Ölen ben olsaydım üzerime basar geçerdiniz.

Görsel: Joker 2019

Başlıktaki cümle Joker filminden alıntı ve cümle şu şekilde devam ediyor. “Her gün yanımdan geçip beni görmüyorsunuz ama bu adamlar, Thomas Wayne TV’de onlar için ağladı diye mi yani?”

Gerçekten de böyle değil mi? Sokakta gördüğümüz olaylara, kişilere bu kadar kayıtsız kalırken bir anda onun birileri tarafından reklam (!) edilmesi duyarlılığımızı nasıl da tavana çekiyor.

Bunun altında yatan gerçek ne? Popüler olmak mı? Ya da popülerleşmiş bir olgu da yer almak mı? Diğer insanların düşünceleri ile bir olup kendimizi onların içinde kamufle etmeye çalışmak mı? Ben bu soruların hepsine “evet” yanıtını veriyorum. Çünkü hepimizde aynı kaygı var: Üzerine basılıp geçilmeme kaygısı.

Continue reading “Ölen ben olsaydım üzerime basar geçerdiniz.”

Baykal ve Seks Kasedi

Şu başlık sevgili blogumun hitini arttıracak eminim. Aslında kim ne yapmış pek umurumda değil ancak yıllardır CHP koltuğuna yapışmış Baykal’ın istifa etmesi beni hafifçe sarsarken sevindirdi de. Ancak şimdi süreç CHP’ye nasıl bir aday gelmeli süreci… Ben pek aday göremiyorum… Zaten ezilmişin arkasında olan halkımız Baykal’ın bu durumundan etkilenip, duygusal yaklaşarak onu tekrar bala getirebilir. Hem CHP’nin hem de devletin. Zaten Erdoğan’da bu duygu sömürüleri ile gelmemiş miydi? Burada yapılması gereken şey Baykal’ın adımlarını sağlam atması…

Konumuz bu değil zaten. Kaset geçtiğimiz günlerde ortaya çıktı. Bir çoğunuz izlemişsinizdir. Üzerine bir sürü de tartışma yapıldı, videonun montaj olduğu konusunda. Ayrıntılı bir inceleme yapmadım tabi, zaten pek bir şey görüldüğünü de söyleyemem. Ama bu süreçte halkın beklediği şey belli. Bunu Bülent Arınç’ta, şu cümleleri ile belirtmiş: “Benim gibi milyonlarca insan videonun gerçek olup olmadığıyla ilgili bir açıklama bekliyor.”

Evet, halkımız bunu bekliyor. Eğer böyle bir şey varsa, Baykal çıkıp bunu söylemeli. Eminim bu lan bitenin unutulması için en büyük adım olacak. Ancak hikayede bilinmezlik olması hikayenin daha da alevlenmesini sağlar. Bu yüzden gündem daha da meşgul olur. Biliyorsunuz ki reklamın iyisi kötüsü olmaz.  Burada aslında eleştirmemiz gereken kişiler, kasette bulunan kişiler değil, bu kaseti çeken bu organizasyonu yapan ve piyasaya süren kişiler. Bu hiç bir şekilde kim olursa olsun, kurum kuruluş yada şahısları yaptığı iş için iyi bir yere koymaz aksine Baykal’dan daha beter bir konuma itilmesine sebeptir.

Bu video tamamen özel hayata müdahaledir. Sonuçta eğer gerçekten böyle bir durum varsa, alan razı, satan razı olduğu için, ortada bir sorun yoktur. Kişilerin kendi iç muhasebelerini yapması gerekmektedir. Şimdi kim ak sütten çıkmış ki? Kimin böyle macerası yok? Meclisin yüzde doksanı bu macerayı yaşamıştır.

Dediğim gibi olayın büyütülmesi herkesin işine geliyor. Baykal’dan büyük bir dönüş bekliyorum şahsen… Zaman ne olacağını gösterecek bize…

Ağaca mesih olur, Avrupa bunu yer, sonra da bize yedirirse…

Genelde öyle başlıklar atmam lakin Ağacadaki bu tutarsızlık ve bizim toplumumuzun da bunu yemesi beni biraz gerdi. Ah tabi kendisi ile elıp veremediğim yok bunu da belirtmeliyim benim aklıma takılan noktalar var sadece bunları açmak istedim.

Kendini mesih olarak ilan etmenin askerliği iptal ettiğini bilseydim benden süper mesih olurdu. Zaten isim olarak buna da gayet talip durumdayım. Gerçi adam gelmiş elli yaşına bu saatten sonra askerlik yapsa ne olur yapmasa ne olur o da ayrı bir konu ama bu sebepten dolayı askerlikten men olması saçma… Ah tabiki şimdi okuyucu diyecek ki “antisosyal kişilik bozukluğu” sebebi ile verildi bu karar. Evet doğrudur lakin “antisosyal kişilik bozukluğu” olan bir kişi insanla iç içe olacağı bir mesihlik olayına nasıl girer. Yoksa elitlerin mesihi mi? Birde etrafımıza dönüp bakmak lazım ki Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde gençlerimizin büyük bir çoğunluğu kişisel bozukluk sebebi ile doktorlara akın etmekte. Eh işin kolay yolu dayayın ilacı devam etsinler. Yapalım Ağaca’ya da efendim, dayayalım ilacı devam etsin her insan gibi hayatına. Pardon o mesihti değil mi?

Bilindiği üzre bir 2012 fenomeni ile birlikte kıyameti bekler olduk. Lakin bende 2012 fenomenine kendimi kaptırmış durumdayım, evet bir şeyler olacak ama, kopar mıyız, patlar mıyız bilmiyorum… Neyse zaten yeni mesihimiz bu durumu da açıkladı. Tek yol onun arkasından ilerlemek kısa konuşmadan bunu anladık. I’m not God. Ben de değilim be lanet olsun. Tanrıyım diyede kandıramam…  Zaten anlıyoruz ki adamın derdi bizle değil, varı yoğu Avrupa ile yani anlayacağınız büyük oynuyor. Ben inanıyorum ki Avrupa buna inanırsa yeni mesih bize de büyük kıyak geçer. Eh canım o kadar beslemişiz… Onu mesihlik kıvamına getirmişiz. Çektiği acılar dışarıda yaşayamadığı acı hayat onun yücelmesine sebep olmuş. Zaten papadan da helallik aldı. Kaç kişi var papadan helallik alan bu dünyada?

Ağaca büyük adam es geçmemek lazım. Ben bir kitap bekliyorum ondan. Hayat hikayesinden önce mesihe yakışır bir kitap, çok yukarılardan gelen. Hadi diyorum dünyaca ünlü bir fenomene ev sahipliği edelim…

Yazıyı biraz toplayalım, insanlar fikir değiştirir. Bir tetikçi daha sonra eline silah almak istemeyebilir. Bunu sebep göstererek vicdani redciyim de diyebilir. Bunlar makul karşılanır ben en azından karşılayabilirim tabi bunu içten diyorsa. Peki bunun içten olup olmadığını nasıl anlarız, bunu savunup yanındaki adamlar ona buna silah çekiyorsa bu kişinin içtenliğine inanmak zor. tabi inanmıyoruz da. İnanmış gibi yapıyoruz ama…

Papanın bağıladığı nadir insanlardan dedik. Bu erilemeyecek bir mertebe. Papanın bildiği bir şey vardı ki bağışladı evet bunu hem kendisi için hem de onun için yaptı. Bağışlayıcı affedici bir din başkanı olamakla sempati topladı. Yaptığı görüşme ile Ağaca’yı kutsadı. Şimdi sıra Ağaca’da. Bir Fetfullah fenomeni yaşar mıyız Ağaca’da?

Çok şey var aslında lakin benim dikkatim yine dağıldı… Hiperaktifim, depresifim, asosyalim… peki ben neyim?

Sel mi? Felaket mi?

Benim meşhur disklerimdeki verilerimi kaybetme hikayemi okuyanlar bilir. Ben bu olaydın yıllardır ders alamadım. Hadi ben eşşeğim ve tek kişiyim de bu yönetim de mi tek kişi ve eşşek. Yönetimden kastım elbetteki yerel mahal yönetimleri. Tabi sözün meclis dışında tutulması gereken kişiler var ama içine çekilecek kişiler de mevcut. Bakınız memleketimin başbakanı. Belediyeci mantığıyla yönettiği ülkenin hali ortada. Sattığımızı sattık, aldığımızı aldık. Aldığımızı derken aldığını diye düzeltmekte fayda var ki, belediyeciliğin işleyiş iyi niyetle davranırsam 3 sana 1 bana diye işlediğini hepimiz biliyoruz. Şimdi Avrupa kültür başkenti olan İstanbul’un hali ortada. Tabi sonuçta kültür ülkemde sınıf ayrımcılığı teşkil ettiği için bunun imajımızı zedeleyeceğini düşünmüyorum.

Biz kaderce bir milletiz. yedi tane insan bir arabanın içinde mahsur kalıp ölürken diğer çalışanların ses çıkarmamasına ne demeli. Aslında biraz da onlara hak vermek lazım, buadan bakıp eleştiriyoruz ama. Onların da şaha kalkıp karşı çıktıklarını düşünelim. İki gün içerisinde işlerinden olacaklar. Devlet bize bir güvence sağlamış mı? Evet biliyorum herşeyi devletten beklememek lazm o zaman insanlardan da kadercilikten başka birşey beklememek lazım.

Nasıl bir hale geldik merak ediyorum. Evet oturduğumuz yerden herkesi eleştiriyoruz. Başkanı, başbakanı, cumhur başkanını sanki onları biz doğurmuş, biz büyütmemişiz hatta biz seçmemşiz gibi. Kendi üstümüzden suçu atmak için herşeyi herkesi suçlayabiliriz nasıl olsa… Peki en büyük sorun nerede? Bizi böyle vurdumduymaz boşluğa iten…

Bireysel olarak bakalım işe. Kim bana dokunmayan yılan kırk yıl yaşasın savına katılmaz. Kim elini etliye sütlüye sokup başını belaya sokmak ister… İşte bizi yönetenler de bu durumda. Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın. Mühim olan bireyselliktir.

Ancak göz önünde olmak demek sorumluluk almak demektir. Yani kendi ve çevrendekilerin dışında seni takip eden ve izleyenlerin sorumluluklarını almak demek. Bir de yönetici olarak halk tarafından seçiliyorsan seçilmek için yatırım yapıyorsan bu sorumluluğu almaya gönüllüsün demek. Yani kendin dışında düşünmen gerken başkaları da var demek.

Şimdi öncelik sırasına bir göz atalım… Ben, ailem, yakın çevrem, bana yaklaşanlar, beni sevenler… Sıralamada ilk iki öncelik derecesi en yüksek olanlar. Yakın çevre ve bana yaklaşanlar bir diğerleri… İş nasıl gelişiyor peki… Ben işleri yakın çevreme ve bana yakşlaşanlara verirsem, onlardan bana dönüş daha fazla olur. Beni sevenleri de işlerde çalışmaya ortak edersem, süreç güllük gülistanlığa döner. Ama unutmamak lazım ki benim için… bu sayılanlar için değil… hatta beni sevenler içinde…

Biz öyle yapıyoruz. Yani ben başkan olsam elbette 3’ün 1’ini (!) kendime alacağım. geri kalan birini iş yaptırmak için yakın çevreme vereceğim. Yakın çevrem ebnden aldığı bir ile -ki alması için bana iyi bakması gerekecek- işi yapmaya başlayacak, o da beni sevenleri kullanacak. Bu düzlükte aslında kimsenin hiç birşey bilmesi gerekmiyor. biz paramızı aldık ne yapılması gerekiyorsa onu yapalım sonrası önemli değil görüşü her noktada hat safhada.

Başkanım ben ucuza bir arsa kapattım. Fabrika yapmayı düşünüyorum devletten de kredi alacağım sen bir yardım etsen… Hani senin tanıdıkların varsa işi onlara veririz.  Yanlız arsanın imar izni yok onu bir halletsek, ortasından da dere geçiyor arsa dışına taşısak. Tamam başkanım siz merak etmeyin, siz imzayı atın ben gerekeni yaparım.

Hadi efendim bir kepçe ile işe girişelim derenin yatağını değiştirelim, oraya onun için ne izin almışsak onu yapalım gerisi önemli değil. İş yerlerine yakındiye civar yerlerese yerleşim yeri kurarız.

Aslında olay bundan ibaret. Aslında bunu herkes biliyor. Bile bilede yiyoruz. Yememiz lazım zaten. Tabi bu işleyişi bilen birde başbakan başımızda. Yaptığı şey dere hikayeleri anlatmaktan başka birşey değil… Evet bu hikayeleri hepimiz biliyoruz. Derenin yönnü değiştiren buralara ev kurduran da biz değiliz…

Şimdi olay şuraya dönüyor… He zaman ki gibi suçlu aramak… o bizim dönemimizde olmadı diyor diğeri bizim dönemimizde olmadı… ancak bu unutulmamalı ki birbirlerinden devralıyorlar… Başbakan da bu felaketin yaşandığı şehirde büyük şehir belediyesi başkanı oluyor. Sonrada çıkıp dereden aldığın dereye gider gibi laflar etmek dengesizlikten öte birşey değildir.

Bir başka başkan açıklamasına göre de oradaki fimalar dereyi daraltıp kendilerine bahçe yapmışlar. Hemde kendi başlarına. Habersiz, haraçsız çivi bile çalamıyorken dereyi nasıl dararaltabiliyorlar merak içindeyim. İzinsiz mi, izinsiz se bulunamıyor mu? En ufak şey için kapımıza dadanıp beynimizi yemeyi biliyorlar. Hadi beyler kimseyi kandırmayalım. Öncelikle paraları kim götürdü ona bakalım… Kendime istediğimden değil… marakımdan soruyorum…

Velhasıl kelam bu memlekette yıllardır ne değişti görünüşümüzden başka? Üstümüze sürekli birşeyler geçiriyoruz. Hemde eskilerini çıkarmadan. Olsun ama nasıl olsa günü kurtarıyoruz ya… diğer felakete kadar idare ederiz. Bir diğerinde ise ölenler mi? Takdir ilahi ömürleri okadarmış… Suçlu mu arıyorsunuz? Onlarda zaten hep başkaları. Bazen uzaylılar gelip yapıyor diye düşünyorum… Hatta aynaya bakmasam buna inanacağım…

Doğru ya aynayada keşke bakabilsem…

ilk özel tv kalanlı…

Bundan tam on dokuz yıl önce 5 Mayıs günü ilk özel televizyon kanalı olan Magic Box şirketinin Star 1 televizyonu yayına başladı. Dönemi görenler bilir büyük bir merakla ekranın karşısına geçmiştik. Düşünsenize yıllardır TRT’nin Tv1 ve Tv2 sine mahkumsunuz  ve birden bire kanal sayısı artıyor önünüze farklı seçenekler sunuyor. 
Tv2 elbette yayındaydı ama UHF bandından yayın yaptığı için sadece merkezi yerlerde yayını vardı. İlçelere ulaşması biraz zordu. Hatırlıyorum da Tv2’deki dizileri izleyeceğiz diye nasılda anteni sağa sola çevirirdik. Eh tabi birde 2.kanal antenlerini unuymamak lazım… 
İlk özel kanalın açılmasıyla birlikte il ve ilçe bazında ku kanalı izletmek amacıyla her bölgeye yayın istasyonları kuruldu. Hatta hazlasıyla. Hatırlıyorum da Star1’in gelmesiyle bizim ilçeye Super Channel’da gelmiş bu şekilde yabancı bır kanalla da tanışmış olmuştur.
Elbette insanların iletişim özgürlüğü açısından şaha kalktığı dönemlerdi o dönemler. Ancak eksik olan bir şey vardı ki denetim. Aslında denetimin yapılmaması bir yerde programların kaliteli olması mı demekti her daim düşünürüm.
Eski pogramları herkes bilir, elbette bundan on sene sonra belkide şimdiki programları da iple çekeceğiz ama, şu anki yayın politikasına bizi iten neydi hep merak ettim. Ama genel olarak baktığımda aslında televizyonun görevi halkı oylayıp onları sindirmek değil miydi? Son Fransız devriminde insanlar ayaklanmasın diye devletin bedava televizyon dağıtması bunun en önemli kanıtı…
Elbete birilerinin bu dev aracı kullanması lazımdı. Toplum yargıları ne ise ona göre hareket etmek gerekiyordu. Sanat toplumuysanız ona göre yayınlar, sanayi toplumuysanız ona göre… Ama bu tutum Türkiye için geçerli değildi. Türkiye’de karakter çeşitliliği o kadar fazlaydı ki herkes birbirine yabancıydı. Bu yüzden yapılan programların gidişi, kurgusu diğer ülkelere göre daha farklı gelişti. Derebeylik ve padişahlıktan gelen Türk milleti, nerde duracağını bilmez, çünkü sürekli birileri kendisinin yerine düşünmüş karar mekanizmasını otaya koymuştır. Bu sebeptendir ki az kanallı dönemde yayın kalitesi daha iyi olmuştur. 
Bizim toplumda sıkılma diye birşeyde yoktur ne verirseniz tüketir… Daha fazlasını daha fazlasını. Gelişen toplumda önünüze sunulacak o kadar çok şey vardı ki biz hepsini alıp tüketmeyi seçtik.
Bu çekiştilik bizde aslında ters tepki verdi. Biz kullanmayı bilmediğimiz için insanlarımızın beynini gereksi şeylerle doldurur olduk. Zaten düşünmeyi beceremiyoruz, karışık bir beyinle daha saçma düşünür olduk… ama bunlar öngörülür şeyler. Dünya insanın gitmesi istenen nokta bu ve ilk defa bir bir şeyi önden takip ediyoruz…