Aoi Bungaku

Doğrusunu söylemek gerekirse Aoi Bungaku çok ağır bir anime. O bildiğimiz animelerden çok daha kasvetli ve ağır işleyen hikayelere sahip. Hikayelere dedim bunun sebebi, Aoi Bungaku’nun hikayesinin altı Japon edebiyat klasiğinden uyarlanmış olması. Ben uyarlamaları ve çizgileir çok başarılı buldum. Tabi tarz olarak farklı olduğundan ilk bölümlerde adapte olmakta biraz zorlandım ama sonrası çorap söküğü gibi geldi. Benim en sevdiğim hikaye ise son hikaye oldu. Her yönden kasinlikle serinin en iyisiydi diyebilirim.

Özgürlük Dansı / Jimmy’s Hall

Usta İngiliz yönetmen Ken Loach‘ın son filmi olma özelliğini taşıyor Özgürlük Dansı / Jimmy’s Hall (okuduklarıma göre gerçekten son filmi olacakmış). Ken Loach bu filminde de siyaset ve adaletsizlik üzerine oynuyor. Özgürlük Dansı / Jimmy’s Hall, Jimmy Gralton adında ülkesinden sınır dışı edilmiş Jimmy Gralton’un hayatının bir kısmına değiniyor. Film Donal O’Kelly‘in oyunundan uyarlanmış. Film aslında bilmediğimiz, izlemediğimiz bir şeyi bize vermiyor ancak anlatım bakımından bir ustanın filme elinin değdiği belli oluyor. İrlanda 1921’de iç savaşın eşiğindeyken komünist olan Jimmy Gralton yaşadığı yerde kardeşinin de yardımı ile bir salon açar. Burada insanlar akşamları dans edip eğlenirken, gündüzleri de sanat dersleri, okumalar, boks dersleri ile kendilerini geliştirirler. Tabi bu olay insanların bir araya gelip konuşup bilinçlenmeleri de sağlar. Bu durumdan hoşlanmayan bir kısım yönetim seviyesindeki kişiler ve kilise Jimmy’e baskı yapar. Jimmy bu sebepte Amerika’ya gitmek zorunda kalır.

Çocukluk / Boyhood

Film ekiminin ilk filmi olarak seçtiğim Çocukluk / Boyhood Richard Linklater imzasını taşıyor. Yönetmenin bir çok filmi olmasına rağmen izlediğim ve hatırladığım tek film(ler)i Before Serisi (Before Sunrise , Before Sunset, Before Midnight). Açıkçası bu filmleri izlemem için de en büyük faktör Julie Delpy‘di. Filmi seçmemdeki en büyük etken ise filmin 12 senelik bir zaman dilimine yayılması. Film bir çocuğun / ailenin küçüklüğünden tutup üniversiteye girinceki dönemine kadar olan biteni anlatıyor. Tabi film böyle kapsamlı olunca dikkat çekiyor.

The Master / Usta

Senarist ve yönetmen Paul Thomas Anderson  film geçmişine baktığımda aklımda kalan Magnolia filmi. Tabi filmi izlememin üzerinden yıllar geçtiği için çok fazla ayrıntı  hatırlamıyorum film hakkında. Demek ki benim için etkili bir konu değilmiş. Bu film biraz daha etkili bir konu diyebilirim. Bunun sebebi de hikayenin gerçekle alakası olması. Alaka sebebi ise son dönemlerde ünlülerin de aralarında yer aldığını duyduğumuz Scientology Tarikatının kuruluşunu anlatıyor. Tabi bu anlatım direkt kuruluş yönünden değilde bir karakterin üzerinden yapılmış. Bu karakterde Freddie Quell. Freddie Quell sorunlu ve bağımlı biridir. Bunun geçmişi ve ailesi ile bağlantısı vardır. 2. Dünya Savaşından sonra geriye dönmüş çeşitli işlerde çalışmış ancak hiç birinde başarılı olamamış ve kovulmuştur. Bir süre sokaklarda yaşamıştır. Ancak buradan da yaptığı garip içkiler neticesinde birinin öldürülmesi sebebi ile kaçmıştır. Bu esnada deniz kenarında ayrılmakta olan bir gemi bulur ve buraya gizlice girer.

Philomena / Umudun Peşinde

Philomena bu senin Oscar ödüllerine de dört dalda aday olmuş ve ancak eli boş dönmüş. Ancak Bafta ve Venedik Film festivallerinden ise en iyi senaryo ödülü ile geri dönmüş. Hikaye etkileyici ve sürükleyici ve Martin Sixsmith‘in The Lost Child of Philomena Lee’nin kitabından uyarlanmış. Tabi kitapta gerçek bir hikayeyi anlatıyor. Yazar Martin Sixsmith, Philomena Lee’nin kayıp oğlunu aramaya başlamasını ve bu esnada başından geçenleri kaleme almış aynı şekilde filmde bunu anlatıyor. Film 1952’de İrlanda’da Philomena adında genç bir kız aşık olur ve hamile kalır. Ancak bundan sonra kendisine yöneltilen bakışlar değişir ve cezasını çekmek için bir manastıra gönderilir. Burada sürekli çalıştırılan genç kız çocuğunu doğurur. Belli zamanlar haricinde çocuğunu görmesi yasaktır. Günün birinde çocuğu evlatlık verilir. Philomena günümüze kadar çocuğunu arar ancak bir türlü ona ulaşamaz.

Captain Phillips

Yönetmen Paul Greengrass‘ın elinden çıkmış 2013 yapımı film 6 Dalda Oscar adayı olmuş ve bu adaylıklardan hiç birini alamamış. En iyi Film, En İyi Uyarlama Senaryo, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu adaylıklarının en başında yer alıyor. Diğerlerini saymıyorum teknik açıdan daha iyi filmler vardı. Aslında bana kalırsa Oscar konusunda beni tereddütte bırakan bir film oldu Captain Phillips. Öncelikle belirtmeliyim ki bu sene 12 Years a Slave gibi bir film olmamış olsaydı Ödüllerin bir çoğunu bu film toplayacaktı. O kapasiteye sahip bir film. Ancak benim kesinlikle ödül almasını uygun gördüğüm bir dal varsa o da En İyi Uyarlama Senaryo dalıydı bence bu sene oscarı alan 12 Years A Slave’den daha başarılı bir uyarlama karşımızdaydı. Buna ek olarak alamayacağını düşünsem de Tom Hanks‘ın bu performansla kesinlikle En İyi Erkek Oyuncu aday listesinde olması gerekliydi.

12 Years a Slave

Steve McQueen‘in 2014 Ocsar ödülleri töreninde üç ödülle döndüğü filmi 12 Years a Slave (12 Yıllık Esaret). Film 9 dalda aday gösterilirken 3 dalda ödül alması da ayrı bir başarı. Tabi bu başarıya Steve McQueen’in üçüncü uzun metrajlı filminde Oscar almasını da eklemek lazım. Peki bu film üç dalda Oscar’ı hak ediyor muydu? Buna ilerleyen cümlelerimde değineceğim. Hikaye biyografi olmakla birlikte ana karakter olan Solomon Northup‘un aynı isimli romanından uyarlanmış. Romanı okumadım bu sebepten ikisi arasında kıyaslamaya girmeyeceğim ama sanki filmde arada kopukluklar varmış gibi geldi bana. Ancak Akademi jürisi öyle düşünmemiş olacak ki filme En İyi Uyarlama Senaryo ödülünü layık gördüler. lakin ben izlediğim aday filmleri içerisinde bu senaryoyu oldukça başarısız buldum. Hikaye izlerken insanı içine bile çekmiyordu.

Back to Top