Musallat

Efendim üzerinden bir yıl süre geçmesine rağmen ancak izlediğim ve her şeyinden pek bir memnun kaldığım filmdir kendileri. Ustaca yapılmış kurgu, rahatsız etmeyen efektler. Zaten Türk sinemasına saygımdan gülmem ama o çok gülen arkadaşların da gülmeyeceğini düşünüğüm bir film. Korkutmak adına pek bir şey yapılmamış filmde. Ne bir Amerikan esintisi ne de bir Japon esintisi görebiliyorsunuz filmde. Her şey o büyüklerimizn anlattığı cin hikayelerinden ibaret. Sadece hikayeyi izliyorsunu. Büyüklerimizin anlattığı hikayelerle bağdaştrıp tırsma yolunda adım atıyorsunuz. Ah şimdi yine mi cin filmi diyebilirsiniz ama bu başka. Türk korku sineması tarihine göz atıp en iyiler nedir derseniz işte bu filmi ilk sıralara yerleştirebilirim. Hatalar yok mu? Elbette var. Ama o çok eleştirdiklerimizden farklı. Oyunculuk diğerlerine oranla oldukça başarılı, efektler aynı şekilde, reklamı yapılmamış, göze batan sahneler yok. En kötü yanı filmde müziğe rastlamadım desem yeridir. Ama izlenesi hatta arşive eklenesi bir film.
Herkes enine boyuna yazmış zaten buyurun okuyun…
http://www.sinemalar.com/film/760/Musallat/
http://www.selcukhoca.com/musallat-film-elestirisi/
http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=musallat

Semum

Çarşamba olmuş bile. Aslında bilmediğimden değil aksiyon olsun diye yazdım. Yoksa o zor geçen iki günü kim unutabilir ki bu günün çarşamba olduğunu. Nefesim tutulmuş bir vaziyette, nedense şu saatlerde başımda bir sızı, gözlerimde bir yanma sürekli oluyor. Yaşlılık belirtileri sanırım bunlar.

Şu migren sebebiyle klasik bölümlerime bir süre ara vermişim gibi gözüküyor geçtiğimiz haftaya göz attığımda. Eh artık devam edebilirim ancak şu rüyalar işi benim canımı sıkıyor. Çok uzun süredüğü için bir türlü oturup yazmayı gözüm kesmiyor. Ne olacak benim bu tembelliğim. Yazsam bir türlü, yazmasam bür türlü, yazamasam bir türlü.
Neyse başlıktan da anlaşılacağı gibi bu günkü konum bir film eleştrisi/ tanıtımı.


Nasıl olmuşsa D@bbe‘nin ardından gelen Hasan Karacadağ’ın ikinci filmini kaçırmışım, dün başka bir araştırmanın uzantısı olarak birden bire çıktı karşıma. Ne yapmalı ne etmeli dedim, aradım taradım filmi buldum ve izledim. Tabi izlemeden önce bir çok yorumla bilgi topladım. Sinema sitelerindeki yorumlar genelde iyiye doğru giderken, Türkiye’nin belkide en çok okunan araştırma/ eğlence portalı ekşi sözlük Semum için aynı şeyleri söylemiyor. Gerçi hiç bir yorum bir filmi izlemem için etkili olmamaz, film çok kötü de olsa izleyip kendi boyumun ölçüsünü almak isterim. Şu da bir gerçek ki bence sadece Amerikan sineması çok kötü film yapabilir. En vasat filmi bile bizimkilerden, onlarınkilerden daha iyi efekt ve görselliğe sahip olmak zorunda. Tabi bu söylediklerim daha çok fantastik korku filmleri için geçerli. Klasik izleyici kitlesi için artık drama filmi kalmadığını hesaba katarsak, filmler zaten artık bolca efekt içermek zorunda. Ancak şunu söylemeliyim ki Film Türkiye’de gişe rekorları kıran Recep İvedik’ten daha iyi. Belki aynı statüde değil ama daha iyi.

Vakti zamanında Dabbe’nin kritiğini de yapmıştım. Orada da belirttiğim sebeplerden ötürü Türk fantastik korku filmleri kesinlikle sinemada izlenmemeli. Biliyorsunuz ki halkımız sinema kültüründe tüm dünya ülkelerini sollamış durumda (!). Buna endeksli olarak bu işi yapacak Türk yönetmenlerin çok dikkatli olmaları gerek. Asıl beni düşündüren durumlardan biri de, filmin İslamı Korku filmi olarak adlandırılması. Korku filmi korku filmidir. Bunun İslamisi, Budisti, Hıristiyanı mı olur? Yani şimdi, The Exorcist Hıristiyan Korku filmi diye mi adlandırılmalı? Tanımlamalar bence biraz saçma. Önemli olan insan üzerinde bıraktığı etkidir.

Semuma gelince, şu bir gerçektir ki kolaj bir film olmadan öteye geçememiş. Ama bu kolaj yerinde ve akıcı bir şekilde kullanılmış. Karacadağ’ın inadı hala devam ediyor. Amatöre yakın hatta amatör oyuncularla iyi bir korku filmi beklemek gerçekten büyük bir beklenti. Bence Karacadağ cast konusunda kendini biraz daha geliştirmeli. Türk sinemasına baktığımızda klasik cin filmlerinden farklı birşey görmüyoruz. Ancak burada cinlerin yaratıldığı Semum konu olarak ele alınmış. Film boyunca bildik he akılda kalan sahneler karşınıza çıkıyor. Tabi bu sahneler karşısında korkmayı beklemeniz içten bile değil. Korku sinemasının 80 yılda yaptığı girikimi Karacadağ bir filmde kullanmaya çalışmış anlıkta olsa tanıdık sahneler görmek mümkün. Filmin sonu ise gayet güzel bağlanmış.
Elbette ki eksiklikler mevcut ancak Semum o kadar da kötü değerlendirilecek bir film değil. Bir çok yazıda Semum’un 3D grafiklemesine ve film sonundaki 3D cehennem sahnesine yapılmış. Karacadağ’ın düşüncesi zaten bu inançla yetişen kişilerin bu yaratığı çizebileceği yönünde olduğundan 3d grafikleri Türklere yaptırmış. Ancak şunu göz önünde bulundurmayı unutmuş her ne kadar bu inançla yetiştirilen kişi olsalarda bizde dinde yaratık betimlemesi gibi bir olgu olmadığı için çizilen Semum karakteri bilinen yaratık karakterlerinden öteye geçememiş. Ama yine de Türkiyede yapılan bir 3D modelleme için oldukça başarılı diyebiliriz ve aslında bu da Karacadağ’ın cesaretinden kaynaklanıyor. Film de çok farklı planlar kullanılmış, bu planların bazıları da gereksiz geliyor insana. Ama Dabbe’ye oranla ilerleme mevcut. Şu bir gerçek ki film, yönetmen ne olursa olsun son noktayı koyan oyuncudur, bence oyuncu seçiminde daha özverili davranmalı mümkünse diyaloglar için bu işten anlayan insanları kullanmalı.
Filmde polemiğe giren bir başka yer ise İmam ve Psikiyatristin, ilim ve din tartışması. Neyse ki bir yerde doktorun bazı akli durumları bilim açıklayamıyor demesi tartışmayı biraz ileriye itelemiş gibi. Filmden bir kesim doktora değil de imama gidin gibi bir sonuç çıkarmış lakin ben artniyetten başka birşey sezinlemedim bu konuda.
Filmin en güzel bölümü ise film müzikleri. Justin R. Durban tarafından yapılmış müzikler gerçekten fevkade. Zaten kişinin yaptığı işlere baktığımızda güzelliklerinin sebebi ortaya çıkıyor. Şimdi filmin müziklerini aramaya başladım umarım bulurum.

Filmin konusundan şöyle bir alıntı yaparsak; 27 yaşındaki Canan Karaca ve kocası Volkan Karaca yeni aldıkları büyük bir eve taşınırlar. Her şey çok iyi giderken bir gün sebebini bilmediğimiz bir şekilde Canan’a garip şeyler olmaya başlar. Canan yavaş yavaş başka bir varlığa, kendisine hükmetmeye başlayan bir yaratığa dönüşmeye başlar. SEMUM kendisine hedef olarak neden Canan’ı seçmiştir ve ona ne yapacaktır? Sıradan bir insan için cehennemin kapısı nasıl açılır? SEMUM filminde izlenecek müthiş bir görsellikle korkunun eşi benzeri görülmemiş bir türü aktarılacak.

Hasan Karacadağ Dabbe ile başlayan üçlemenin sanıyorum ikinci filmi için Deccal için şu an kolları sıvamış şu an ve çekimlerini ABD, Japonya, Türkiye’de yapacakmış. Bu iki filmden daha iyi olacağı kanaatindeyim. Bakalım Deccal karakterini nasıl betimleyecekler ve hangi yorumlara sebebiyet verecek. Deccal, Semum’dan daha çok tanınmış bir karakter, ama umuyorum ki internette haberi dolaşan Deccal tabirine takılı kalmaz ve korkutmaya çalışmak için korku filmi çekmez. Olayın akışını karelere alsa zaten korkutucu olacaktır… Neyse bitsin zaten yine git gel çok dağıldı konu
sanki…

Yönetmen/ Senaryo: Hasan Karacadağ
Oyuncular: Ayça İnci, Burak Hakkı, Nazlı Ceren Argon, Cem Kurtoğlu, Sefa Zengin
www.semum.com

http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=semum
http://midnight.blogcu.com/semum-kritigi_8298491.html

Araf

‘Ben yanarım yane yane’ cümlesinin devamı elbette aşk boyadı beniyle devam etmeyecek. Öyle ki bu bir film eleştirisi yazısı olacak. Kendimle çok savaştım, bu yazıyı yazayım mı yazmayayım mı diye, sonuçta bu filmin iyi olduğu konusunda herkese telkinler veriyordum. Ama cıka cıka ne çıktı? Yani insanlar sende ne kaypakmışsın kardeşim? diye düşünmezler mi hakkımda. Yok ama o dönem bir arkadaş kimliğiyle yaklaştığım övgüleri, şimdi bir sinemacı (yok aslında bu kelime olmadı daha layık değiliz) gözüyle eleştirmek lazım. Sonuçta yaşadığım hayal kırıklığıydı. Ama her ne kadar eleştiriler olumsuz olsa da siz Türk Sinemasına destek için gidin efendim.

Öncelikle biz Araf nedir ona bir göz atalım.
Kuranın, 206 ayetten oluşan yedinci suresidir. Sözcük olarak, Arapça “kum tepesi” anlamına gelen urf sözcüğünün çoğuludur ve cennet ile cehennem arasında bulunan bir tepeyi adlandırır. Günah ve sevapları eşit olduğundan cennet ya da cehenneme giremeyenlerin durdurulduğu yerdir. Kimi bilginler de Arafı, peygamberlerle doğruluktan ayrılmayan Müslümanların bulundukları yüksek yer olarak tanımlar. Sure metnindeyse Araf, cennetliklerle cehennemlikler arasında bulunan bir örtü ya da duvarın en yüksek tepesi olarak nitelendirilir. Bu tepelerde, cennetlikleri ya da cehennemlikleri alametlerinden tanıyan kimseler olan “ehli araf” bulunur.
Dantenin ilahi komedyasına bakarsak, Şeytan ve onu izleyen diğer melekler cennetten kovulduğunda hızla aşağıya düşmeye başlarlar ve fakat en ağır günah şeytanda olduğu için en hızlı düşüş onunki olur. Dünyaya tam Kudüsün zıt tarafından çakılır ve öyle derin bir çukur oluşur ki dünyanın merkezine iner. Bu çukurdan çıkan toprak bir dağ oluşturur ve bu araftır.. Şeytanın başı Kudüse dönük, kıçı bir buz kütlesine gömülü, ayakları ise araf tarafındadır.
Hıristiyan inancına göre ise, “öldükten sonra arınma” anlamında gelip kilisenin uzlaşamadığı konular arasındadır. Roma Katolik Kilisesine göre kurtuluş için Tanrının lütfünün yeterli olduğu ve inananların korunduğunu söylemek sapkınlık sebebidir. Günahların bir bölümü bu dünyada bir bölümü ise diğer dünyada bağışlanacaktır. Tanrıya yakın olanların bile ruhları tam olarak arınmamış olanlar öldüklerinde cehennem ateşinden geçecekler ve arındıktan sonra cennete gireceklerdir. Protestanlara göre ise Hz. İsanın akan kanı insanlara yaşam veren aklanmayı sağlamıştır. Mesihe iman edenler Mesihin kanıyla aklandıklarından, yaşam armağanına sahip olanların hiçbirisinin yeni bir aklanma işleminden geçmesine gerek yoktur. Mesih İsaya ait olanlara artık hiçbir mahkûmiyet yoktur. Mesihin kanıyla aklananların Onun aracılığıyla Tanrının gazabıyla karşı karşıya kalmayacaktır.

Peki ya filme göre Araf. Neden böyle bir başlık açtım? Bu sorunun cevabı şudur ki film Kurandan alınan bir ayete dayandırılmasına rağmen kesinlikle konuyla yakından uzaktan bir ilgisi yoktur. Eğer yukarıdaki tanımlamalara istinaden araf kelimesini filme göre tanımlamaya çalışırsak karşılığı arada kalmışlık olacaktır. Zaten film girişinde de bundan bahsederi. Film r0;Hadi Kurandan bir ayet çekelim filmin başına koyalım enteresan olsun tadında yapılmış bir filmdir. Gerekse kamara açılarından (yönetmenin ayak ve bina feşitisti olduğunu düşündüğüm) bir çok filmi çağrıştırmaktadır. Hayko Çepkinin yaptığı müziklere bir şey diyemeyeceğim ama müziklerin ses düzeyinin aşırı fazla olması ve insan üzerinde r0;bak kardeşim burada korkman lazımr1; imajını vermesi cidden sıkıntı verici. Genel olarak değerlendirildiğinde 90 küsür dakikalık Hayko Çapkin klipi diye adlandıra biliriz. Tek eksik Haykonun klipte gözükmemesi, lakin Wallda Pink Floydda gözükmemekteydi.

Gelelim film bütünseline. İlk anlarında ortaya çıkan iki kişi filmin gidişatı üzerinde bize bilgi vermek amacıyla bir apartmanın tepesinde oturmuşlar bozuk ve yetersiz diyaloglar eşliğinde yukarı çıktık ama ne yukardayız ne aşağıda araya sıkıştık tarzı abuk sohbetleri filmi tereddütle izleyip açıklarını görmem için kendimi zorlamama sebebiyet verdi. Bölüm bitti ve jenerik girdi (bu iksinin sırasını karıştırıyorum) iyi hoş güzel finalinde bir karga durup duruken gaak der. Hımm burada aklımıza gelen (bkz. Alex Proyas) Crowun girişinde cümeciktir: bir zamanlar insanlar birisi öldüğünde ruhunu bir karganın ölüm ülkesine taşıdığına inanırlardı. Ama bazen çok kötü bir şey olduğunda büyük bir keder de taşınırdı ve ruh rahat edemezdi. o zaman bazen, sadece bazen karga yanlış şeyleri düzeltmek için ruhu geri getirebilirdi. Demek ki ortalıkta işini bitirememiş bir ruh vardır sanısı dolanır etrafta. Burum böyle midir? Doğmamış bir çocuk intikam almak için geri döner. Ama 16 ncı haftasında ruhun bedene intikal ettiğini düşünürsek olabilir diye bu konuyu es geçiyoruz. Film güzel ve karanlık bir biçimde başlar. Akasya Asıltürkmen, Murat Yıldırımın oyunculuklarına bir şey diyemeyeceğim ki onlar bile filmi kurtaramamışlar, kötü dublaj cabasır30; bir banyo sahnemiz vardı İlk kez Stephen King romanlarında (O, ITte) karşılaştığım resmin, veya sabir bir görüntünün birden hareket edip korkutucu unsurlara bürünmesi (izleyiniz; Stanley Kubrick Cinnet ve roman uyarlaması O ve Redrose Konağı vsr30; akabinde gelen şu sahne birden bire sallanmaya başlayan yıkılan bir banyo nedense Requiem For A Dreami anımsattı bana. Ah birde üç tekerlekli bisiklet sahnesi vardı ki Jack Nicholson ve Shelley Duvallın oynadığı Kubrick filmi (üste bahsi geçti) Cinnette bu iki şahsın çocuklarının (Danny Lloyd) un bisiklet sürüş sahnesini anımsattı bana. Peki ya hayalet çocuğumuzun makyajı. Tamam makyaj konusunda kötüyüz ama bunu üstüne basa basa, yakın olan çekimlerle belli etmek zorunda mıyız? Tamam onuda geçtim bir uzak doğu sineması havası içersine kapılmışız ancak bunun boku bu kadar mı çıkar ki monitöden çıkmaya çalışan eli örnek verebiliriz. Malum erkek kahramanımız karısını görüntülemek için rec tuşuna bastığı web cama haftalar sonra geçince süresi nasıl hala bir saat gösterebiliyor.

Bu filmde başka bir taksi yok mudur ki, üç sene sonra bile ana kadın karakter aynı taksiyle yolculuk yapıyor. Peki final sahnesi bize Hideo Nakatanın Dark Waterini mi anımsatıyor?
Bakınız bunlar aklıma takılan sorunsalların bir bölümü ve hatırlaya bildiklerim. Peki arafta sıkışan (!) küçük kardeşimizin dönüş amacı nedir? Anne özlemi mi yoksa intikam mı? İntikamsa neden kendisinin yanına alıyor kadıncazı zaten delirtmiş durumda. Anne özlemiyse neden bunu anlatmak için dramatize edici bir sahne yok filmde? Peki hangi zihniyet pet şişeyle izleyici korkutma çabasına düşebilir? Bakın ben böyle bile adam korkuturum, egosuna sahip insanlar tatmin için mi?

Kürtaj sahnesi için bir şey söyleyemeyeceğim ama birden bire ilahi bir kuvvetle saniyelik bir sürede erkek kahramanımızın olayı çözmesi düşündürücü. Ve sırf insan merak güdüsü aşılamak için birden erkek karaktere sulanan küçük cadı kız, ah birde elinde sürüklediği cenin neyin nesi, yani korkutmalı mı? Düşündürmeli mi? Güldürmeli mi? Ben kararsızdım.
Öğrenciylen yaşanan evin viraneliğini anlayabilirim ama evlendikten sonrada durum böylemi olur ki karakterler gayet düzgün tipler. Burada çocuk neden kızın evine taşınıyor hadi taşındı diyelim neden b

anyoyu tamire girişmiyorlar. Ben o durumda yapacağım iler sırasında ilk üçe banyo tamirini eklerdim. Ve bir korku filmi çekiyoruz diye fayansların kırık dökük, harap olması mı lazım. Yurdumda düzgün bir akıl hastanesi yok mu? Ben sağlam halimle o hastanenin koridorlarını görsem delirmemek için cidden çok akıllı olmam lazım. Her yer virane durumda. Araba çarpık evler, binalar eski, mekanlar hadi gotik olsun diyerek özenle seçilmiş. Color correction mevzu abartılarak gereksiz bir mayhoşluk ve katılık verilmiş. Yani biz insanı renklerle de korkuturuz cinsinden nameler. Peki ya kamera açıları Charles Mansonun bir lafı vardır film boyunca aklıma gelip durdu, bana tepeden bakarsanız bir aptal, aşağıdan bakarsanız tanrınızı, karşıdan bakarsanız kendinizi görürsünüz. Biz izleyici olarak filmi hep aşağıdan kırık açılarla ya da yukarıdan izledik. Burada anlatılmak istenen bu cümleyle bağlantılı mıdır yoksa cidden bende mi paranoyağım? Bakınız kamera açılarıma deyip garip yerlerden görüntü almak filmi izlenebilir mi kılıyordur?

Ve final olarak, tam filmin ortasında Hayko vokale başlar ve ekran sephiaya döner ve birden ekranın sağında solunda çiçekçikler belirmeye başlar.. Birden Nokia reklam mı başladı deriz. Bunun anlamı nedir ve bize garip gelmiştir. Yoksa yönetmen film çok korkuttu insanlar rajaylasın gülümsesin diye yapılmış bir jest midir? Bu iki kişi aynı evde yaşıyorlarsa adamcaz kızın kanlı elini neden haftalar sonra duvarda görmektedir… of of…

Film eleştirmeyi sevmem, hele söz konusu Türk filmiyse hiç sevmem ama güvendiğim filmin böyle çıkması cidden beni hayal kırıklığına uğrattı. Benim intendom var bunu yaptım hikayesidir…