Etiket arşivi: Vincent Cassel

Trance

Ünlü yönetmen ‘un son çektiği ancak pek ses getirmeyen filmi Trance. Bunun sebebi de Danny Boyle’un diper filmlerinde de bulunan eksiklikleri bu filmdede devam ettiriyor olması. Film oldukça güzel bir konuya sahip. Kurgusu, işlenişi oldukça başarılı. Tabi araya atılan gereksiz sahneleri saymazsak. Hikayenin işlenişi açısından filmi algılamak biraz zor olsa da dikkatlice izlendiğinde kendine adapte eden oldukça başarılı bir konusu var filmin. Ancak üzerinde çok fazla durulmamış düşünülmemiş. İyi bir şey çıkacakken ortaya sıradan bir şey çıkmış.

Bir çok kişi filmi Inception‘la kıyaslamış. Aslında iki filmin kıyaslanması sadece gerçeklik ile ilgili konuda olur. Aksi taktirde aslında iki film birbirinin yanından bile geçmiyor. Bu konuda Trance için, Inception devşirmesi bir film takısı takanlara bir şeyi hatırlatmak isterim ki Trance 2001 yapımı ‘nin yazıp yönettiği aynı isimli filmin uyarlaması. Yani Trance daha eski bir film. Okumaya devam et

A Dangerous Method

Usta yönetmen David Cronenberg‘in 2011 yapımı filmi A Dangerous Method. Ne yalan söyleyeyim film konu olarak çok iyi olsa da ben David Cronenberg’e bu filmi yakıştıramadım. Kendisini hep sorgulayan filmlerle izledik, bu filmlerde felsefe de vardı ancak genelde bilim kurgu gizem olduğu için izleyiciyi tam anlamıyla ekrana bağlayıp, kült yapımlar ortaya çıkarabiliyordu. Ancak bu film Cronenberg’in diğer filmleri gibi kült film olabilecek bir yapıya sahip değil.

Film John Kerr‘in A Most Dangerous Method kitabından uyarlanmış. Kitabı tiyatro oyunu olarak uyarlayan Christopher Hampton, The Talking Cure adını kullanmış. David Cronenberg ise bu oyunu alarak beyaz perdeye aktarmış. Film uyarlamaların genel sorununu yaşamakta. Yani film kitabı okumayanlar için oldukça havada kalmış. Film yaklaşık dokuz aylık bir süreyi anlatıyor ama film bize bu hissi vermiyor. Sanki her şey bir anda olup bitmiş gibi. Okumaya devam et

Le moine

Filmin en çekici tarafı baş rollünde Vincent Cassel‘in oynaması. Gerçekten de Vincent Cassel oldukça başarılı bir oyun sergilemiş. Film Matthew Lewis‘in aynı adlı romanından uyarlanmış. Tabi bu romanın ilk uyarlanışı değil. Aynı isimle bu filmden önce 1972, 1990 yılında iki film daha çekilmiş. Tabi ben bu iki filmi izlemediğim için kıyaslamaya giremeyeceğim.

Bu filmin yönetmen koltuğunda ise Dominik Moll var. Yönetmenin bu izlediğim ilk filmi. Anlatımın görselliğin güzel olduğunu söyleyebilirim. Ancak nedense film beni zaman zaman sıktı. Odaklanmakta sorun yaşadım. Bu belki de filmin gizem boyutunun, bilinmezlik dozunun biraz fazla arttırılmış olması. Okumaya devam et

Black Swan

Yazılırken zorlanılacak bir film daha karşımda. Yine Darren Aronofsky ismi filmin arkasında duruyor. Ne yapalım ne edelim artık bu adam beklentileri çok çok karşılıyor. Filmin Türkiye’de gösterimi şubat sonu olarak gözüküyor. İnternette dolaştığını görünce fevri bir hareketle indirmeye koyuldum. Aslında bu öyle internetten indirilenler statüsünde izlenecek bir film değil. Kesinlikle sinemaya gidilip emeğin karşılığını vermeli. Ancak yine gişe yapalım sevdası ile Türkiye’de Oscar ödülleri sonuna erteleniş bir film… Bu yönden kesinlikle kınıyorum. Filmin en azından bir ödülü garanti. Zaten verilmese zaten gözümde prestijini kaybetmiş olan Oscar ödülleri benim için kağıt parçası istatistiklerinden öteye geçmeyecek… Mimik yoksunu Sandra Bullock ödül alıyorsa eğer Natalie Portman‘a şu oyunculukla ne vermeli bilmiyorum.

Her şeyiyle yine güzel bir film karşımızda. Aronofsky‘nin geçmiş filmleri ile karşılaştırdığımızda biraz daha The Wrestler tarzı ağır basıyor. Ancak yine filmde kendine özgü bir anlatım mevcut. Aronofsky filmlerinde
Clint Mansell etkisini biliyoruz. Bu filmde de var elbet. Ancak bu filmde sanat ve müzik işleyen bir hikayede müziklerin çok fazla kulağa dolmaması ilginç. Müzikler bale esnasında insanın aklına sanki olması gerekenmiş gibi yansıyor. Yani aslında burada yapılan müzik filmin müzikleri değil, bir bale oyununun Kuğu Gölü Balesi’nin müzikleri. Eminim ki sıcaklığıyla müzikler aklımda tekerrür etmemesine rağmen, bir süre sonra yine beni etkisi altına alacak.

Oyunculuklar olması gerektiği gibi. Hatta dahada fazlası var. Evet Natalie Portman‘nın oyunculuğundan şüphemiz yoktu ama bu performansı da beklemiyordum kendisinden açıkçası. Bu arada Mila Kunis‘de yardımcı oyuncu olarak bekleneni çok fazlasıyla vermiş. Zaten rolünün adamı olan Vincent Cassel‘e ise yine diyecek yok. Olması gerektiği gibi yine etkileyici, yine kadın avcısı. Barbara Hershey ve Winona Ryder‘da oldukça başarılı. Hatta Winona Ryder‘ı tanıyamadığımı bile söyleyebilirim. Bu arada Lost Girl’den severek izlediğim Ksenia Solo‘yu da görmek beni pek memnun etti. Kendisinin de önü açık gözüküyor.

Nina eski bir balerinin kızıdır. Annesi kızını aşırı otoriter ve disiplinli bir ortamda yetiştirmiştir. Kızın her şeyi belli bir akış içerisindedir. Tabi annesinin bu tavrı Nina’yı da etkilemiştir. Aşırı disiplinli, sürekli kendini kontrol altında tutmaktadır. Tabi bu kontrol ona başarı da sağlar: İyi bir balerin olmuştur. Yani sezon için yeniden sahnele koyulacak Kuğu Gölü Balesi oyununda Queen Swan rolü için de en büyük adaydır. Ancak bazı eksikleri vardır. Beyaz Queen’i oynayacak seviyede olan Nina, Siyah Queen’i oynayacak kadar, hırslı ve kötü değildir. Hocası Thomas kendisinin bu yönünü geliştirmesini söyler. Nina bu rolü kapar, ancak Siyah Qeen rolüne tam olarak girememiştir. Bunun için kendisine ödevler verir.

Nina’nin yerine diğer bir aday ise Nina’nın tam tersi bir kişiliğe sahip Lily’dir. Nina, Lily ile arasındaki bu kıskançlığı ve çekişmeyi yaşarken onunla yakınlaşmıştırda. Nina şizotipalkişilik bozukluğuna sahiplen üzerindeki bu büyük yük onun daha fazla ruhsal çöküntüye uğramasına sebep olur. Bu durumda onu kurtaracak bir arkadaş edinir o arkadaş ise rakibi, Lily’dir. Büyük güne yaklaştığı anda Nina, Lily sayesinde iplerini koparır ve alkol, hap ve cinsellik ile dolu bir gecede içindeki karanlığı, Siyah Queen karakterini ortaya çıkarır. Kendini rolüne o kadar kaptırmıştır ki artık neyin ne olduğunu karıştırmaya başlamıştır.

Görsellik açısından film yine bekleneni veriyor hatta Nina ve Lily karakterlerinin sevişme sahnesinde Lily nin omuzunda bulunan kanat dövmelerinin hareketlenmesi kesinlikle aklıma kazınan kareler arasında. Tabi bundan daha fazlası kamera açıları ile mevcut. Bale uzmanı sayılmam ama Portman’ın performansı etkileyici. Elbette bir balerin kendi gözü ile baktığında hatalar bulacaktır ama bence Aranofsky bu kamera hareketleri sayesinde bunları çok iyi örtbas etmiş. Özellikle Black Swan sahnesi nefes kesici.

Bilm o kadar akıcı ki sevmediğimiz baleyi bile bize sevdiriyor. Zamanın nasıl aktığını hissetmiyorsunuz bile. İlk fırsatta Kuğu Gölü Balesini izlemeyi düşünüyorum ancak bu filmdeki kadar tat verir mi şüpheliyim. Film kesinlikle izlenmesi gerekenler arasında ve kesinlikle Oscar’da ödül alması gerekli. Tüm ekibi ile birlikte. Kesinlikle sinemaya da gelince tekrar izleyeceğim, izlemeden de ölmeyin diyeceğim filmler arasında…

Yönetmen: Darren Aronofsky

Senaryo:

Mark Heyman
Andres Heinz
John J. McLaughlin

Oyuncular

Natalie Portman Nina Sayers
Mila Kunis Lily
Vincent Cassel Thomas Leroy
Barbara Hershey Erica Sayers
Winona Ryder Beth Macintyre
Benjamin Millepied David
Ksenia Solo Veronica

Linkler:

http://www.foxsearchlight.com/blackswan/

http://www.imdb.com/title/tt0947798/

L’appartement

Yaklaşık on iki yıl önce izlemiştim bu filmi. Aklıma öyle kazınmıştı ki sonrasında bir kaç kez daha izledim. Geçtiğimiz gün bir sitede gözüme ilişince yazmak istedim.  Tabi geçmişe dönünce yazılacak filmlerin sayısı da artıyor. Allah sonumu hayır etsin.

Öncelikle belirtmeliyim ki filmi baş rolünde Monica Bellucci olması filmi almam ve izlememde en büyük nedendi. Onun yanında en büyük etkenlerden birisi de, diğer bir başrol oyuncusunun Vincent Cassel olması. Bu ikiliyi daha önce bir çok filmde görmüştük. Tüm filmler de güzeldi.

L’appartement bir aşk hikayesi. Güzel bir kurguya sahip, aşk hikayesi hemde. Ulaşılamama, unutmama, araba, bulma, intikam, ihtiras ne isterseniz var. Film bir aşk filminde olmayacak şekilde kurgulanmış. Film yönetmen ve senarist Gilles Mimouni‘nin ilk ve son filmi. Aynı konunun Amerikan versiyonu olan Wicker Park‘ın da yapımcısı. Amerikan versiyonunu izlemedim ancak, L’appartement kadar başarılı olacağını düşünmüyorum.

Film kurgusu ve işleyişi oldukça karmaşık gözükse de, sonralara doğru hikaye iyi toparlanıyor. İzlemenizin üzerinden yıllar bile geçse aklınızda filmin geçtiği Paris, sokaklarının mevsimsel döngüsü kalıyor. Film, aranan bir aşkı anlatıyor. Aşk ise bir erkeğin gözünden yansıtılmış. Bunu da çok başarılı bir şekilde verebilmiş. Kadın duygularından çok erkek duygularının ön planda olması ve bir erkeğin yapabilecekleri başarılı bir şekilde verilmiş. Hani film sonunda erkek milleti bu diyebiliyorsunuz. Tabi genellememek şartıyla.

Film bir masal edasında ilerliyor. Tesadüfler, ihtimaller; yenen son dakika golleri, sürekli sizi hikayeye çekmekle birlikte, sinirinizi de hoplatıyor. Film üç kadın ve bir erkek arasında geçiyor. Max Paris’te yaşayan başarılı bir iş adamıdır. Bir gün toplantı yemeği için gittiği bir kafede, onu terk edip giden büyük aşkı Lisa’yı gördüğünü sanar. Onun bu fikre kapılma sebebi, bu kadının da büyük aşkının kullandığı parfümü kullanması ve ayakkabılarının da tanıdık gelmesidir.

Max kadının peşinden gider ancak onu yakalayamaz ama kadının telefon kulübesinde anahtarlarını bulur. Bu onu bulmak için, bir fırsattır. Max, Lisa ile tekrar görüşebilmek için Tokyo gezisi iptal eder. Hatta evliliğini bile askıya alma konumuna gelir. Lisa’nın evini öğrenen Max, elinde anahtar da olduğu için onun evine girer. Max ne yapar eder, Lisa’nın yaşadığı yeri öğrenir, sinsice apartmanda saklanmaya başlar.

Ancak Max’ı burada bekleyen, Lisa değildir. Ona her yönüyle çok benzeyen Alice’dir. Bu benzerlikten olsa gerek Max ile Alice o gece birlikte olurlar. Ancak başka bir gerçek vardır ki, Alice, Max’in samimi arkadaşı Lucien’in kız arkadaşıdır. İşler iyice karışmaya başlarken Max hala Lisa’yı bulmaya çalışır.

Film zaman kavramını kaldırıyor ortadan. Her dakika her zamana, her mevsime sıçrayabiliyorsunuz. Zaten tüm olayların çözülmesi, hikayedeki kurgu bu şekilde açığa çıkıyor. İnsanların masum olabilme fikrini tekrar güzden geçiriyorsunuz, yada bir başka insana / kadına güvenebilme fikrini. Sürekli bir rüyadan uyanacakmışsınız edası var filmde. Bu arada müzikleri de es geçmemek lazım.

Filmin esas karmaşası hakkında herhangi bir şey yazmıyorum. Film kesinlikle Fransız sinemasının izlenmesi gerekenleri arasında. Oyunculuklar ise göz doldurucu. Bir kez daha Vincent Cassel’e hayran kalıyorsunuz. Tabi Romane Bohringer‘in oyunculuğu ise es geçilecek gibi değil.

Yönetmen ve Senarist: Gilles Mimouni

Oyuncular:

Romane Bohringer Alice
Vincent Cassel Max
Jean-Philippe Écoffey Lucien
Monica Bellucci Lisa
Sandrine Kiberlain Muriel
Olivier Granier Daniel
Paul Pavel Jeweller

Linkler:

http://www.imdb.com/title/tt0115561/