üç film birden: Once Upon a Time… In Hollywood, The Irishman, Doctor Sleep

Şimdi sayacağım isimlere odaklanın. Martin Scorsese, Robert De Niro, Al Pacino, Joe Pesci, Harvey Keitel… Bu isimleri görünce zaten ister istemez insanın filmi izleyesi geliyor. Geliyor gelmesine de 3 saat 29 dakikalık bir filmden bahsediyoruz. Hem de öyle söylentiler var ki film için, insanlar oturup bir seferde bitirememişler filmi. Acaba yapımcılar bunu düşündü de sinemada filmden yarıda çıkmasınlar diye Netflix’te yayınladılar filmi diye düşünmeden edemiyorum. He ben tek seferde izledim o ayrı konu ama itiraf etmem lazım ki arada telefonuma bakmadım değil.

Filmde oyunculuklar çok iyi. O öyleydi, bu böyleydi deyip kendimi topa tutturmayacağım. Dönem kostümleri, dekor… her şey ayrıntısıyla düşünülmüş ve acayip. Uzunca bir dönemin geçtiği filmde bilgisayarla gençleştirme tekniği kullanılmış ki ona da diyecek yok. Bence bir çığır açmış bu konuda artık makyajdan fazla kullanılmaya başlanır ilerleyen zamanlarda. Ama gel gelelim hikaye sanki bana beklediğimi vermedi.

Film roman uyarlamasıymış. Ben romanı okumadım. Zaten böyle mafya filmlerini de pek sevmem. O yüzden çok dikkatimi çekmedi ama işte kadro. Diğer mafya filmlerini de izlemek zorunda olduğum için izlemişimdir. Ha güzelleri var mıydı? Efsaneler vardı içlerinde. Tabi böyle bir kadrodan efsane beklemek lazımdı ama yok. Keyfimi kaçıran da bu oldu.

Her şey o kadar uzun uzadıya anlatılmıştı ki bir yerde sıkılmamak işten bile değildi. Olacak belli, yaşanacak belli bu kadar yavaş hareket edip, filmi gereksiz diyaloglara boğmanın ne anlamı vardı pek anlayamadım. Ana hikaye bu kadar uzatılmamalıydı. Bir buçuk saate rahatlıkla sığdırılabilirdi. Tamam bunlar ağır abiler iki saat olsun. Diğer yandan alt hikayeler de sönük kalmış. Hım ne vardı? Durun hatırlayacağım. Frank’in kızı. Durun buraya geleceğim.

Sendika dolandırıcılığı etrafında dönen olayda olayın ayrıntılarının verilmemesi, hani mafya dediğim oluşumda gerekli büyük abilerin işin içinde olmayıp sadece belli bir azınlığa odaklanması hikayenin kısır kalmasına bu şekilde yavaş ilerlemesine yol açmış bence. Tamam şimdi filmin her karesinde, müziklerinde göndermeler mevcut ama gerek var mıydı sorusunu da sormadan edemedim. Sonuçta hiç böyle şeylere gerek yoktu.

Yukarıda değindiğim Frank’ın kızı Peggy’e değineceğim. Şimdi bu adamın üç çocuğu var ve nedense vicdan yaptığı ve kendini affettirmek istediği tek kızı Peggy. Peki neden? Aslında ölürken diğerleri de yanında değil. Vicdan yaptırmak için neden bu karakter seçilmiş? Hadi seçilmiş o kadar süre neden bu karakterin üzerinde hiç durulmamış? Filmden sonra düşündüğüm tek şey buydu desem sanırım yalan söylememiş olurum.

Şimdi şöyle bir toparlayayım: Filmi sevdim ama sevmedim de. Beni ikileme düşüren çok şey oldu. Bir kez daha izler miyim onu da bilmiyorum. Belki bende el ayaktan düşüp bastonlanınca bir kez daha izleyebilirim. Filmde değinmeden geçemeyeceğim kısım ise cinayet sahneleriydi. O kadar basit oldu bittiye getirilmiş ve normalmiş algısı verilmiş ki zaten Scorsese filmlerinin en sevdiğim yanı budur.

Tabii ki ilenmesi gereken bir film. Bırakın siz dediklerimi. Üç gün, beş gün, on beş gün de sürse izleyin.

Comments

facebook'ta yorum yazın

fikrin nedir?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.