üç film birden: Once Upon a Time… In Hollywood, The Irishman, Doctor Sleep

Doctor Sleep nam-ı değer Doktor Uyku Stephen King uyarlaması bir film. Hal böyle olunca beklenti artıyor ama bu beklentiyi arttıran birkaç neden daha var. Ana sebebi söyledim zaten. İkinci büyük sebep ise bu hikayenin Shining’in devamı niteliğinde olması ve Shining’i ise Stanley Kubrick gibi bir ismin beyaz perdeye taşımış olması. Aslında nereden bakarsanız bakın filmi çekmeye çalışan yönetmen için zor bir durum.

Amma velakin ben son dönem başarılı bulduğum yönetmenlerden olan Mike Flanagan konusunda ne diyeceğimi bilemedim. Bu durum benim şu an izlediğim filme yaklaşmamla alakalı. Flanagan bu filmde hem Kubrick’e göz kırpmaya çalışırken hem de özgün hikayeye bağlı kalmaya çalışmış. Aslında öyle demiyeyim de King’in hikayesine bağlı kalmaya çalışmış. Ancak sonuç sanki hiçbiri olmamış.

Biraz eskiye dönersek aslında Kubrick’in Shining’i, King’in Shining’inin hikaye olarak paralel ilerlemediğini biliriz.  Burada ana hikayeye kısmen asıl bağlı kalan 1997 yapımı mini dizidir. Şimdi elimizde iki ayrı Shining varken devamı niteliğindeki romanı uyarlamak için bu iki kriteri göz önünde bulundurmak gerekir. Flanagan -ki senaryo da parmağı olduğu için de söylüyorum- burada arada kalmış. Kubrick’in mekan ve tekniklerine atıf yaparken King’in hikayesine bağlı kalarak kendi hikayesini oluşturmuş.

Çok karışık oldu değil mi son iki paragraf.

Aslında özetlemek gerekirse Flanagan çok fazla Kubrick alıntısı kullanmış Doctor Sleep’te. Bu da hikayenin Kubrick filmi devamıymış gibi algılanmasına sebep oluyor. King’in hikayesi bunun neresinde diye sorarsak aslında o da sadece ana hikâyeyi barındırıyor. Evet bir yere kadar karakterler olay işlenişi kitaba uygun gidiyor ama sonrası değişerek özgünleşmeye çalışıyor. Ve filmde üç ayrı şey görüyoruz. Kubrick, King ve Flanagan.

Aslında tüm bu karmaşadan dolayı film iki buçuk saatlik bir süreye sahip. Oysa ki daha özgün ilerlenmiş olsaydı bence film daha iyi olacaktı. Eskiye yapılan atıflardan dolayı ana karakterimiz Dan hakkında ayrıntıya sahip olamıyoruz. Evet bildiğimiz bir çocukluk var ama peki ya sonrası? Abra ile ilişkilerinin şekillenmesine ne demeli peki? Bunların tamamı havada kalırken Flanagan bir de kendine özgü bir son çizmiş.

Tüm bunlara rağmen yine de film sıkmadan kendini izletti. Oyunculuklar da aynı şekildeydi. Film bir korku filminden çok gerilim filmi olarak düşünülmüş ama bir yerde o etkiyi de yaratmadı. Sanki her yaşın izleyebileceği bir film düşünülmüş.

Filmi izlemeye başladığım andan itibaren ben bu filmi daha önce izledim mi diye kendimi yiyip durdum. Film yeni çıktı ama rüyamda izlemiş olabilir miydim? Ben de mi parlıyorum yoksa? Olaylar karakterler bana o kadar çok daha önce izledim duygusunu yaşattı ki bana anlatamam. Hele Rose karakteri tam oturmuştu benim için. Kitabı yıllar önce okumuştum ama karakterlerin bu kadar kendini hissettirmeden içimde yer edeceğini düşünmemiştim. Bu da King’in başarısı olsa gerek. Karakterleri bilhassa Rose’a hiç şaşırmadım. Tamamen düşüncelerimdeki gibiydi ama biraz daha kendisinden bahsedilse iyi olacaktı.

Şöyle bir toparlamam gerekişe film sıkmadı beni. Keşke aslına sadık kalıp ilerleseydi.  Sonlara doğru dozunu arttırsaydı. Arada birçok karakterin geçilmiş olmasının, hikayenin ayrıntılanmamasının hüznü var üzerimde. Ewan McGregor’un oyunculuğu gayet iyiydi ve tabi ki Rebeca Ferguson’un bence daha iyi. Keşke daha fazla gözükseydi.

Comments

facebook'ta yorum yazın

fikrin nedir?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.