Etiket arşivi: Taslak

Artık nefes almakta zorluk çekiyorduk. İçimize çektiğimiz hava daha fazla boğuyordu bizi. Çoğu insan rahat nefes alma düşüncesi ile oksijen tüplerine yönelmişti. Bu konuda sektör iyiden iyiye gelişmeye başlamıştı. Artık soğutulmuş hava bile satan vardı. Sıcak insanları evine kapatmış enerji tüketimi hat safhadaydı. Bunu en etkin sebeplerinden biri ise yaramaz bir çocuk gibi rahat durmayan güneşti. Dönemsel yaşanan patlamalar dünyanın düzenini de bozmuştu. En şiddetlisinin ise 2013’te yaşanacağını söylüyordu bilim adamları. Elbette yeni doğumlar, yaşanılan bu değişimlere ayak uyduruyordu. Onların yapıları daha çabuk ayak uyduruyordu yeni dünyaya… Ancak kendim için aynı şeyi söyleyemeyeceğim…

Henüz tüplerden kullanmaya başlamış değilim. Her ne kadar kafanın sürekli güzel olma duygusu beni dürtse de deneyeceğimi düşünmüyorum. Nedense kuru maddelerden kafayı bulmak bana biraz tuhaf geliyor. Bu sabah bana yataktan kalkmak zor geliyor. Gözümü her kapadığımdaysa rüyalar içerisinde boğuluyor  buluyorum kendimi. Onlarca olay yaşamama rağmen, zaman bir türlü geçmiyor.

yy. (2)

Akşam karanlığı iyice çökmüştü. Gökyüzü karanlık bulutları hapsetmiş, hararetli bir şekilde oradan oraya savuruyordu. Rüzgar sertleşmeye başlamıştı. Montumun yakalarını havaya kaldırdım, atkımı birazda sıktım. Sıkışan boğazımı rahatlatmak amacı ile yutkunduğumda sıcak bir kütle boğazımdan aşağıya indi. Beni karşılayacak görevliler henüz gelmemişti. Rüzgar bütün sessizliği kendi safına çevirmiş, ağaç yaprakları ile birlikte kıpırdamıyordu sanki. duyduğum derin rüzgardan başkası değildi. İneli beş dakika olmuş beni karşılayacak kişi henüz gelmemişti. Otobüsten ineli sokaktan henüz bir tane bile taşıt gelmemişti. Rüzgarın uzaktan getirdi konuşma sesleri dışında burada insan olduğundan bile şüpheliydim. Sağıma ve soluma yol boyunca baktığımda görüş mesafesinin giderek düştüğünü fark edebiliyordum. Sağ tarafımda tam da eski mezarlığın ortasında bulunan bir sokak lambası yanıp yanıp sönüyordu. Bunun sadece sokak lambalarına özgü bir şey olduğunu düşünüyorum. Yıllardır evimde hiçbir lamba bu şekilde bozulmamıştı…
Sağ tarafımda mezarlık olduğu fikri aklıma geldiğinde bedenimi bir titreme sardı. Bunun o an esen sert rüzgarın ürünü olabileceğini düşünerek kendimi rahatlattım, ancak biliyordum ki bunun sert esen rüzgar ile bir alakası yoktu. Tamamen korkunun verdiği bir titremeydi. Aslında yani bir mezarlık olsa beni bu kadar ürkütmeyeceğini biliyordum, mezarın eski olması ise aklımdaki mantıksal açıklamaların önünü tıkıyor ve ürpermeme sebep oluyordu. Rüzgarın sessizliğini bölmek, bir parça da ısınmak için yerimde zıplamaya başladım. Şu evlerin nerede olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu. Olsa bu soğukta bekleyecek kadar aptal değildim.
Ayak seslerim arasında sanki bir motor sesi duyduğumu fark ettim. Emin olmak için tamamen sessizliğe bütündüm. Azalan rüzgar artık yanıp sönen lambanın güçlü tıkırtısını da bana iletiyordu. Tamda lambanın altında uzun iki ışık belirdi. Yavaşça ilerleyerek yanımda durdu. Bu dakikalardır geçen ilk araçtı ve umarım beni almaya gelmişti.
Yolda ağır aksak ilerleyen araç Murat 124’tü. Bu yolda bu aracın ilerlemesi bana hayret vermişti. Beyaz arabanın etrafından dumanlar yükselirken penceresi açıldı. Bir duman topu gök yüzüne rüzgar ile birlikte yayıldı. Esmer, siyah bıyıklı, başında beresi olan bir adam başını dışarıya doğru uzattı.
“Oğuz Bey siz misiniz?” Rüzgar ve motır sesinden dolayı sorduğu soruyu anlamamıştım. Biraz daha arabaya doğru yaklaştım. Adam bağırarak tekrar sordu. “Oğuz Bey?”. “Evet” dedim. Adam gülerek eli ile de işaret yaparak “atlayın, atlayın” dedi. Koşarak şoför koltuğunun yanına oturmak için arabanın önünden dolandım. Kapıyı açtım, kapı açılırken sanki kapı elimde kalacakmış gibi bir duyguya kapıldım. Adam yüzüme bakarak “isterseniz çantanızı arkaya atın” dedi. Ben de dediğini yaparak çantayı koltuğun üstünden arkaya attım.
Nihayet yola çıkabilmiştik. Eski araba her rüzgar esişinde savruluyor sanki yolda ilerlemek için çok çaba sarf ediyormuş gibi inliyordu.
“Çok beklemediniz inşallah…”
“Yarım saat kadar oldu.”
“Yapmayın ya! Ben de sizi diğer tarafta bekliyordum. Bu otobösçülerin işi belli olmuyor. Asıl ana yol diğer taraf ama bazen yolcuları varsa burayı da kullanıyorlar. Dedim on dakika gecikir ama bekle bekle yok… ne gelen var ne giden… Dedim bir tur atayım… Telefon numarası yok muydu sizde arasaydınız keşke…”
“Ne bileyim aklıma gelmedi, neyse sonunda buluştuk ya önemli olan o… donmakta vardı burada…”
“Ha, ha… yok canım daha neler, biz bırakmazdık sizi, hem hemen mezarlığın yanındaki yoldan aşağıya doğru inince evleri görürsünüz birinden biri yardım ederdi size. Zaten bizim yerimizde oradan hemen beş dakika yürüme mesafesinde. Bakma yol olmadığı için böyle dolanmak zorunda kalıyoruz.”
Yol boyunca sürekli bir şeyler anlatıp durdu. Ben ise bir yanımız uçuruma uzanan yolda karanlığı seyretmekten başka bir şey yapmıyordum. Sanki sonsuzluk dediğimiz şu şey yemen yanı başımdaydı. Ancak benliğim onun derin bir uçurum ve ölümden başka bir şey olmadığını hatırlattı bana. Ölümde zaten sonsuzluktan başla bir şey değil miydi? Yani en azından şimdi onu hatırlatıyordu bana…
“İşte burası.” Adamın kurduğu son cümle sihirli bir kelimeymiş gibi beni gerçek hayata geri getirdi. İki katlı uzunca bir bina özelliksiz bir şekilde karşımda duruyordu. Adam konuşmasına devam etti. Sabah ve akşam yemeklerini burada yiyoruz. İsterseniz evinize de getirebiliriz. Kış günü zaten pek kalabalık olmaz. Özel istediğiniz bir şey olursa söylersiniz…”
Başımı ona doğru çevirip gülümsedim. Sanıyorum demek istediğimi anlamış olacak ki o da bana güldü. Arabanın motorunu durdurarak bana baktı. “Bizim yolculuk buraya kadar hadi gidelim biraz ısınalım…”
Isınma fikri kemiklerimdeki titremeyi biraz daha arttırmıştı. Aslında hep bunun tersini olduğunu düşünürdüm ya da bende bir terslik vardı. İkimizde aynı anda arabadan indik. Hemen arabanın önünde bulunan büyük bir taşı alarak arabanın arka tekerleği altına koydu. Bana bakarak “Güven olmuyor bu merete, arada gezineceği tutuyor.” Binaya doğru ilerledik ve kapıdan girdik.
İçeriye girdiğimde sıcak bir hava akımı yüzüme çarptı. Birden bire terlediğimi hissetmeye başladım ki hada kapı bile ardımdan kapanmamıştı. Hemen girince bir kaç masa karşıladı beni, kapının hemen yanında bir divan onun karşısında ise bir koltuk vardı. İkisinin arasında da horul horul yanan bir şömine. Adam arkadan içeriye doğru bağırdı. “Aslı, biz geldik, gel, gel…” Etrafa bakınmayı bitirmemiştim henüz. Sağ tarafta küçük bir kitaplık, hemen onun karşısında bir televizyon vardı. Gayet sade bir yerdi.
“İsterseniz çıkartın üstünüzü. Bak o kadar konuştum ben adımı söylemedim. Ben Fırat.” Elini bana uzattı ve tokalaştık.
“Memnun oldum. Ben Aslı Hanımla görüşmüştüm sanırım.”
“Evet, evet, kendisi eşim olur. İşte ikimiz birde çocuklar burada yaşayıp duruyoruz işte…”
Kapıdan yedi yaşlarında bir kız çocuğu çıktı. Kızıla vuran saçları iki yandan toplanmıştı. Bana birden bire Uzaylı Zekiye’yi anımsattı.
“Merhaba desene kızım abiye.” Kız yanıma yaklaştı. Etrafımda bir tur attı. O beni ben onu dikkatlice izliyordum. Sanki düelloya tutuşacak iki düşman gibiydik.
“Terlemeye başlamışsın, bence üzerini çıkart.” dedi küçük kız sert bir ses tonuyla. “Peki” diyerek cevap verdim. Elimdeki çantamı yere koydum. Montumun fermuarını açarak montu çıkardım. Bütün işlemleri yavaş yavaş yapıyordum. Küçük kız tüm hareketlerimi izliyordu. Onun üzerimdeki gözleri benim daha tedirgin hareket etmemi sağlıyordu. Aramızda ilginç bir şeyler olduğu kesindi ancak olan bitene anlam veremiyordum.
“Ben alayım montunuzu” diyerek adam elimdeki montu aldı. “Siz bakmayın ona çok bilmiştir kendisi, hep böyle, birazdan soru yağmuruna tutar sizi.”
Gülümsedim ve divana kendimi bıraktım. Kız hala gözlerini benden ayırmıyordu. Bir süre birbirimize baktık. Gözlerimizi kaçırmamız içeriden gelen kadın sayesinde oldu.
“Hoş geldiniz, ben Aslı, kurusa bakmayın yemek yapıyordum da karşılayamadım.” Ayağa kalktım ve elini sıktım. Kocasına göre daha genç gözüküyordu. Hafif tombulcaydı, ancak pek rahatsız edecek derecede bir kiloya sahip değildi.
“Hoş bulduk, önemli değil siz işinize bakın.”
“Ben de yemek yapıyordum ama sizin ne yiyeceğinizi hiç bilmiyorum. Zaten bir çift kalıyor şuanda onlar da yumurtalı ıspanak istemişlerdi siz yer misiniz, başka bir şey yapayım mı?”
“Yok, yok bana uyar, yerim ben..”
“Eğer bir şey isterseniz söyleyin hemen yaparım.”
“Yok teşekkürler, artık ilerleyen günlerde. Teşekkürler…”
“Peki, ben yemeğin başına gidiyorum size de hazırlıyorum buraya bir sofra…”
“Teşekkürler.” Kadın adama doğru döndü. Adam televizyon kumandası elinde kanalları geziyordu. Bir haber kanalında bıraktı.
“Fırat sofrayı hazırlamamda bana yardım eder misin? Kızım sende kardeşine bak bakalım uyuyor mu hala…” İkisi de sessizce verilen görevleri yerine getirmek için gittiler. Televizyonla şu an için tek ses kaynağı ile baş başa kalmıştım.

yy. (1)

Tüm hayatımı iyi bir yazar olmayı düşleyerek geçirdim. Hayran olduğum yazarlar yerine kendimi koymak sanki ayrı dünyaların kapısını açıyordu bana. Aldığım en büyük zevk ise onların hikayelere girişlerini okuyarak yazacağım yeni hikayenin sonunu kurgulamak oluyordu… Mesela bu şöyle bir giriş olabilirdi: “Adam iri gözlerini kadının üzerinde gezdirdi…” Bu girişin bir başı olmalıydı. Neden gezdirdi? Gözlerinin iri olduğu neden belirtilmişti? İşte bu sorulara yanıt ararken yeni bir hikayenin eşiğinde bulurdum kendimi. Evet basit sorular ama bilinç altını tetiklemek için yeterli…
Ancak yazmak için gerekli olanlardan biri de zaman. Aslında çalışmak sizi sadece düşünmekten kurtarıyor, az düşündükçe de sosyal ihtiyaçlarınızın sayısı artıyor, çünkü artık gerekli yada gereksizi düşünmek zorunda kalmıyor sizin için düşünenlerin istediği şeyleri yapmaya başlıyorsunuz. Bu sebeple ben de işten uzaklaşmaya karar verdim. Onu terk edecek kadar lüksüm yoktu ama zor da olsa bir ara verebilirdim ve kışın ortasında izin isteyen biri bir patron için bulunmaz bir nimet olsa gerek…
Henüz kar gökyüzünden düşmemişti. Havada aslında soğumak bilmiyordu. Ocak ayının gelmesine rağmen sokakta kısa kollu bir tişört ile gezilecek kadar güzel bir hava vardı. Yeni yıl yaklaşıyordu. Babaannemden hatırladığım bir cümle her zamanki gibi aklımda dolanıyordu. “yani yıla nasıl girersen bütün yıl öyle geçer.” Elbette bu doğru bir söz değildi. Ancak her sene bunun doğru olması, gerçekleşmesi için dua ederdim… Bu seneyi karşılamak içinse çok iyi bir fikrim vardı…
Yeni yıla bir hafta kala iki haftalık izin almış, ve tatilimi geçirmek için de uzak bir dağ köyünde, aslında buna denizde diyebiliriz, bungalov ev kiralamıştım. Amacım yeni yılı yazarak karşılamak ve o yıl boyunca sürekli yazmaktı. Eğer dileğim tutarsa tabi. Bu arada unutmamak gerekir ki yılbaşı tatili ile birlikte iznim iki buçuk haftayı buluyordu. Bu bulunmaz bir nimetti benim için. Doğa, ben, kağıt, kalem… evet elektronik cihaz almayı tercih etmemiştim yazmak için. Tek dünya bağlantım da cep telefonlarım olduğunu söyleyebilirim. Gerçi gittiğim yerde çekecekleri de aşikar…
Tüm hazırlıklarım tamamdı. Cuma akşamının nasıl geldiğini fark etmemiştim bu özlemle. Beklenen şeylerin hep geciktiğini söyleyen bir yanım bu hızlı gelişe şaşkınlıkla bakmıştı. Bu gün tam da beni şehirden ayrılacağım gün büyük bir gürültü ile gökyüzünden boşanan yağmur, donuma kadar beni ıslatmıştı. Otobüse bindiğimde ise ıslanmayan sadece bacaklarımın arası kalmıştı. İki saat sürecek bir yolculuk beni hasta etmekten öteye gitmeyecek ve yaptığım tüm planların içine edecekti. Ama burada insanların içerisinde de üzerimi değiştiremezdim… Yoksa yapabilir miydim?
Başımı yavaşça koltukların başlık hizasından yükselttim. Çoğu kişi uykuya dalmış ve otobüsün ışıkları bu erken saatte kapanmıştı. Aslında bu üzerimi değiştirmem için geri tepilmeyecek bir fırsattı… Etrafa iyice baktım. Yavaşça yan koltukta olan sırt çantamdan bir tane pantolon çıkardım… Mümkün olduğunca gürültü yapmamaya çalışarak pantolonun fermuarını açtım ve pantolonu sıyırmaya başladım, ayaklarıma kadar indirdim. Ama siz her ne kadar gürültü yapmamaya çalışın o aksini yapmak için debelenir durur. Bende de öyle oldu. Pantolonu çıkarırken kolumun çarptığı çantam koltuğun önüne doğru yuvarlandı. Eminim ki çantayı defalarca bu şekilde yuvarlamaya çalışayım kesinlikle yuvarlanmaz… Şimdi buna bahtsız bedevilik denmez de ne denir…
Gürültüden hemen sonra karşı koltukta uyuyan gözlüklü siyah düz saçlı kız gözlerini açtı. Bir refleks ile eğilerek çantaya uzandım ve çıplak bacaklarımı örtmeye çalıştım. Bunda başarılı olmuş olmalıyım ki kız hafif kıpırdanarak gözlerini tekrar kapattı. Bu arada kızdan gözlerimi alamıyor hızlı bir şekilde çantayı koltuğa koyup, Ayağımdan ıslanmış ve vücuduma ısrarla yapışan yapışan pantolonumu çıkartma savaşı verirken kaçamak bakışlarla kıza bakıyordum. Sanki göz kapakları hareket ediyor bakışlarımı kaçırdığım anda beni izliyordu. Gözlerini açmaması için ona daha fazla bakmaya başladım. Göz kapaklarının hareket ettiğini göremiyordum ama bana baktığına emindim.
Küçük yüzlü, küçük burunlu bir kızdı. Yirmi iki yaşlarında diyebilirim. Aslında yanında sevgilisi olmalıydı diye aklımdan geçirdim bir an. O sırada dilinin ucu ile kurumuş olduğunu düşündüğüm dudaklarını dili ile ıslattı aynı zamanda altından geçtiğimiz bir sokak lambası ıslak dudağı üzerinde bir parlamaya sebep oldu. Yavaşça gerindi. Bir an için pantolonumu çıkarmayı unutmuş kıza bakmaya dalmıştım. Kızın hafif hareketi beni kendime getirmiş bir çırpıda pantolonu çıkarabiliştim. Kalın “v” yakalı kazağı hareketi ile birlikte biraz gerilmiş, göğüs arasına doğru biraz açılmış ve kazak tüm göğüs kıvrımlarını gösterecek şekilde gerilmişti… Birden bire vücudumda bir şeylerin hareketlendiğini hissettim ve oraya elimdeki pantolonu sıkıca bastırdım. Kızdan gözümü alamıyor, bu şekilde, hem de namluyu doğrultmuş bir şekilde yakalanmanın beni linçe götüreceğini çok iyi biliyordum. Pantolonumu hızlıca giydim. Artık son yapmam gereken fermuarımı çekmekti. Bu sırada kızın elleri aklıma geldi. Neden bilmiyorum ama ellerini görme hissi uyandı birden içimde. Yüzünden bağlayarak bütün vücudunu süzdüm. Elleri tam göbeğinin üzerindeydi. Bunu anlayabiliyordum ancak üzerine örttüğü montu onları görmemi engelliyordu. “Acaba” diye bir cümle başladı beynimde. “Acaba elleri ile kazağını aşağıya mı çekiyordu?”
Gereksiz düşünceleri beynimden attım. Şehirden uzaklaştıkça, cuma trafiğide şehrin ışıkları gibi azalıyordu. Artık yaklaşık her elli metrede bir dikilmiş olan elektrik direkleri haricinde yolu aydınlatan başka bir şey yoktu. Tabi birde yavaş yavaş azalan taşıtların ışıklarını saymazsak… Girdiğimiz toprak yol yüzünden sarsıntılar da artmıştı. Aklımı boşalttıktan sonra yada ben öyle ümit ediyorum bu düşüncelerden yorulmuşta olabilirim yaklaşık otuz dakika uyumuş muavinin omzumu hafifçe dürtmesi ile uyanmıştım. “Eski mezarlık çıkışında siz inecektiniz değil mi?” Refleks ile karışık “evet” diye yanıt verdim. Muavin arka kapıya doğru ilerlemişti. Yavaşça kalktım, montumu üzerime itina ile giyerek, sırt çantamı sırtıma astım. Bu çabam sırasında karşı koltukta oturan kızın yerinde olmadığını fark ettim. Sanıyorum ben uyurken inmiş olmalıydı. Bir yolculuk esnasında bu kadar derin uyumam beni şaşırtmıştı. Arka kapıya doğru ilerledim. Muavinin bagaj var mı sorusuna, sırt çantamı işaret ederek “hepsi bu yanıtını” verdim. Muavin geri çekildi. Kapı önünü bana verdi. Anlaşılan o ki aşağıya inmeye niyeti yoktu. Otobüs yavaşça durdu ve kapı bir tıslama ile açıldı. Açılır açılmaz soğuk hava suratıma çarptı. Bir adım daha atarak, kendimi soğuk rüzgarın kollarına bıraktım. Sıcaktan birden soğuğa atlayan bedenim derin bir titremeyle irkildi ve bir süre sonra kendine geldi.
Akşam karanlığı iyice çökmüştü. Gökyüzü karanlık bulutları hapsetmiş, hararetli bir şekilde oradan oraya savuruyordu. Rüzgar sertleşmeye başlamıştı. Montumun yakalarını havaya kaldırdım, atkımı birazda sıktım. Sıkışan boğazımı rahatlatmak amacı ile yutkunduğumda sıcak bir kütle boğazımdan aşağıya indi. Beni karşılayacak görevliler henüz gelmemişti. Rüzgar bütün sessizliği kendi safına çevirmiş, ağaç yaprakları ile birlikte

?? 1

Gözlerimi kapadığım anda beynimdeki tüm sinir hücrelerinin tek bir amaç için savaş verdiklerini biliyorum. Rüya görmek. Çoğu zaman kabuslardan farkı olmayan rüyaların içinde kayboluyorum. Aslında tek amacım kendimi huzurlu hissedebileceğim bir rüya görmek. Belki cennette olmasa da ona benzer bir yerde fikren bir saat geçirmek ve başımı herhangi bir yere yasladığımdaki o yorucu karmaşa…

Gözlerim kapanıyor. Nerede olduğumu bilmiyorum. Ansızın geçen karelerin algılanmasıyla meşkul beynim. Vücudumu hissetmiyorum. Ellerimi, kollarımı, ağırlaşmaya başlamış ayaklarım yavaş yavaş kendini bırakıyor. Etrafımda dönen şekiller…

Derin bir uğuldamayla, boşluğa düşmüş ruhumun korku ve ilkilmesiyle uyanıyorum, ardından aynı uğultuya karışan bir müzik, uğultunun kaynağının çep telefonum olduğunu çağrıştırıyor bana. “La La” (Cortney Tidwell)yarı nakaratına kadar çalıyor. Ben açmak istemediçe, o da susmaya pek niyeli gözükmüyor. Müzik neyse de şu titreşimin korkunç gürültüsü…

“Efendim.”
“Merhaba, n’aber? Uyandırdım mı?”
Uzaktan gelen kadının sesi, algılarım dahilindeki bir ses tonuna benzemiyordu. “İyiym sen? Evet uyuyordum.”
“Bu saatte uyunur mu canım? Bak bir saat sonra sendeyim, bir film gösterimine gideceğiz.”
“Ya ben evden hiç çıkmasam kendimi iyi hissetmiyorum pek.”
“Sürekli evdesin canım, evde dura dura iyi hissetmiyorsun kendini bak biraz dışarı çık iki insan gör nasıl açılacaksın. Hem bu film çok eski bir film. İlginç yıllardır kayığmış yeni çıkmış ortalığa bu ilk gösterim.”
“Ya ama…”
“Anlamam ben görüşürüz bir saat sonra.” Lafı ağzıma tıkıyor ve telefonu kapatıyor. Bir süre yatakta duvarımda asılı sönük yıldızlara bakıyorum ve…

“Kimler geldi?” diye sorarsanız pek bir bilgim yok. Zaten insanların çoğunu tanımakta zorlanıyorum. İlk kez gördüğüm bir insan sanki ikinci kez gördüğümde yüz değiştirmiş gibi geliyor bana. Bunun üzerinde çok düşündüm. Hafızamın kötü olduğunu söyleyemem. Hatta fotoğrafik hafızayım diye övünürüm etrafta ancak bir yüzü ikinci kez gördüğümde hatırlayamamak tüm övünç kaynağımı bir utanç kaynağına çeviriyor. Bu benim ne kadar çelişkili bir insan olduğumun ilk kanıtı olabilir. Elbette büyümeyen küçük yalanlardan ibarette olabilir bu. Büyüme ihtimalini göze alırsak belkide kendimin bile inanacağı bir yalan. Ama insanlar zaten kendilerini korumak için yalan söylemeler mi? Yalan ikinci kişiye taşınca aslında yalan olur…
Şimdi anlatacaklarımın doğru olmasına rağmen yalan sayılacak şeylerden. Bir şeyin doğru olduğunu kanıtlamak için herkesin hemfikir mi olması gerekiyor? Evet bunlar doğru, şimdi anlatacaklarım… Belki de gerçeklerin ortaya çıkmaması için söylenen yalan doğrulardan… Ne kadar kafa karıştırıcı…
Kışın sonlarına yaklaşmıştık. İş değişikliği, yoğun tempo, hafta sonu kursları derken bedenimin yavaş yavaş, yorulduğunu hissedebiliyordum. “Bedeni gençken yormayacaksın da ne zaman yoracaksın” derdi babaannem tembelliğime laf ederek. Belkide doğru söylüyordu ancak önemli olan beyni tembelliğe alıştırmamaktı. O da kötü ya beyin çalışmaya alışında beden ne kadar yaşlanırsa yaşlansın durmuyor çalışmak istiyor… Sonrada erken gelen, erken mi sayılır bilmem ya hastalıklar… Yine kendi kendime konuşmaya başladım…
Kışın son günleriydi. Hava bırakın günler arasını, saatler arasında bile kendini değişik durumlara sokabiliyordu. Hatta dakikalar… Şimdi ise sabahın kör saatlerinde başlamış olan yağmur yerini güneşe bırakmış… Monutumu çıkardım, boynumdan sağ kalçama doğru sallandırdığım çantamın üzerine astım. Şu an hava olası bir yaz gününden farksızdı. Güneç siyah tişörtümün üzerinden bedenimi kavuruyor, omurlarımın etrafında salınarak dolanan ter damlalarını hissedebiliyordum. Yaklaşık kırk saniyede bir esen buz gibi rüzgar ise bedenimi ürpertmekten başka bir işe yaramıyordu. Bu tezatlıkları seviyordum aslında, hayatımın her noktasında…
Güneş birden bire kendini karartmıştı. Gökyüzü saniyeler içerisinde iri siyah bulutlarla kaplanmış, rüzgar şiddetini hılandırmıştı. Rüzgarın az uğradığı bir köşede durdum ve montumu tekrar giydim. Sanki sol kolumu soktuğum anda içinde barmaklarımın bir şeye çarptığını hissettim ve kolun içerisinden bir kağıt parçası yere düştü. O ara bu köşeye uğramayan rüzgar, sert eserek kendini belli etti. Benim gibi köşeye saklanan çöp parçalarına karışmıştı düşen kağıtta yada ben öyle hiddesiyordum. Aslında o da bir çöp parçasından ibaret olup rüzgarla uçup düşmüş olabilirdi… Yere eğildim düşürdüğüm yada düşürdüğümü sandığım kağıdı aramak için…