Etiket arşivi: Stephen Rea

Underworld: Awakening

Serinin dördüncü devam filmi Underworld: Awakening. Ne yalan söyleyeyim filmin beni pek tatmin ettiğini söyleyemeyeceğim. Sırf aksiyona dayanan filmin bir senaryosu olduğundan şüpheliyim. Elbette bir çekim senaryosu vardır ancak bu senaryonun bir konu içermediği aşikar. Biz bir devam filmi çekelim bol aksiyon olsun demişler ve filmi yapmışlar.

Öyle ki aksiyondan başım döndü desem yalan söylememiş olurum. Filmin ilk dakikalarından itibaren olanı biteni anlama bir anlam verme çabasına düştüm. Baktım olmuyor, bu arada da film akıp gidiyor bari aksiyona kendimi bırakayım film bitsin dedim. Filmde bu kadar aksiyon varken de filmin finalinin oldu bittiye gelmesi ayrı bir konu.

Üçüncü filmde görmediğimiz Kate Beckinsale bu filmde yine karşımızda. Belkide filmin en büyük artısı bu. Üçüncü film araya sıkışmış, sanki ikiden, dördüncü filme atlamış gibi bir durum var. Selena karakteri sevgilisi olan Lycan ile birlikte kovalanmaktadır. İnsanlar tarafından sıkıştırılır ve denizde bomba ile etkisiz hale getirilir. Yıllar sonra ise uyanır. Uyandığı yer ise, denek olarak tutulduğu bir laboratuvardır. Buradan bir başka deneğin yardımı ile kaçar.

Selena ortalıkta dolanırken zamanın baya geçtiğini, insanların tüm diğer yaratıkları yok ettiğini öğrenir. Kaçanlar ise yer altına saklanmışlardır. Bu arada Selena’nın kaçtığını öğrenen vampirlerin liderinin oğlu onu bulmaya gider ve eli ile koymuş gibi bulur. Bu ikili daha sonra Selena’yı kaçıran diğer deneği bulurlar. Bu genç bir kızdır ve Lycanlar’da onun peşindedir. Selena öğrenir ki  Lycanlar kızın peşindedir. Vampirlerin saklandığı yere giderler ancak burada Lycanların saldırısına uğrarlar. Kızı da onlara kaptırınca geri almak için büyük yıkım yaşanır.

Durum bundan ibaret. Filminin başından bitişine kadar aksiyon mevcut. Filmin durduğu yerlerde, gereksiz diyaloglardan, hikayenin tam oturmamış olmasından kaynaklı, izleyiciyi sıkma durumu mevcut. Tabi bir yerde insanın aksiyondan filme odaklanması da, izleyiciyi zorluyor. Yani kısacası izlenmesi zor bir film.

Özetlemek gerekirse bence serinin en kötü filmi Underworld Awakening. Aksiyon sahneleri dışında hiç bir şey vadetmiyor. Oyunculuklar filme göre başarılı. Zaten kadroda Kris Holden-Ried‘i de görmek beni sevindirdi. Garibimin kaderi kurt adam olmak sanırım. Yakışmıyor da değil hani. Neyse özetlemek gerekirse, serinin meraklısın izlemesi gereken (her ne kadar seri ile alakası olmasa da), onun dışında aksiyon sevmeyen vampir filmidir izleyelim diyenler için zor ve boş bir film.

Yönetmen: Måns MårlindBjörn Stein

Senaryo: Len WisemanJohn HlavinJ. Michael StraczynskiAllison BurnettKevin GreviouxDanny McBride

Oyuncular:

Kate Beckinsale
Selene
Stephen Rea
Dr. Jacob Lane
Michael Ealy
Detective Sebastian
Theo James
David
India Eisley
Eve
Kris Holden-Ried
Quint

Linkler:

http://www.imdb.com/title/tt1496025/

filmsel dalgalanmalar… Gölge Oyunu – Stuck – X Files: I Want To Believe

Efendim ruhiyet-i halim belirsiz bir şekilde bilgisayarda o siteden bu siteye dolanıyorum. Dün geceden beri taktığım Moon River yine fonda. Bazen herkese olur, plağın iğnesi bir milim öteye geçmez takılır kalır. Şimdi ise CD çiziktir “de de de de” “dı dı dı dı” gibi böyle takrarlı sesler çıkarır. Velhasıl asıl anlatmak istediğim sürekli yerimde saydığım. Az önce Türk Sinema tarihinin en iyi filmi olarak gördüğüm Yavuz Turgul‘un Gölge Oyunu‘nu sanıyorum onuncu izleyişimdi. Of bu film yine sarstı beni. Şimdi, ne gerçek, ne hayal; var mıyız, yok muyuz? Soru işaretleri. Elbette bunları sormayı bıraktım yıılar önce. Acı çekebiliyorsak varız diyorum kıt aklımın erdiğice ve çekiyoruz, istesekte istemesekte. Gülüşlerimizin ardında bile bir hüzün. Sürekli kahkahaların ardına saklanan. Sustum. Bu halde ne yazılabilirki. Gözlerimde Şener Şen ve Şevket Altuğ‘un mükemmel oyunculukları hala devam etmekte. O iki karakterin sıcak dostlukları. Ama bir perde kapandı, şimdi kendi filmimizde var olma zamanı.
http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t= golge+oyunu&kw=&a=&all=&v=&p=2

Şimdi izlememeniz gereken iki film tanıtma zamanı (zaman geçirmek için olabilir ama özel vakit ayırmayın). İlki Stuck (Çıkış Yok).

Doğruyu söylemem gerekirse filmi Mena Suvari oynuyor diye izledim. Hani yönetmenine falan bakmamıştım.Filmin yönetmeni de Stuart Gordonmuş. Kusura bakmasın ama çok izlenesi bir film gibi gelmedi bana.
Yaşlılara hasta bakıcılığı yapan bir hemşire bir gün bar çıkışında evsiz bir adama çarpar. Adamın yarısı camdan içeri girmiştir. O şekilde evinin garajına girerek park eder ve adamı orda ölüme bırakır. Bizi bekleyen ise kadın ve sevgilisinin ondan kurtulma çabaları ve yaralı adamın hayatını idame ettirmeye çalışması ve ondan kurtulmasıdır. Donuk kareler bizi beklemektedir ama yönetmen (filmin senaristi aynı zamanda) o çok sevip (!) gözümüzde büyüttüğümüz (!) Amerikan’nın insanlarının ne kadar vurdum duymaz ve umarsız olduğunu gösteriyor bize. Boş bir zamanda hoşça izlenebilecek film. Baş rolerinde Mena Suvari ve Stephen Rea yer almakta.

İkinci filmin ise benim için tam bir hayal kırıklığıydı. Nerde dizideki kurgu, hikaye, atmosfer nerde bu filmdeki. İlk film kadar bile olamamış. Evet bahsettiğim beni tamamıyla hayal kırıklığına uğratan X-Files serisinin son filmi (böyle olacaksa en son olsun) The X-Files: İnanmak İstiyorum (I Want To Believe). Evet dizi devam etseydi eğer bu filmi dizi arasına bir bölümmüş gibi sıkıştırabiirdiniz ama bu film olarak X-Files‘e hiç yakışmamış. Sanki bizim çocukların parası bitmiş “haydi bir x-files çekelim para kazanalım” tarzı bir film olmuş. Ne merak ne başka bir şey filmde olan.
Kahramanlarımız işi bırakmış arada evlenip boşanmışlar çocukları olup büyüyüp ölmüştür. Aslında izeleyicisi olarak yıllardır beklediğimiz buydu. Biz göremedik, hoş bu filmde de göremiyoruz. Neyse, insanlar kaybolmaya başlamıltır. Bunlardan biri de bir FBI ajanıdır. FBI’daki ajanlar medyumlar yardımıyla bile işi çözememiş Mulder’dan yardım isterler. Kısa bir kararsızlıktan sonra Mulder kabul eder ve her zamanki inatçılı ile olayı çözer. Tabiki Scully’de yanındadır. Yönetmen koltuğunda her zamanki gibi Chris Carter var. Oynayanlar da aynı
David Duchovny, Gillian Anderson ve gözüme sürekli takılan güzellik Amanda Peet var. Bu arada Gillian Anderson sanırım botoks yaptırmış bu halini hiç beyenmedim ki eskiden düşlerimi süslerdi. Neyse magazine girmeyeyim…

filmsel dalgalanmalar…

Efendim ruhiyet-i halim belirsiz bir şekilde bilgisayarda o siteden bu siteye dolanıyorum. Dün geceden beri taktığım Moon River yine fonda. Bazen herkese olur, plağın iğnesi bir milim öteye geçmez takılır kalır. Şimdi ise CD çiziktir “de de de de” “dı dı dı dı” gibi böyle takrarlı sesler çıkarır. Velhasıl asıl anlatmak istediğim sürekli yerimde saydığım. Az önce Türk Sinema tarihinin en iyi filmi olarak gördüğüm Yavuz Turgul‘un Gölge Oyunu‘nu sanıyorum onuncu izleyişimdi. Of bu film yine sarstı beni. Şimdi, ne gerçek, ne hayal; var mıyız, yok muyuz? Soru işaretleri. Elbette bunları sormayı bıraktım yıılar önce. Acı çekebiliyorsak varız diyorum kıt aklımın erdiğice ve çekiyoruz, istesekte istemesekte. Gülüşlerimizin ardında bile bir hüzün. Sürekli kahkahaların ardına saklanan. Sustum. Bu halde ne yazılabilirki. Gözlerimde Şener Şen ve Şevket Altuğ‘un mükemmel oyunculukları hala devam etmekte. O iki karakterin sıcak dostlukları. Ama bir perde kapandı, şimdi kendi filmimizde var olma zamanı.
http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t= golge+oyunu&kw=&a=&all=&v=&p=2

Şimdi izlememeniz gereken iki film tanıtma zamanı (zaman geçirmek için olabilir ama özel vakit ayırmayın). İlki Stuck (Çıkış Yok).

Doğruyu söylemem gerekirse filmi Mena Suvari oynuyor diye izledim. Hani yönetmenine falan bakmamıştım.Filmin yönetmeni de Stuart Gordonmuş. Kusura bakmasın ama çok izlenesi bir film gibi gelmedi bana.
Yaşlılara hasta bakıcılığı yapan bir hemşire bir gün bar çıkışında evsiz bir adama çarpar. Adamın yarısı camdan içeri girmiştir. O şekilde evinin garajına girerek park eder ve adamı orda ölüme bırakır. Bizi bekleyen ise kadın ve sevgilisinin ondan kurtulma çabaları ve yaralı adamın hayatını idame ettirmeye çalışması ve ondan kurtulmasıdır. Donuk kareler bizi beklemektedir ama yönetmen (filmin senaristi aynı zamanda) o çok sevip (!) gözümüzde büyüttüğümüz (!) Amerikan’nın insanlarının ne kadar vurdum duymaz ve umarsız olduğunu gösteriyor bize. Boş bir zamanda hoşça izlenebilecek film. Baş rolerinde Mena Suvari ve Stephen Rea yer almakta.

İkinci filmin ise benim için tam bir hayal kırıklığıydı. Nerde dizideki kurgu, hikaye, atmosfer nerde bu filmdeki. İlk film kadar bile olamamış. Evet bahsettiğim beni tamamıyla hayal kırıklığına uğratan X-Files serisinin son filmi (böyle olacaksa en son olsun) The X-Files: İnanmak İstiyorum (I Want To Believe). Evet dizi devam etseydi eğer bu filmi dizi arasına bir bölümmüş gibi sıkıştırabiirdiniz ama bu film olarak X-Files‘e hiç yakışmamış. Sanki bizim çocukların parası bitmiş “haydi bir x-files çekelim para kazanalım” tarzı bir film olmuş. Ne merak ne başka bir şey filmde olan.
Kahramanlarımız işi bırakmış arada evlenip boşanmışlar çocukları olup büyüyüp ölmüştür. Aslında izeleyicisi olarak yıllardır beklediğimiz buydu. Biz göremedik, hoş bu filmde de göremiyoruz. Neyse, insanlar kaybolmaya başlamıltır. Bunlardan biri de bir FBI ajanıdır. FBI’daki ajanlar medyumlar yardımıyla bile işi çözememiş Mulder’dan yardım isterler. Kısa bir kararsızlıktan sonra Mulder kabul eder ve her zamanki inatçılı ile olayı çözer. Tabiki Scully’de yanındadır. Yönetmen koltuğunda her zamanki gibi Chris Carter var. Oynayanlar da aynı
David Duchovny, Gillian Anderson ve gözüme sürekli takılan güzellik Amanda Peet var. Bu arada Gillian Anderson sanırım botoks yaptırmış bu halini hiç beyenmedim ki eskiden düşlerimi süslerdi. Neyse magazine girmeyeyim…