları yerden doğrularak oturdular. İkisi de birbirine bir şey söylemiyordu. Ancak sessizliği Bay Kerem’in yanında hala uzanmakta olan çocuk bozdu. Öyle bir kahkaha atmıştı ki bu iki yetişkin adamın da korkmasına sebep olmuştu.

Bay Kerem çocuğa baktı. Daha sonra etrafına. Etrafında çocuğun ailesinin olabileceğini düşündü ancak kimse yoktu. Çocuk ayağa kalktı. Bay Kerem’e bakıp gülüyordu. Çocuğun üzerinde tek parça tulum şeklinde pijama vardı. Unutmadan söylemek gerekir ki bu şehir insanlarının yatma kıyafetidir. Bay Kerem çocuğa bir kaç soru sordu, ancak çocuk ona garip seslerle yanıt verdi. Arada gülmeye de devam ediyordu. Kimin çocuğu olabileceği konusunda hiç bir fikri yoktu. Bay İsmet’e döndü ve “tanıyor musun bunu?” diye sordu. Bay İsmet hayır anlamında başını salladı.

Bay Kerem’in iyi bir komşu olduğu söylenemezdi. Komşulardan alakasız yaşardı. Eğer komşulukla ilgili bir prosedür yerine getirilecekse bu işi Bay İsmet yapardı. Bay Kerem bir kaç kez daha çocuğa sordu kim olduğunu ama yanıt alamadı.

Haydi kalk Bay İsmet, bir kaç eve soralım şu çocuğu.” Bay Kerem çocuğu kucağına aldı. Çocuk Bay Kerem’in ensesindeki kıvırcık saçlarla oynayıp gülmeye başladı. Hemen iki yanlarındaki evin kapısının açık olduğunu fark etti Bay Kerem, çocuğun oradan kaçmış olabileceklerini düşünerek direkt oraya yöneldiler.

<

p style=”margin-bottom: 0cm;” align=”JUSTIFY”>

“Bay Narin ve Bayan Deniz yaşıyorlar burada. Genç bir çift. Ancak çocukları yoktu sanırım.” Diye bir açıklama yaptı Bay İsmet.

“Belki bir tanıdıkları gelmiştir.”

Kapı zilini çaldılar, ancak zil çalmamıştı kapıyı vurmayı denediler. Tam umutlarını kesmişlerdi ki kapıya uzanan merdivenlerden bir ayak sesi duyuldu. Titrek bir bir mum ışığı dışarıya yansıdı. Kadın kısık gözleriyle meraklı bir şekilde Bay Kerem’e bakıyordu.

Bay Kerem kadını şöyle bir süzdü ve konuşmaya başladı.

“Kusura bakmayın Bayan Deniz bu saatte rahatsız ediyorum, Ben iki yan komşunuz Bay Kerem. Bu ufaklığı kapımızın önünde bulduk. Sizin de kapınız hafif açıktı bizde sizin evden kaçmış olabileceğini düşündük. Kusura bakmayın.”

Kadının siyah saçları önüne düşmüştü elinin tersi ile onları geriye ittikten sonra çocuğa baktı. Zaten hareketlerinden de Bay Kerem onun çocuğu olmadığını anlamıştı.

“Ne şeker bir çocukmuş, Bizim değil, kimin acaba, bu saatte dışarıda işi ne ki?”

“Biz de bilmiyoruz Yıldız Dansını izliyorduk Bay İsmet ile dans bitti bir baktık o biizm yanımızda.”

“Yaa, bu gece yıldız dansı mı vardı, of ya yine kaçırdık.”

“Evet muhteşemdi.” Bay Kerem gururlanmıştı. Kadına yıldız dansını en ince ayrıntısına kadar anlatı. Hatta öyle ballandıra ballandıra anlatıyordu ki anlattıkları bir çok şey tekrardan ibaretti. Sözlerine karartma son verdi. Bütün sokak birden karanlığa bürünmüştü. Hatta doğa bile bu karartmaya ayak uyduruyormuşçasına hafif bir rüzgarla kadının elindeki mumu söndürdü. Vedalaşıp iyi dileklerde bulunarak ayrıldılar.

Bay Kerem ve Bay İsmet eve dönerlen duvarları izleyerek yürümeyi seçtiler. Ortalığı sadece gök yüzündeki yıldızlar ve yarım ay aydınlatıyordu. Çocuk Bay Kerem’in omzunda uyuya kalmıştı.

“Bayan Deniz’de güzel bir bayanmış.” Sadece “evet” diyerek onayladı Bay İsmet, Bay Kerem’in cümlesini. Eve girip kapıyı kapadılar. Dışarıdan bir kaç kilit sesi duyuldu.

All Quiet on the Western Front (Batı Cephesinde Yeni Birşey Yok)

Elbette ki bu gün film günü değil ama (zaten günler konular karıştı iyice, düzen bana göre bir şey değil) bahsetmek istediğim bir film var. 1930 yapımı yönetmenliğini Lewis Milestone‘un yaptığı ve baş rollerinde Louis Wolheim, Lew Ayres, John Wray‘in rol aldığı etkileyici bir film. Film Erich Maria Remarque‘in “Im Western Nichts Neues” adlı kitabından uyarlanmış.

Daha Oscar’a leke sürülmemiş dönemlerde iki Oscar sahibi ( en iyi film, en iyi yönetmen) bu filmin en büyük özelliklerinden birisi ilk savaş karşıtı film olmasıdır.
Filmde gerek görsellik olsun gerek monolog ve diyaloglar olsun insana savaşın gerçekte ne olduğunu anlatmakta bire bir. Diğer savaş karşıtı filmler gibi içten içe savaş propagandası yapmayan sadece cepphedeki gerçeği ortaya taşıyan bu filmde ana fikri karekteri ağzından şöyle tanımlaybiliriz; “kahramanlık, cesaret yoktur, savaşta sadece ölüm vardir.”
Filmin bir çok görüntüsü İkinci Dünya Savaşı belgelesllerinde kullanılmış ve ilginç anektodlarla dolu bir filmdir. Film hakkında küçük notları şöyle sıralayabiliriz.
– o dönemde almanya’da iktidarda olmamalarına rağmen naziler, filmin
gösterimini engellemek için sinema salonlarını farelerle doldurmuşlar.
– yönetmen lewis (mile)stone, askeri malzemelerinin gerçeğe uygun olup
olmadığını öğrenmek için los angeles’da yaşayan eski alman askerlerine
çağrıda bulunmuş. sete o kadar çok asker gelmiş ki, stone birçoğuna
filmde rol vermiş.
– sınıftaki karatahtada göze çarpan, filmin kısa bir özeti niteliğindeki
“bana şu uzaklara giden akılsız kahramanı anlat” sözü homeros’un
“odyssey”‘inden alınmış
– ünlü final sahnesinde ise ayres’in kelebeğe uzanan eli aslında yönetmenin eliymiş. (ekşi sözlük)

Savaşın bütün yüzünü bu filmle görüyoruz. İzlemeyenler için yada savaşın kahramanlıktan başka birşey olmadığını düşünenler için düşüncelerini tekrar gözden geçirebilecekleri bir film. Bir çok replikten çıkartlacak o kadar çok şey var ki filmde ben de bir alıntıyla bitirmek istiyorum…
Paul Baumer izin alıp eve dönmüştür ve eski okulunun önünden geçerken öğretmenin eski ateşli konuşmalarına tanık olur ve sınıfa girer. Öğretmeni ondan çocuklara kahramanlıklarını anlatmasını ister ve replikten bir alıntı;

Şu görev zırvalıklarını senden burada dinlemiştim, daha fazla demir adam, daha fazla genç kahraman yaratmak. Hala ülken uğruna ölmenin güzel ve iyi bir şey olduğu fikrindesin, dedil mi?
Bizim de böyle düşümdüğümüzü biliyordun. İlk bombardıman bize daha fazlasını öğretti.
Ülken için ölmek pis ve acı doluydu.
Ülken için ölme vakti geldiğinde, hiçbir surette ölmemek daha iyidir.
Orada ülkeleri için ölen milyonlarca kişi var. Peki bu neye yarıyor?
Onlara orada ne çok ihtiyaç duyulduğunu|anlatmamı istediniz.
Size der ki;”Gidin ve ölün” Kusura bakmayın ama, “Gidin ve ölün” demek, yapmaktan daha kolay.
Ve bunu söylemek de, yaşananları|izlemekten daha kolay. Hayır! Hayır! çocuklar, çocuklar!
Üzgünüm Baumer, ama şunu söylemeliyim ki…
Konuşmanın bir yararı yok.
Ne demek istediğimi anlamıyorsunuz.
Bu sınıftan ayrılıp askere gideli çok zaman oldu.
Bu kadar uzun sürede dünya bir şeyler öğrenir sandım.
Ama şimdi bebekleri yolluyorlar ve bir haftada tükenecekler.
İzne gelmemeliydim.
Cephede ya yaşıyorsundur ya da ölüyorsunuzdur, hepsi bu!
Bu kadar uzun süre kimseyi kandıramazsın.
Orada harcandığımızı ve yaşasak da ölsek de mahvolduğumuzu biliyoruz.

http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=all+quiet+on+the+western+front
http://www.imdb.com/title/tt0020629/