üç film birden: Once Upon a Time… In Hollywood, The Irishman, Doctor Sleep

Once Upon a Time… In Hollywood, Türkçe adıyla devam edersek “Biz Zamanlar Hollywood’da” (ne kadar çok bir zamanlar diye film oldu, en kolay bulunan isim bu sanırım) adının hakkını veren bir film. Dönemin Hollywood’una bir bakış atarken hayali ve gerçek karakterleri ile yaşanmış hayatlara dair alternatif bir gerçeklik üretmiş. Filmde beni en çok keyiflendiren kısım buydu. Hayali karakterlerin gerçek karakterlerin hayatının çizgisini değiştirmesi.

Beni filmden uzaklaştıran yegâne şey kısmen bir kovboy filminin içine düşmüş olmamdı. El mahkûm ne olsun katlandık ama Tarantino zaten son filmlerinde bunun üzerine çok düşmüş olacak ki western filmlerindeki hesaplaşmalar ile birlikte karakteri canlandıran aktörün hesaplaşmalarına da yer vermiş. Ve aslında her iki karakterde baktığımızda aynı hesaplaşmanın içinde.

Filme şöyle genel olarak baktığımda çok fazla Pulp Fiction sahnesi gördüm. Beni bunu düşünmeye iten uzun uzadıya var olan araba sahneleri miydi bilmiyorum. Gerçi Death Proof’ta da bunlar vardı. Şimdi hatırladım da 2 saat 42 dakikalık süresi bence daha kısa olabilirmiş. Bir yerde uzatılan sahneler bana “olmasa da olurmuş” diye düşündürmedi değil. Ve bu sahnelerde ekrana bağlayacak çok fazla bir aksiyon da yoktu.

Tabi filmin bir başka özelliği de Brad Pitt ve Leonardo DiCaprio’nun birlikte rol aldıkları ilk film olması. İkisini de severim sayarım o ayrı bir konu. Gerçi gençken Leonardo, Virginie Ledoyen ile olan The Beach yüzünden bir atarlanmışlığım olmuştu ama sonrasında yaptığı iyi filmler sebebi ile şu an aramız iyi. Bu filmdeki oyunculuğunu da pek iyi buldum.

Ancak Brad Pitt için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Tamam oyunculuğu kötü değildi ama gözelerimi doldurdu da diyemeyeceğim. Bir türlü ben buradayım diyemedi. Son dönem filmlerine baktığımda aslında oynadıklarından çok yapımcı olduğu şeyleri izlemişim.

Biraz da filmde dönersek, Tarantino’nun her filmde olduğu gibi yan olayları ve karakterleri bu filmde de kendini belli etmiş. Tabi bu yan karakterlerin ve aslında ana karakterlerin diyalogları da olmazsa olmazlar arasında. Ama bu filmde yan hikayeleri ne kadar çok beğensem de diyaloglar için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Bazen bana boşmuş ve anlam ifade etmiyormuş gibi geldi. Film içerisinde bana en renkli gelen karakter ise Pussycat’ti. Nedendir bilmiyorum.

Tabi filmin görselliği, mekan ve kostümler o kadar iyiydi ki birden filmin karakteri oluş çıkıyorsunuz ama şöyle bir bütüne baktığımda yan karakterlerle birlikte filmin tam bir bütünü yoktu. Tamam ana karakterimiz Rick Dalton’un hikayesine odaklanıyoruz ama onun kadar etkili olan dublörü Cliff Booth tüm hikayeyi değiştirmesine rağmen sönük kalıyor.

Sharon Tate ile yaratılan alternatif gerçeklik filmde sadece olmuş olsun gibi. Aslında hikayenin birazda bu gerçeklik etrafında döndüğü belli. Ama uzun uzadıya Sharon Tate izlememizin bir etkisi olacak mıydı hikayeye beni düşündürüyor.

Tabi birde Bruce Lee bölümü var. Sanıyorum Tarantino’nun ona karşı bir garezi var ki araya bir sahne eklenmiş ve tabiri caiz ise Bruce Lee biraz madara olmuş.

Sanki hep filmin olumsuzlarını yazdım değil mi? Yok ya aslında sıkılmadan izlediğim keyifli bir filmdi benim için. Ama işte Tarantino diyorsun, son filmiymiş diyorsun, biraz daha olsun istiyorsun.

Tüm bu istekleri dizginliyorum izleyin bence.

Comments

facebook'ta yorum yazın

fikrin nedir?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.