Karantina döneminde izleyebileceğiniz yada izlemeyebileceğiniz 5 içerik 3. Bölüm

Sanıyorum bir önceki verdiğim listedeki film ve diziler bitirmiş ve yenilerine ihtiyaç duyuyorsunuzdur. Ya hayatımız ne değişik bir hal aldı. Eskiden film ve dizileri kültürel bir faaliyet olarak değerlendirirken şimdi zaman öldürme aracı değerlendiriyoruz. O kadar dizi ve film olduk ki dünyamız gerçeklikten iyiden iyiye kopmaya başladık. Zaten sosyal yaşantının da olmaması bir çeşit hayal dünyasının içerisinde ya da tam tersi hayalsizlik dünyası içinde realitenin sorgulanmasına sebep oluyor. Bu şekilde ne günün ne de hayatın bir tadı kalmıyor. Malum bugün 14 Şubat. Yani kapitalizmin sevgililer günü. Daha çok harcamamız daha çok tüketmemiz gereken bir gün. Zaten bunu yapmıyor muyduk? Daha çok yapalım ne olacak ki? Bu vesileyle kuru bir kutlu olsun mesajı bırakayım buraya. Şimdi bunu yazarken aklıma geldi de neden acaba ölüm günleri bu kadar popüler değil? Acaba hediye alıp para harcamadığımız için mi? Evet başlarda oluyor ama bir süre sonra unutuyorsunuz. Ölünce hafızalarda pek kalmıyorsunuz. Yani olası bir …

buralarda yokken izlediklerim

Amour (2012) Filmin yönetmen koltuğunda usta isim Michael Haneke var. Tabi ki aynı zamanda filmin senaristi de. 2013’te film, yabacı dilde en iyi film Oscar’ını almış. Kadroda çok iyi. Zaten az da gözükse Isabelle Huppert isminin olması kafi benim için. Bu bağlamda oyunculuklar oldukça başarılı.  Bir Haneke filminden aksiyon beklemiyorum ama zaman zaman film akmadı sanki. Bir sonuca ulaşacağını hissediyorsunuz ama o sonuç bir türlü gelmiyor. Tabi içerik olarakta boş bir film değil. Zaman zaman kendinizi karakterlerin yerine koyup ben olsam ne yapardım diye düşünüyorsunuz. Ben filmde anlatılanları aşktan çok, fedakarlık olarak tanımlayabilirim. Evet insan yapmayabilir mi o ayrı bir konu ama bu fedakarlıktan öte gitmez. Tabi burada aşkın anlamını tekrar düşünmek gerekir. Sanırım Bi Köşe’ye yeni bir konu çıktı. Filmin en çarpıcı yanı ise bir cinayetin meşrulaştırılması. Aslında o durumda pek acımıyorsunuz. Hatta iyi oldu, kurtardı gibi yorumlar da yapabiliyorsunuz. Çok üstü kapalı yazdım. Kısaca hikayeye değineyim. Georges ve Anne seksen yaşlarında emekli …

La dentellière / Dantelci Kız

Festival’in 30. Yılına özel olarak yapılan bölümde Isabelle Huppert’i daha yirmili yaşlardayken gördüğümüz bir filmi de vardı. Gördük ki Isabelle Huppert daha o zamandan sinemadaki varlığını ortaya koymuş. Film çekildiği 1978 tarihinde Cannes Kiliseler Birliği Ödülü, BAFTA Gelecek Vaat Eden Kadın Oyuncu ödülünü 1980 yılında ise İtalya David di Donatello  En İyi Yabancı Kadın Oyuncu ödülünü almış. Aslında kiliseler birliği ödülünü neden almış pek çıkaramadım ama belki yazının ilerleyen satırlarında aklıma bir şeyler gelebilir konu ile ilgili. Pomme annesi ile birlikte yaşamaktadır. Pomme sessiz, sakin, içine kapalı genç bir kızdır. Bir kuaförde çırak olarak bahşiş karşılığında çalışmaktadır. İş yerinde yardımcısı olduğu Marylène ile çok iyi anlaşmaktadırlar. İş haricinde de görüşmektedirler. Pomme, Marylène’e gizli gizli hayranlık beslemektedir.

Copacabana

Malum geçtiğimiz gün 30. İstanbul Film Festivali başladı. Biraz olsun bilindik Amerikan vari filmlerden soyutlanmak ve sinemanın farklı denemelerine tanıklık etmek için biz de sıvadık paçalarımızı, sinemanın yolunu tuttuk. eh evde oturup izleyemez miydik? Evet aslında izlerdik ve festivalde bulunan bir çok film de internette mevcut. Ancak maksat sinemalara festivallere destek olsun. Hem sinemada izlemenin zevkine de kimse kaşı çıkmayacaktır eminim. Aslında asıl olay burada. Tabi biz filmlerin geç başlamasını festival filmlerinden önce yayınlanan uzun reklamları hiç hesaba katmıyoruz. Para da kazanmak lazım değil mi? Neyse bu konulara hiç girmiyorum. Bizim için önemli olan filmler değil mi? İşte bunlardan biri de festivalin açılış filmi olan Copacabana.

Ma mère

Fransız yazar, sosyolog, antropolog ve filozof Georges Bataille‘ın aynı isimli kitabından uyarlanmış Ma mére. Öncelikle kitabı okumadığımı belirtmeliyim ancak basit bir uyarlama olduğu gerekli özenin verilmediği filmi izlerken belli oluyor. Filmde karakter psikolojileri kesinlikle yansıtılamamış. Buna rağmen eksikler, çarpıcı ilişki sahneleri ile, ahlak kavramının ihlali ile bir yere getirilmeye çalışılmış. Yani bir savı bir düşünceyi yansıtmaya çabalayan bir roman (düşüncem bu şekilde) erotik bir  filmden öteye geçmemiş. Senaryo gayet karışık izlenmiş. Filmin Fransız sanatsal filmlerine özgü durağanlığı bu filmde de var. Ancak bu film izlenebilirlilik oranını düşürüyor. Filmi ayakta tutan filmin seks sahneleri. Filmi izlenebilir kılan en büyük öğede Isabelle Huppert gibi usta bir oyuncudan izlediğimiz oyunculuk. Ancak filmde bir samimiyetsizlik var. Ne yaparsanız yapın filmin içine giremiyorsunuz. Sanki o samimiyetsizlik oyuncular arasında da var ve bu da göze batıyor. Ahlak polisi olmadığım için filmin ahlaki boyutunu yatırmayacağım masaya. Sonuçta yansıtılmak istenen, noktaların başarı ile yansıtılamadığını gördüğüm bir film Me …

Back to Top