İstanbul’da yağmurlu bir gün.

İstanbul’da yağmurlu bir gün. İnsanlar, vapur seyahatlerinde ekseriyetle iç kısımları seçmiş, Şehir Hatlarının rahmetli Barış Manço’nun adını bahsettiği vapurun iç bölmeleri, ağustos güneşinin altında kalmış gibi terletiyordu insanları. Göz ile görünen denize bırakın girmeyi yaklasamiyorsunuz bile. Arada yağmur damlalarinin şiddeti ile sükunete bürünen deniz, zaman zaman yağmurun ateşkes imzalamasıyla hırçınlığını arttırıyor. İkisi arasındaki ilişki, mahalle arasındaki sokak kavgaların hatırlattı bana. Yani hindi gibi kabarmanin deyimini.
Yağmur şiddetini arttirinca kontrolsüz açılan semsiyelerden korunmak için ayrı bir uzmanlık gerektiğini düşünüyorum. Aynı uzmanlık şemsiye kullanırken de gerekli. Bunların bir kursu açılsa ne kadar rağbet görecek merakliyim. Muhtemelen her şeyin en iyisini bilen milletin  “şemsiye kullanmanın da dersi mi olurmuş” diye söyleyecektir. Ne kadar doğrudur bilmem ama Osmanlı Döneminde geçen eski romantik Türk filmlerinde şemsiye kullanmanın manası bir başkadır. Şemsiye deyip geçmeyin yeri geldiğinde bir flörtlemenin baş kahramanıdır.
Bir şemsiye neler açtı başımıza. Yazının gidişatını nasıl da değiştirdi. Konudan saptırdı başka anlamlara soktu beni. Bir fiil anlamsizliklar kervanına soktu.
Sanırım devamı gelmeyecek…

arıza gibi bir şey…

blogda bir süredir canımı sıkan ufak tefek sıkıntılar vardı. bunları düzelteyim derken bir de baktım hepsi çökmüş. o arada iki blogla uğraşamadığımı, birine yazarken diğerine yazamadığımı blogların belli periyotta güncellenemediğini gördüm. bu da canımı sıktı. nedense bu sıralar her şey canımı sıkıyor. bu sıkıntılar sebebi ile blogların ikisini de birleştirmeye karar verdim. bir süre taşınma işi sürecek. artık film.kisiseldepresyonanlari.com kisiseldepresyonanlari.com adresine yönlendirilmiş durumda. sanıyorum kısa zamanda geçişi tam anlamıyla tamamalyabilirim.

yine yeni yeniden blog arızası

ben bu durumu çözebilmiş değilim. hayır çok insan doluşuyor çekemeyenim çok bu sebepten saldırılar oluyor ve bu blog sapıtıyor desem öyle bir şey de yok. kim günde 100 kişi gelen blogu çekemez ki? zaten bir saldırı da söz konusu değil. ama benim blog kronik hastalığa tutuluyor ve kendini kaybediyor. bu kez yine biraz kendini kaybetti. tabi gün boyu uğraş sonunda kendine getirebilmeyi başardık. bir kaç yazı kaybolmuş database üzerinden ama yedek almak işe yarıyor ki toplam kayıp 7 yazıyı da kurtardım.

neyse geçmiş olsun diyeyim. 2003’ün ilk arızası da geçti devamı nasıl gelecek bakalım.

Bu blog 5 yaşında…

Ciddi ciddi beş yaşında. Blogu kurup ilk yazıyı yazalı (ki önceden yazılmıştı) tam beş sene olmuş. Tabi öncesinde güncelleyip durduğum bir site vardı. “html” ile bir site ne kadar hızlı güncellenirse o hızla güncelleniyordu o zamanda. Ancak “blog” kavramının gelmesi yazma işlemini işlemini dahada kolaylaştırdı. Bu süreç içerisinde bloga ilk ev sahipliği yapan bloggeri anmamak olmaz. Akabinde blog bir domain altına geçerek wordpress’e taşındı.

Beş yılda 1426 yazı yazmışım (1426. da bu). Yani sene başına 285 yazı, her aya da 23 yazı. Tabi bir çoğu gereksiz statüsünde yer alabilir. Bir çoğu zaman geçirmek için olabilir ama yazı yazıdır sonuçta değil mi? Evet aslında son zamanlarda daha da aksattım yazmayı. Yazmak zor iş. Zamanınızı çok alıyor. İşin içine birde film blogu girince (ki iki blogu ayırmakla iyi mi ettim bilmiyorum) yazmak daha çok vakit almaya başladı. Ama olsun yazmak bir kaçış bir sığınma gibi. İnsanın iyi kötü ses çıkarmaya ihtiyacı var. Her ne kadar bu blog, çok güncel, sosyal olmasa da sahibini eğlendiren bir yapıya sahip. Belki de en önemlisi bu.

Bu blog beş senedir hiç ilerlemedi. Ziyaretçi sayısı değişmedi. Etrafında her şey akıp giderken o kendi kabuğunda günlerin geçmesini yaşlanmayı bekledi. Aynı sahibi gibi. Etliye sütlüye dokunmadı, yalamadı yutmadı, hep aynıydı. Zaten tek bir kişinin elinden çıkan şey nasıl faklı olabilir ki?

Aslında olabilir. Beş sene uzun bir süre ve bu beş sene kişinin nasıl evrime uğradığını size anlatıyor. Bunun en büyük kanıtı da bu blog.

Umarım daha nice 5 senelere varır bu sayı…

Biz yaşlandıkça bu blogta yaşlanmaya devam edecek. Amacım bu blogu sürdürebileceğim kadar sürdürmek. Hayatımda en uzun süreli yaptığım iş bu diyerek aslında övünebilirimde. Çünkü çok şeyi yarıda bıraktım.

Şimdi aslında ne yazacağımı unuttum. Bu yazı neşeli mi oldu, hüzünlü mü onuda anlayamadım. Aslında neşeli olması lazımdı. Yok aslında bu doğum günü kutlamaları boş. İnsan yaşlandıkça daha da hüzünleniyor. Şimdi bu blogta hüzünlü…

Şaka bir yana, Hell-A dergisi için yazdığınız blog sayfası hakkında ortalıkta dedikodular dolaşıyor. Mükemmel bir şey.

Teşekkürler. Fakat… Bu isal olmaktan farksız bir durum. Sadece bazı şeyler beni rahatsız ediyor ve ben de onları çıkartıyorum. Yani onları yazıyorum.

En son takıntınız nedir?

İnsanların gittikçe daha da aptallaşması… Şöyle ki; Muazzam bir teknolojiye sahibiz ve buna rağmen bilgisayarlar; basit birer mastürbasyon makinelerine dönüştü. İnternetin bizi daha özgür, daha demokratik yapması gerekirken; yaptığı tek şey Howard Dean’in başkanlık adaylığını düşürmek ve 24 saat illegal pornografiye erişim sağlaması oldu.

İnsanlar artık yazmıyorlar. Blog tutuyorlar. Konuşmak yerine SMS gönderiyorlar ki ne noktalama ne de gramer kuralları var… LOL ve LMFAO gibi kısaltmalar.. Gördüğüm kadarıyla bir gurup salak insanın, kendileri gibi salaklarla sözde iletişim kurmak için kullandıkları ilkel bir dil… Tıpkı düzgün bir İngilizce’ye kıyasla; mağara devri insanının konuşmasına benziyor.

Ama sen de bu problemin bir parçasısın. Oradaki en iyi bloglardan birinde yazıyorsun.

Bu yüzden, kendimden nefret ettiğimi biliyorsun.

Clifornication S1B5